Cafer Yurtsever: “ Yazar, tüm olasılıkları gören ve uygulayandır.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Cafer Yurtsever’in kaleme aldığı “Kurt Payı” romanı köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluştu. “Kurt Payı“, toplumsal kırılmaları, insanların yaşam mücadelesi ve psikolojik etkileri üzerinden derinlemesine irdeleyen bir roman. Eser, toplumsal travmaların bireylerin hayatını nasıl şekillendirdiğine, acılar ve umutlar arasında süregelen insan hikâyelerine odaklanırken, bölgenin kültürel dokusunu ve hayatta kalma azmini çarpıcı bir üslupla anlatıyor. Her sayfasında hem yerel renkleri hem de evrensel insanlık hallerini barındıran bu eser, varoluşun ve dirençliliğin izlerini taşıyor. Bugün kendisiyle kitabı üzerine konuştuk. Buyrun söyleşimize!


Merhaba Cafer Bey. Yeni çıkan romanınız için sizi tebrik ederim. Eseri, bana yollanan pdf dosyasından beğenerek okudum Kurt Payı“nın yazarı Cafer Yurtsever’in kim olduğunu okurlarımıza tanıtarak başlamak istiyorum.  

Öncelikle ilginize teşekkür ederim.  Hayat hikayesine gelince; 1956, Bingöl/Adaklı/Sarıdibek Köyü doğumluyum. İlkokul öğretmenlerim İbrahim Demirel ve Talip Sansar’ın idealist eğitiminden geçtikten sonra, kendimi Bingöl Lisesi’nde buldum. Hüsniye Gültekin’den Türkçe dersinde sürekli zayıf not, edebiyat öğretmeni Hatice Baysal’dan ise duvar gazetesine yazdığım yazılardan dolayı övgüler ile bir dolma kalem aldığımı, o yıllarda bir cümle okula koltuğumuzun altında günlük gazetelerle gittiğimizi, dünya klasikleri, köşe yazıları, ideolojik dergilerin eleğinden geçtiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. 4 yıl Almanya’da öğrenci olarak bulundum. Dil ve mimarlık hazırlık sınıfı (Studienkolleg) eğitiminin ardından ülkeye döndüm. Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi, Almanca Öğretmenliği Bölümü’nde tamamladım. Uzun yıllar Yeminli Tercüman ve son 10 yıl da bir özel hastane zincirinde yönetici olarak çalıştıktan sonra emekli oldum. Evli ve 2 çocuk babasıyım.

“Kurt Payı” basılmış ilk romanınız oldu. Böyle anlar, insan hayatında nadir olur. İster istemez insana güçlü bir heyecan, mutluluk ve elbette gurur yüklüyordur. Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum.

Heyecan verici bir serüven mutlaka. Dosyanızı gönderip sonucunu beklerken heyecanı, kabul gördüğünüzde mutluluğu, kitabınızı eline aldığınızda ise gururu yaşıyorsunuz. Doğal insani duygular. Yaşım gereği, havalara zıplamadım.

359 sayfa olan başarılı roman çalışmanızda kullandığınız dile, karakter tavırlarına, kavram ve kurgulamaya bakılırsa edebiyat ile, okumak ile, yazmak ile içli dışlı biri olduğunuzu tahmin ediyorum fakat yine de bunu size sormak istiyorum. Ne zamandan beri yazıyorsunuz ve yazmak için bir eğitim aldınız mı?

Anadille Türkçe arasındaki sancılı seçim döneminden sonra, ilkokulda Talip öğretmenin, “Adınızla kafiyeli bir şiir yazın!” dediği an, edebiyata attığım ilk adım olmalı. Bunda, her evde bir odanın bir köşesinde mutlaka bir bağlamanın asılı olduğu bir köyde çocuk olmanın payı büyük. Veli amcamız, ceketinin iç cebinde taşıdığı defterine dörtlükler yazar; sonra oturur, bağlamasına akort verir ve o dörtlükleri seslendirirdi. Çok geçmeden bu dizeler kıymet bulur, dilden dile, sazdan saza dolaşırdı. Böyle bir ortamda yazmak eylemine yabancı kalmak, kulağına su kaçmamak mümkün mü?  1970’li yıllar… O yıllarda köyden şehre gitmek, aya ayak basmak gibiydi. Zaten o yıllarda aya gidiliyordu yeni yeni. Ortaokulda Türkçe dersinden aldığım kırık notların da bu girizgâhta payı vardır elbet. Gazete, kitap, dergi; hatta broşür okumak bile bir mecburiyetti.  Anadilinizi unutursanız, kendinizi ifade etmenin en kolay yolunun, önce yazmayı, sonra konuşmayı öğrendiğiniz dilde, en güzel kompozisyonu ve en kalın kitabı yazıncaya kadar yazmak olduğuna inanırsınız. Ben de bu yolu seçtim. İki dil arasında zorunlu bir seçim yapmak durumunda  kaldığınızda, uzun bir süre sesinizden uzaklaşır ve konuşmayı unutabilir; kendinizi yazı yoluyla ifade etmenin yollarını aramaya başlarsınız.

“Kurt Payı”, okuyucuda güçlü ve kalıcı duygular uyandırmayı hedefleyen, etkisi yüksek bir anlatı olarak dikkat çekiyor. Böylesi bir eseri ortaya koyma sürecinde sizi yazmaya yönelten temel motivasyon neydi? Başka bir ifadeyle, bu romanın düşünsel ya da duygusal çıkış noktası nasıl şekillendi; kalemi elinize almanızda belirleyici olan neydi?

Kurt Payı’nın çıkış noktası, tanıklık ettiğim fakat zamanla üzeri örtülen hayatlara duyduğum borç hissiydi. Yokluk içinde alınan kararların, ahlak ile hayatta kalma arasına sıkışmış insanların payına düşen sessiz bedellerin anlatılmaya değer olduğuna inandım. Beni yazmaya iten temel motivasyon, güçlü olanın değil; çoğu zaman geride bırakılanın, sesi duyulmayanın hikâyesini görünür kılma isteğiydi. Roman, tek bir olaydan ziyade birikmiş duygulardan beslendi: adaletsizlik duygusu, unutulmuşluk, insanın sınırlı koşullar altında kendisiyle yüzleşmesi; inanç girdabı, bir arada yaşama taktikleri, doğa ile insan arasındaki güçlü bağ, fark edilmeden ilerleyen değişimin ayak sesleri ve ileri gelenle geri kalan aileler arasındaki ikilem… Kalemi elime almam, bu hikâyeyi anlatmazsam eksik kalacağım hissiyle mümkün oldu. Kurt Payı, benim için bir anlatıdan çok, gecikmiş bir tanıklıktır.

Cafer Bey, uzun yıllara yayılan gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: Her yazar, bir iç çağrının izini sürer; eserler de çoğu zaman bu çağrının yankısı olarak doğar.
Siz yazarken neyin peşine düşüyorsunuz; sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrı nedir?

Birilerinin sesi olmak, birilerinin yolunu aydınlatmak istiyorsunuz. İnsanlar doğar, yaşar ve ölür. Ardında yalnızca bir mezar taşı kalır: bir isim, iki tarih. O taşlar suskundur; kim olduklarını, neleri sevdiklerini, hangi acılardan geçtiklerini, hiç âşık olup olmadıklarını, kiminle küstüklerini, kiminle barıştıklarını anlatmaz. Orada ne bir ömür görünür ne de insanın içinden geçenler. Kahraman olmaya gerek yoktur. Her insan, bu dünyadan geçerken bir iz bırakır. Ve bazen farkına bile varmadan, o iz bir değişimin başlangıcı ya da sebebi olur. Görmezden gelemeyiz. Gerçek hayat öyküleri yazarım. İyi bir gözlemci olmakla da yakından ilintili bir durum bu.

359 sayfalık bu eser; farklı katmanları, mekânları ve yoğun diyalog yapısıyla oldukça kapsamlı bir dünya kuruyor. Böylesi hacimli bir anlatıyı bir arada tutmak hiç kolay görünmüyor. Şu soruların yanıtını merak ediyorum: Yazma süreciniz nasıl geçti? Yazmakta zorlandığınız aşama/lar hangisiydi?

Yaşanmış, ancak unutulmuş bir olay; önünde saygıyla eğildiğim, yüreklerinden öptüğüm, gaz lambası ışığında yollarını bulan, kutsallarla doktor arasında seçim yapmakta zorlanan bir düzine insanın yokluk içinde kök salma ve hayata tutunma arzusunu görünür kılmak için bahane oldu.

Kurt Payı uzun soluklu, parçalı ama içten içe aynı damardan beslenen bir yazma sürecinin ürünü. Metni baştan sona planlanmış bir kurgu olarak değil, katman katman örülen bir dünya olarak yazdım. Mekânlar, karakterler ve diyaloglar zamanla birbirini çağırdı; kimi sahneler aylar sonra yerini buldu. Bu yüzden yazma süreci çoğu zaman ilerlemekten çok, beklemek, dinlemek ve yeniden düşünmekle geçti. En zorlandığım aşama, anlatının ritmini ve bütünlüğünü korumaktı. Farklı seslerin birbirini boğmadan var olmasını sağlamak, yoğun diyalog yapısının metni taşırmadan ilerlemesi ciddi bir dikkat gerektiriyordu. Bir diğer zorluk ise bazı sahneleri yazmak değil, yazdıktan sonra geri çekilmekti; sevdiğim bölümleri metnin bütünlüğü için feda etmek zorunda kaldım.

Zorlandığım her aşama, metnin biraz daha derinleştiği bir eşik oldu.  Yazma sürecini yıllara yaydım.

Eserinizin ithaf bölümünde, sosyal medya mecralarında gerçek isimleriyle seslerini duyurmaya çabalayan yerel yazar, şair ve sanatçılara özel bir vurgu yapıyorsunuz. Bu ithaf, sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Günümüz edebiyat ve sanat ortamında bu isimlerin konumunu ve verdikleri mücadeleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüzde sosyal medya, bir zamanların Cağaloğlu yokuşuyla -yüzeysel olsa da- bir benzerlik gösteriyor.  Temel fark şu olabilir: Yazarını arayan okur yerine, okurunu arayan yazar döngüsü söz konusu bugün. İlgiyle paylaşımlarını takip ettiğim çok sayıda yerel yazar ve şair var. Paylaşımlarının altına yazılan, “eline sağlık” yorumundan ve bir beğeniden daha fazlasını hak ediyorlar.

Her insanın iyi edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

Bir sınırlandırma yapamam. Yazar, tüm olasılıkları gören ve uygulayandır. Anlık ya da dönemsel olayları ele alsa bile, pek çok yazar, kahramanlarını keskin hatlarla tanımlama konusunda açgözlü davranır. Onları giydirir, ellerine silah verir; bununla da yetinmez, bilgeleştirir, yenilmez ve kurtarıcı kılar. Dağları aştırır, hendekleri atlatır. Böylece okurun zaaflarından yararlanır ve gerçeklikten uzaklaşır. Bu tür yazarların okuru, hatta alıcısı var mıdır? Vardır; hem de sayıları az değildir. Bir sorumlulukları var mıdır? Vardır. Ancak bu sorumluluğun kullanım süresi tartışmalıdır. Günümüz dizi senaristleri büyük ölçüde bu anlayışı temsil eder. Kalıcı eserlerin yazarları ise daha dürüst davranır; okuru yanıltmaz, yormaz, sınırları zorlamak yerine anlamı derinleştirir. Yalın bir dil kullanır ve abartıdan bilinçli biçimde uzak durur.

Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Edebi eserlerin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?

Korkmaya gerek yok. Korkuyu körükleyenler daha şimdiden klasikleri okumayı öneriyor. Edebiyat ölse de klasikler cepte. Oysa okumak da yazmak da bir ihtiyaçtır. Bir görselin altına ya da üzerine yazılan tek bir cümle bile edebiyatın ta kendisidir. Peçeteye yazılan bir ilham notu bile… Basılı kitaplar belki ortadan kalkar; ama edebiyat, dijital ya da daha ileri mecralarda varlığını sürdürür.  Yayınevlerinin tavrı burada belirleyicidir: Edebi değerden ziyade yazarın, yazar adayının çevresini, sosyal medyadaki görünürlüğünü ve takipçi sayısını pazarlanabilir bir avantaja dönüştürme iştahı, kaçınılmaz olarak bir edebiyat çöplüğü doğurma tehlikesi de var.

Geçmişin edebiyatçıları, sınırlı imkânlar ve ağır toplumsal koşullar içinde ciddi eserler üretirken bugün daha konforlu yaşama sahip yazarlar ise daha görünür, hızlı ve tüketilen bir edebiyat ortamında yazıyor. Sizce günümüz edebiyatçısı, geçmişin derinliğini ve risk alma cesaretini sürdürebiliyor mu; yoksa görünür olma kaygısıyla edebî tavizler vermek zorunda mı kalıyor?

Asıl sorun da bu işte.  Geçmişin edebiyatçıları, yoksulluk, sansür, siyasal baskı ve sınırlı imkânlar içinde yaşamalarına rağmen, derinlikli, kalıcı ve risk alarak yazılmış eserler üretebilmişler. Yazmak onlar için çoğu zaman bir varoluş, direnme ve bedel ödeme meselesiydi. Ayrıca, bir zamanlar edebiyat eleştirmenleri de vardı. Heves kırıcı oldukları söylenirdi; ancak edebî standartları yerleştirme konusundaki azimlerine saygı duymak gerekiyor. Fethi Naci, Nurullah Ataç, Ahmet Oktay, Mehmet Kaplan’lar artık yok. Seçici edebiyat dergilerinin de edebi düzeyi gözettiği ve ödün vermediği unutulmamalıdır. Bugünün yazarları ise görece daha konforlu koşullarda, dijital mecraların ve sosyal medyanın etkisiyle daha hızlı tüketilen, daha görünür ama daha yüzeysel bir edebiyat ortamında üretim yapıyor. Okurla ilişki artık zaman, sabır ve derinlikten çok hız, pazarlanabilirlik ve görünürlük üzerinden kuruluyor.

Hemen her yazarın yazı yolculuğunda iz bırakan başka yazarlar oluyor. Cafer Yurtsever’i etkileyen yazarlar kimler oldu?

Kemalettin Tuğcu ve Ömer Polat. Kemalettin Tuğcu, çocuk edebiyatının önemli yazarlarındandır. Ömer Polat ise Bingöl Lisesi’nde Almanca öğretmeniydi. Dilan adındaki destansı ilk romanı hafızamda hala saklıdır.

Vakit ayırıp sorularımı yanıtladığınız için teşekkür ederim. Eserinizin yolculuğu uzun ve ilham verici olsun.   

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*