Aydın AĞLAMAZ: “Eleştirel akıl güçlendikçe, meşruiyet krizleri büyür.”

     Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

     Aydın AĞLAMAZ’ın “Bir Doğal Zekâ ile Bir Yapay Zekâ Arasında Diyaloglar, Değerlendirmeler, Yorumlar” isimli eseri, köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları’ndan yeni çıktı. Eser, derin felsefi ve politik düşünceleri, kavramsal tartışmaları ve tarihsel perspektifleri iç içe kurgulayan kapsamlı bir çalışmadır. Bu eser, okuyucuyu sadece bilgiyle değil, aynı zamanda eleştirel ve analitik bir bakış açısıyla düşünmeye davet eder. Kitap, doğal zekâ ile yapay zekâ arasındaki analizlerden oluşuyor. Ayrıca eser, toplumun ve doğanın karmaşık dinamiklerini irdeleyerek, kapitalizm ve sosyalizm diyalektiği, ekolojik sorunlar ve felsefi sorular üzerinden yeni çerçeveler sunuyor.


     Merhaba Aydın Bey. Eseriniz için sizi tebrik ederim. Eseri beğenerek okudum. Kaleminize sağlık. Sizin kim olduğunuzu okurlarımıza tanıtarak başlamak istiyorum. Aydın Ağlamaz kimdir?

     Aydın AĞLAMAZ, köy ebesi Cennet’in yardımıyla 1964 yılının soğuk Aralık ayının 26. Günü İzmir ilinin Torbalı ilçesine bağlı Atalan köyünde dünyaya gözlerini açmış… Beş yaşına bastığı yıl, köyünde ve yakın çevre köylerde meydana gelen toprak reformu olaylarının tanığı olmuş ve ilk etkilenimini yaşamış…İlkokul çağında sınıf öğretmeni Neşe Atlam’dan, ortaokul çağında 12 Eylül öncesinin yoğun politik ortamından etkilenmiş ve lise birinci sınıfta okurken devletin soğuk yüzü ve şiddetiyle karşı karşıya gelmiş, 16 yaşında lise birinci sınıfta okurken Gaziemir Garnizon Komutanlığında onbeş gün gözaltında kalmış ve sonrasında da “kendi rızanla okul değiştirmezsen biz seni atmak zorunda kalacağız” tehditiyle okulunu değiştirmek zorunda kalmış… Daha lise yıllarında felsefeyi kafasına takmış ve lise sonrası soluğu Hacettepe felsefede almış, İoanna Kuçuradi ve ekibinin rahleyi tedrisinden geçmiş…Üniversitede okuduğu yıllarda bir kez daha bir haftalığına Ankara’nın meşhur DAL’ında devletin soğuk yüzü ve şiddetiyle karşı karşıya gelmiş… Daha sonra İstanbul ve Muğla’da felsefe öğretmenliği yapmış emekli bir kişi, kişiliktir…

Bir Doğal Zekâ ile Bir Yapay Zekâ Arasında Diyaloglar, Değerlendirmeler, Yorumlar isimli bu güzel çalışma dikkat çekici bir başlık taşıyor. Aydın Bey, Her eser bir motivasyondan doğar, diye bir söz var. Şunun yanıtını merak ediyorum: Bu konuyu seçme motivasyonunuz neydi?

     Öncelikle şunu belirtmek isterim: Nasıl ki, Platon diyaloglarının konusu, “diyalog” değilse benim kitabımın da konusu bizatihi “yapay zekâ” değildir. Bu bağlamda, “bu konuyu seçme motivasyonunuz neydi?” Soru cümlenizde yer alan “konu” kavramından kastedileni, “Kitabınıza bu başlığı seçme motivasyonunuz neydi?” Biçiminde anlamak istiyorum… Buradan hareketle de sorunuzu anladığım bağlamda şöyle yanıtlamak isterim: Çeşitli platformlarda yazdığım metinleri, doğal zekâların büyük bir bölümünün ya beğeni emojisi ya kızgınlık emojisi ya da bir cümlelik ifadelerle geçiştirmeleri… Kitapta da sıkça adına rastladığınız Fuat Genç üstâdın yazdığı metinlerini yapay zekâya yorumlatması, o metinleri ve daha sonra da benim metinlerimi yapay zekânın birçok doğal zekâdan daha iyi ve daha uzun yorumlamasını deneyimlemem eserime bu başlığı koyma konusunda beni motive etti diyebilirim..

     Doğal zekâ ile yapay zekâ arasındaki temel farkı nasıl tanımlarsınız ve bu farkın toplumsal yapı, insan emeği, karar alma süreçleri ve etik sorumluluk açısından ne tür sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorsunuz?

     Doğal zekâ yaşayan, deneyimleyen ve anlam kuran bir bilinçtir; etik sorumluluk taşıyan bir öznedir. Yapay zekâ ise anlam kurmaz, yalnızca veri işler; araçsal ve işlemseldir. Bu ontolojik farkın sonuçları şunlardır: Toplumsal olarak yapay zekâ tarafsız değildir, onu kim sahiplenirse onun çıkarına hizmet eder. Emek açısından insanın bilgisini yoğunlaştırarak verimliliği artırır ama kapitalizm altında işsizliği ve sömürüyü derinleştirebilir. Karar süreçlerinde adalet değil optimizasyon üretir; eşitsizlikleri yeniden üretebilir. Etik olarak sorumlu olan makine değil, onu tasarlayan ve kullanan insanlardır. Sözün özü özeti: Doğal zekâ özne, yapay zekâ araçtır. Sorun teknik değil, politik ve mülkiyetseldir.

     Kapitalizm ile sosyalizm arasındaki temel farkları nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu iki sistemin insan–doğa ilişkisini, üretim anlayışını ve toplumsal adalet kavrayışını nasıl şekillendirdiğini düşünüyorsunuz?

Kapitalizm üretimi kâr için, sosyalizm ihtiyaç için örgütler. Kapitalizmde: Doğa hammaddedir, emek metadır, eşitsizlik “doğal” kabul edilir, rekabet esastır. Sosyalizmde: Doğa ortak yaşam zemini, emek toplumsal yaratım gücü, eşitlik kurucu ilke, dayanışma esastır.Kapitalizm metayı merkeze koyar; sosyalizm insanı merkeze koyar. Sözün özü: Kapitalizm “sahip olmak”, sosyalizm “birlikte yaşamak” mantığıdır. Biri kârı, diğeri toplumsal adaleti temel alır.

     Toplumlar arasında “düşünce akrabalığı” bulunduğunu ifade ediyorsunuz. Açıkça sormak isterim: Bu akrabalık gerçekten eşitler arası, karşılıklı ve özgür bir etkileşime mi dayanıyor; yoksa güçlü kültürlerin zayıf olanları dönüştürdüğü ve benzeştirdiği asimetrik bir süreci mi meşrulaştırıyor?

     “Düşünce akrabalığı” derken kastettiğim şeyi baştan netleştirmem gerekiyor. Ben bu kavramı hiçbir zaman kültürler arasındaki farkların silinmesi, güçlü olanın zayıf olanı kendine benzetmesi ya da tarihsel eşitsizliklerin üzerinin örtülmesi anlamında kullanmadım. Tersine, tam da bu tür romantik ve ideolojik kullanımlara mesafe koyarak kullanıyorum. Çünkü biliyorum ki tarih, eşitlerin sohbetinden çok, güçlünün dayatmalarıyla yazıldı. Dolayısıyla benim için “akrabalık” bir benzeşme değil; bir ortak kader ve ortak mücadele zeminidir. Toplumlar arasındaki düşünsel temasları soyut bir kültür alışverişi olarak değil, maddi yaşamın içinden okurum. Düşünceler gökten düşmez; üretim ilişkilerinden, sınıf mücadelelerinden, tarihsel deneyimlerden çıkar. Bu yüzden iki toplum arasında benzer kavramlar, benzer itirazlar, benzer özlemler ortaya çıkıyorsa, bunu “etkileşim mucizesi” ile değil, benzer maddi koşulların ürettiği bilinç akrabalığı ile açıklarım. Yani akrabalık kültürel taklitten değil, yaşanmışlıktan doğar.

*Açlık benzerdir.

*Sömürü benzerdir.

*Yoksunluk benzerdir.

Dolayısıyla isyan da birbirine benzer. Benim “akrabalık” dediğim şey tam olarak budur: Sömürülenlerin, birbirini hiç tanımasa bile, aynı kelimelerde buluşabilmesi. Bu, hegemonya değil; tarihsel bir yakınlıktır. Elbette şunu görmezden gelemeyiz: Bugün dünya eşitler arası bir dolaşım alanı değil. Bilgi, kültür ve kavramlar çoğu zaman merkezden çevreye akar. Güçlü olan kendi dilini evrensel ilan eder, diğerlerini yerelleştirir. Bu da çoğu kez “düşünce akrabalığı” adı altında meşrulaştırılır. Ben buna akrabalık demem. Bu açıkça kültürel tahakkümdür. Bir toplumun kendi deneyimini kendi kavramlarıyla ifade edememesi, başka bir merkezin diline mahkûm edilmesi, akrabalık değil bağımlılıktır. Akrabalık ancak eşit özneler arasında olur; bağımlı olanın akrabası değil, efendisi vardır. Bu yüzden benim perspektifimde mesele şu ayrımda düğümlenir: Eğer benzeşme yukarıdan aşağıya, tek yönlü ve zorlayıcıysa → bu hegemonya. Eğer yakınlık aşağıdan aşağıya, deneyimden deneyime ve karşılıklıysa → bu akrabalık. Ben ikinciyi savunuyorum. Halkların, işçilerin, ezilenlerin düşünsel ortaklıklarını… Yani merkezlerin değil, dipten gelen benzerliklerin akrabalığını. Çünkü gerçek düşünce alışverişi iktidarlar arasında değil, mücadeleler arasında kurulur. Paris Komünü ile Petrograd arasında, Latin Amerika’daki topraksız köylü ile Anadolu’daki yoksul emekçi arasında, aynı kavramların yankılanması kültürel taklit değil, tarihsel kardeşliktir. Bu, birinin diğerini dönüştürmesi değil; aynı yaraya verilen benzer tepkidir. Dolayısıyla kendi adıma şunu açıkça söyleyebilirim: Ben “düşünce akrabalığı”nı hegemonik benzeştirmeyi meşrulaştırmak için değil, insanlığın ortak acılarından ve ortak direnişlerinden doğan eşitlikçi bir bilinç yakınlığını tarif etmek için kullanıyorum. Benzeşmek için değil, yan yana gelebilmek için. Çünkü bana göre mesele kültürlerin birbirine benzemesi değil; insanların birlikte özgürleşebilmesidir. Gerçek akrabalık ancak özgür ve eşit özneler arasında mümkündür. Onun dışındaki her “yakınlık” ise, adı ne olursa olsun, tahakkümün başka bir biçimidir.

     Kitabınızda Marx’a yoğun biçimde atıf yapıyorsunuz. Türkiye bağlamında sormak isterim: Marx’ın sınıf, emek ve üretim ilişkilerine dair analizleri bugün Türkiye’nin ekonomik yapısını, gelir dağılımını ve toplumsal eşitsizliklerini açıklamada hâlâ işlevsel midir; yoksa bu kuramsal çerçeveyi aşan yeni yorumlar mı gerekiyor?

Kısa ve net söyleyeyim: Marx’ı “aşmak” için önce onu gerçekten tüketmiş olmak gerekir. Türkiye bağlamında bakınca ise, henüz Marx’ın sunduğu kavramsal çerçevenin bile tam kullanıldığını düşünmüyorum. Bu nedenle sorun, Marx’ın eskimesi değil; hâlâ fazlasıyla güncel oluşudur. Türkiye ekonomisinin temel dinamiklerine bakalım: Ücretli emek yaygınlaşıyor, güvencesizlik artıyor, taşeronlaşma derinleşiyor, borçluluk kitleselleşiyor, servet dar bir azınlıkta yoğunlaşıyor, kamusal varlıklar özelleştiriliyor. Bunların hiçbiri “yeni” olgular değil. Hepsi Marx’ın tarif ettiği temel ilişkilerin —artı-değer sömürüsü, sermaye birikimi, mülksüzleşme ve sınıf kutuplaşması— güncel görünümleri.

Gelir dağılımındaki uçurum mu? → Artı-değerin yukarıya transferi.

Kronik yoksulluk ve borç ekonomisi mi? → Emeğin yeniden üretim maliyetinin bile işçiye yüklenmesi.

Mega projeler ve rant siyaseti mi? → Sermaye birikiminin devlet aracılığıyla örgütlenmesi.

Bunları Marx’sız açıklamak zorlaşır. Ama şu da doğru: Bugünkü Türkiye’yi 19. yüzyıl şemasıyla mekanik biçimde okuyamayız. Finansallaşma, platform ekonomisi, göçmen emeği, kadın emeğinin görünmezliği, ekolojik yıkım gibi yeni boyutlar var. Bunlar Marx’ı geçersiz kılmaz; Marx’ı genişletmeyi gerektirir. Benim tutumum şu: Marx bir dogma değil, bir yöntemdir. Yani hazır cevaplar değil, nasıl analiz edeceğimizi öğreten bir pusula. Türkiye’yi anlamak için yeni kavramlar üretilebilir, ama zemin hâlâ sınıf, emek ve üretim ilişkileridir. Çünkü düzen değişmedi: sermaye hâlâ birikiyor, emek hâlâ sömürülüyor. Dolayısıyla Marx’ı aşmak değil, onu bugünün somut koşullarında yeniden düşünmek gerekiyor. Sözün özü, özeti: Türkiye hâlâ yeterince kapitalist; bu yüzden Marx hâlâ yeterince açıklayıcı.

     Türkiye’de felsefeye yönelik toplumsal tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de felsefeye yönelik toplumsal tutumu tek kelimeyle özetlemem gerekse, “mesafeli” derim. Ama bu mesafe doğal ya da kültürel bir kader değil; tarihsel ve siyasal olarak üretilmiş bir mesafe. Çünkü felsefe burada çoğunlukla bir yaşam pratiği ya da eleştirel düşünme etkinliği olarak değil ya lüks bir entelektüel uğraş ya da “işe yaramaz” bir soyutluk olarak görülüyor. Bu algı tesadüf değil. Türkiye’de eğitim sistemi ezberi teşvik ediyor, sorgulamayı değil. Siyasal kültür itaat istiyor, eleştiriyi değil. Piyasa ise “hemen fayda” üreten bilgiye değer veriyor, düşünceye değil. Böyle bir zeminde felsefe ister istemez “gereksiz” ilan ediliyor. Oysa tam tersine, en çok ihtiyaç duyulan şey o. Çünkü felsefe tam da şunu yapar: Verili olanı doğal kabul etmez, sorular sorar, kavramları deşer, iktidarın dilini çözer. Yani insanı düşünsel olarak özgürleştirir. Bu yüzden felsefeye mesafe aslında masum bir ilgisizlik değil; biraz da düşünceden korkunun toplumsal biçimi. Eleştirel akıl güçlendikçe, meşruiyet krizleri büyür. Dolayısıyla sistem açısından “düşünen yurttaş” değil, “uyumlu birey” makbuldür. Ben Türkiye’deki sorunun felsefe eksikliği değil, felsefenin hayattan koparılmış olması olduğunu düşünüyorum. Felsefe akademik bir uzmanlık alanına hapsedildiği anda toplumsal etkisini kaybediyor. Oysa felsefe sokakta, emekte, siyasette, gündelik dilde olmalı. Çünkü felsefe soyut bir kule işi değil; “neden böyle yaşıyoruz?” diye sorma cesaretidir. Bu soru sorulmadıkça toplum edilgenleşir. Sözün özü: Türkiye’de felsefeye yönelik tutum zayıf ama potansiyel güçlü. Çünkü krizlerin derin olduğu yerde düşünme ihtiyacı da büyür. Belki de mesele şu: Felsefeyi sevdirmek değil, onun zaten herkesin hayatının içinde olduğunu hatırlatmak.

     Önümüzdeki süreçte sizden yeni eserler bekleyelim mi?  

Evet, önümüzdeki süreç için “CEBİMDEKİ DÜŞÜNCELER 1 -2025 El Yazmaları -” ve “CEBİMDEKİ DÜŞÜNCELER 2 -2026 El Yazmaları-” başlıklarını taşıyan iki çalışmam daha var. İlki bitmek üzere Mart-Nisan gibi incelenmek üzere Kalan Yayınlarına göndereceğim. İkincisini de Kasım-Aralık gibi göndereceğim…

     Zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.

Aslı hanım, ben de size ve sizin aracılığınızla Kalan Yayınlarına, özenli, titiz bir çalışma yürüterek kitaplarımı okurlarıyla buluşturduğu için çok teşekkür ederim…

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*