Ali Öztürk:” Dünya edebiyatı ile tanışmak ufkumu değiştirdi.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle basılıp bu hafta raflardaki yerini alan “İçimdeki Kerbela” şiir kitabı, Ali Öztürk’ün kaleminden çıktı. “İçimdeki Kerbela” iç dünyamızdaki sancıları, duygusal çatışmaları ve ruhumuzun derinliklerinde yankılanan fay hatlarını dile getiren anlamlı bir eser. İş hayatının monotonluğu ve günlük hayatın koşuşturması içinde kaybolmuş, içsel huzur ve maneviyat arayışına yönelen her okuyucu için bir sığınak sunar. Bu kitap, duyguların yaralarını anlatırken, yalnızlık ve bencilleşme gibi evrensel temalara dokunur; içsel yolculuğumuzda kendimizi yeniden keşfetmemize vesile olur. Ali Öztürk’ün duygu dünyasının kapılarını aralayan bu eser, sevgi ve aşkın derinliklerine dalarken, yaşamın anlamını sorgulatır. Okuyucunun kalbine hitap eden şiirsel dili ve yoğun imge kullanımıyla, içsel dünyamızdaki Kerbela’ları anlamaya ve onları aşmaya davet eder. “İçimdeki Kerbela”, insan olmanın, sevmenin ve anlayışın sonsuz yolculuğunun bir rehberi gibidir. Biz de Ali Öztürk ile eser vesilesiyle bir söyleşi yaptık. Buyrun söyleşimize!

Merhaba Ali Bey. Yeni çıkan eseriniz için sizi tebrik ederim. Eserinizi bana yollanan pdf dosyasından beğenerek okudum. “İçimdeki Kerbela”nın yazarı Ali Öztürk’ün kim olduğunu okurlarımıza tanıtarak başlamak isterim?

“Aslı Hanım.. Ali Öztürk: Erzurum’ un Oltu ilçesinde doğmuştur. Daha küçük yaşta ayrılığı, hüznü, yokluğu tanımıştır. Bunların hepsi yaşamımda birer etken oldular. Bugüne kadar muhtelif, dergi ve gazetelerde yazılar yazdım. Bölgemizdeki halk ozanlarının kültürü ile şekillenmek ve genç yaşta felsefe, Türk ve Dünya edebiyatı ile tanışmak, onların içerisinde yaşamak ufkumu değiştirdi. Yazma, sorgulama ve neden-sonuç ilişkisini aramaya itti. Bugüne kadar yaklaşık 10 kitap yazdım. Hepsi bana ayrı bir huzur verdi ve fark açtı. Alışıla gelen, rutin yaşamları sevmiyorum. Aykırı bir insanım. Sınırlar koymak bana göre değil.

İçimdeki Kerbela başlığı, hem tarihi hem bireysel hem de toplumsal düzlemde güçlü çağrışımlar barındırıyor. Bu başlığı seçerken hangi anlam katmanlarını özellikle öne çıkarmak istediniz?

Duygu yaralarını, iyi niyet günahkârlıklarını ve yarım kalmışlıkları şiir diliyle anlatmak istedim.

54 sayfa olan eserde “İçimdeki Kerbela”, “Bu Kaçıncı Firari Yalvarış”, “Susunca Kalbim Acıyor” olmak üzere üç bölüm var. Her bir bölümde yoğun imge ve özel kavramlar hemen göze çarpıyor. Duygu yaraları ve iç çatışmalar 3 bölüm boyunca oldukça çarpıcı ve duygulu betimlemelerle başarılı şekilde anlatılmış.  Bunun yıllara dayanan bir birikimin ürünü olduğu hemen anlaşılıyor. Merak ettiğim şey şu: Şiir serüveniniz ne zaman başladı ve bu yolculukta şiire dair herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa daha çok kişisel bir birikimin ve deneyimin sonucu mu?

Yazmanın farklı bir dışa vurum olduğunu düşünüyorum. Ben buna küçük yaşta başladım. Biriktirdiklerimi kâğıda dökmek keyif aldığım bir durum. İmgelerle uğraşmayı seviyor, derin betimlemelerde huzur buluyorum.

Özellikle “İçimdeki Kerbela” adlı bölümde, duygu yaraları bencilleşme, yalnızlaşma ve çeşitli acıların anlatıldığı dizelerde, kalp kırıklıkları, yalnızlık ve içsel sızı yoğun şekilde ifade ediliyor. Bu ifadelerde, “dikenli yollar”, “dâhili yaralar”, “feryat”, “matem karanlığı” ve “yaraların can acıttığı” gibi imgeler kullanılarak duyguların derinliği ve acısı ortaya konuyor. Bu bağlamda sormak isterim: Sizce bu dizelerde dile gelen kalp kırıklıkları ve yalnızlık, günümüz toplumunun giderek artan içe kapanma, yabancılaşma ve duygusal yoksullaşma hâlinin şiirdeki bir yansıması mıdır?

Öyle de diyebiliriz.

Ali Bey, uzun yıllara yayılan gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: Her yazar, bir iç çağrının izini sürer; edebi ve sanatsal eserler de çoğu zaman bu derinden gelen çağrının yankısı olarak doğar. Siz  “İçimdeki Kerbela”yı yazarken neyin peşine düştünüz; sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?

“ Bu sorunuzla kitabıma ciddi bir vakit ayırdığınızı ve detaylıca irdelediğinizi anlıyor, teşekkür ediyorum. Haklısınız.. Her yazar, şair ve bilim insanı kafasındaki izleri sürüp, etkilendiklerini not ederek bir sonuca varmaya çalışıyor. Kimine kırılıyor, kiminden acı çekiyor, kimine kin duyuyor, kimine özeniyorsunuz. Hepsi birer etken, yaşanmışlık komşuluğu oluyor. Peşinden duygular, kaygılar, korkular, beklentiler devreye giriyor ve renk değişiyor. Arayış devreye giriyor.

Bildiğiniz gibi “Kerbela” denilince aklımız ilk gelen Hüseyin ve yoldaşlarının Irak’ta uğradıkları, Yezit zulmü – azabı gelir. Bu bilinen bir şeydir… Bir de insanların kendi içinde oluşturdukları birer “Kerbelaları” vardır. Konuşulması, yazılması, anlatılması en zor olan da kanımca budur. Ben de bunu işlemek istedim.

Geçmiş dönem şairlerine baktığımızda, şiirin çoğu zaman içsel bir zorunlulukla, hayatla ve hakikatle doğrudan temas hâlinde yazıldığını; şairin görünür olmaktan çok sözüne sadık kalmayı öncelediğini görüyoruz. Günümüz şairleri ise dijital çağın hız, dolaşım ve popülerlik baskısı altında bambaşka bir edebî iklimde üretim yapıyor. Bu çerçevede sizden, geçmiş dönem şairleri ile bugünün şairlerini; şiirle kurdukları ilişki, estetik duruşları, zamanla ve okurla temas biçimleri açısından karşılaştırmanızı rica etsem neler söylersiniz?

Her çağın kendine özgü dokusu, algısı, estetik düzeyi ve değişkenlikleri mutlaka olacaktır. Dünü bugünle karşılaştıramayız. Bugün de yarınla aynı olmayacaktır. Aylar, yıllar, mevsimler gibi.. Farktan korkmamak lazım. Odaklanmamız gereken şey yazılanlardan bir şey alıp alamadığımızdır.

Her insanın, iyi şairi tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre şair, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre şair topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce şair kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir şairi  diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

İyi-kötü kavramı bana biraz keskin geliyor. Her şairin yazdığı her dize iyi olmayacağı gibi kötü de değildir. Keskin ayraçlardan kaçınmak, hangi okuyucunun, hangi şairden nasıl etkilendiğine ya da tepki gösterdiğine bakmak gerekir. Bu biraz da insanların yaşadıkları iklim ve algı yapılarıyla bağlantılı olan bir durumdur.

Yükselen sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. Bu nedenle söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. O soru da şu: Edebi eserlerin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?

Zaman değişiyor, algılar farklılaşıyor. Haliyle de değişim ve dönüşüme paralel olarak edebiyat dünyasında da yenilikler kaçınılmazlaşıyor. Değişimin önünde duramayız. Ama bu edebiyatın ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Çünkü edebiyatta insanoğlunun duygu, korku, sevda vb. izleri vardır. Bunlar kolay kolay yok olmaz. Ne sevda ve aşkı ne de korku, kaygı ve sorguyu ortadan kaldırabiliriz. Kısacası insan olduğu sürece edebiyat ve sanat da var olmaya devam edecektir.

Hemen her şairin yazı yolculuğunda, dilini, bakışını ve estetik yönelimini besleyen; kimi zaman bir cümlesiyle, kimi zaman bir imgesiyle iz bırakan başka şairler oluyor. Okuma deneyimi çoğu zaman yazının gizli öğretmenidir. Bu bağlamda sormak isterim: Ali Öztürk’ü etkileyen şairler ve eserler hangileri oldu?

Kimseye haksızlık etmek ve özel bir rol biçmek istemem. Etkilendiğim birden fazla şair, yazar ve bilim insanı vardır. Hepsine değeri kadar saygı duymak gerekir. Ancak her yazar ya da şairin beni etkilediğini söyleyemem. Beğenerek defalarca okuduklarım olduğu gibi ikinci kez kapağını açmadığım kitaplar da olmuştur. Nazım Hikmet Ran’ ın büyüklüğünü tartışmaya benim gücüm yetmez… Enver Gökçe, Ahmet Arif, Ataol Behramoğlu, Can Yücel, Atilla İlhan vb. şairleri okumaktan her zaman ayrı bir tat almışımdır.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*