Ertuğrul Özgün: “Eleştiri kültürünün olmadığı yerde, yeni fikirler gelişmez.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle basılan Ertuğrul Özgün’ün “Yüzleşme: Sana Ben Hayaller Düşler Büyüttüm” adlı eseri raflardaki yerini aldı. Bu eser, Ertuğrul Özgün’ün kişisel tanıklıklarıyla Türkiye’nin yakın siyasi ve düşünsel tarihini sorgulayan bir anlatı kitabı. Eğitimci ve fikir insanı kimliğiyle kaleme aldığı bu eserde Özgün, bir neslin idealleri, hayal kırıklıkları ve iç muhasebesi üzerinden Türk milliyetçiliği hareketinin geçirdiği dönüşümü ele alıyor. Yazar, gençlik yıllarında bağlandığı ülkü ve ideallerin zaman içinde nasıl değiştiğini, siyasi liderlik, teşkilat yapısı ve toplumsal beklentiler bağlamında sorgularken okuru da bir düşünsel hesaplaşmaya davet ediyor. Kitap yalnızca geçmişe dönük bir hatıra anlatısı değil; aynı zamanda bir fikir hareketinin neden güç kaybettiğini, hangi kırılma noktalarından geçtiğini ve yeniden nasıl inşa edilebileceğini tartışan eleştirel bir metin. Bu yönüyle eser, hem bir tanıklık hem de bir çağrı. Yazarla eseri hakkında bir söyleşi yaptık. Buyurun söyleşimize.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Ertuğrul Bey. İsminizi ilk kez duyacak olanlar için söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Ertuğrul Özgün kimdir?

Teşekkür ederim efendim. Ben, bizim kuşağın içinde doğum tarihini net olarak bilen şanslı kişilerdenim. O yıllarda köyde okuma yazma bilen ender kişilerden biri olan babam, kendi not defterine bütün kardeşlerimin olduğu gibi benim de doğum tarihimi gün, ay ve yıl olarak yazmış. Babamın not defterindeki kayıtlara göre, 10 Ekim 1956 yılında Trabzon ili, Araklı ilçesinin Yeşilce köyünde dünyaya gelmişim. Benim doğumumdan üç yıl sonra, bir kasım ayında da babam vefat etmiş. İlkokulu kendi köyümde, ortaokulu Araklı’da, öğretmen okulunu da Artvin’de başlayıp Çanakkale’de tamamladım. Mezun olduğum 1977 yılının 26 Eylül’ünde Urfa ilinde sınıf öğretmeni olarak göreve başladım. Yetmişli yıllarda olayların ülkeyi kan gölüne çevirdiği siyasi çatışmalardan ben de nasibimi aldım. Öğretmen olarak görev yaptığım Urfa-Halfeti’de uğradığım silahlı saldırılar nedeniyle görev yeri değişikliği isteğim bakanlıkça reddedilince, 25 Eylül 1978 tarihinde öğretmenlik görevimden istifa ettim. 24 Ocak 1980’de öğretmen olarak yeniden atandığım Trabzon ili Araklı ilçesi Yiğitözü köyünde yedi yıl görev yaptım. 1987 yılında atandığım İstanbul’da öğretmenlik görevimi sürdürürken, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Eğitim Bilimleri okudum. İstanbul’un çeşitli ilçelerinde, çok büyük bir bölümünü yönetici olarak sürdürdüğüm meslek hayatım içinde, memur sendikacılığının yasal boyut kazanması sürecinde verilen mücadelenin öncü grubunda fiilî olarak yer aldım. Rehberlik öğretmeni olarak görevimi sürdürmekte olduğum 01 Haziran 2020 tarihinde emekli oldum. Evli ve iki çocuk babası olarak, geride kalan hayatımda, yeni kitabım “Yüzleşme: Sana Ben Hayaller Düşler Büyüttüm” dışında, “Eğitim Örgütlerinde Sorun Çözme”, “Yönetim Sürecinde Ortak Akıl: Liyakat ve Adalet” adında iki araştırma ve inceleme kitabı; seksen öncesi gençliğinin dününde ve bugününde yaşadıklarını, ideallerini, aşklarını ve hayal kırıklıklarını anlatan “Eylüle Kadar”, “Soğuk Eylül” ve “Eylül Bozgunu” adında üç roman kaleme aldım. Hâlen kitap çalışmalarımın yanında, birkaç internet sitesinde de toplumsal, siyasal ve duygusal konularda günlük köşe yazısı yazmayı sürdürmekteyim.

Ertuğrul Bey, uzun yıllara yayılan bir yazarlığınız var ve evvelce de kaleme aldığınız kitaplarınız var. Gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: Yazmak tesadüfen gelişen bir süreç değil. Her yazar, karşı koyamadığı bir iç çağrının izini sürüyor. Yazdığı eserler de bu iç çağrının yankısı olarak doğuyor. Üretken bir yazar olarak size sormak isterim: Siz yazarken neyin peşine düşüyorsunuz? Sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?

Sorunuzun içinde aslında cevabı da bulunuyor. Kesinlikle yazmak tesadüfen gelişmez. Ne kadar yeteneğiniz olsa da yazma konusunda yine de bir bilgi birikimine ihtiyacınız olacaktır. Bunun için de okumaya elbette. Yazarların kendi iç çağrısının izini sürüyor ve yazdığı bütün eserlerinde kendi iç dünyasını yansıtıyor olması yazma isteğinin tabiatında vardır. Her ne kadar “toplumsal gelişmelere katkı sunmak” olarak anlatmaya çalışsak da kanımca yazma isteği, “bilinmek arzusu” ve “bir eser bırakmak” duygusundan beslenmektedir. Bu duygu ise “kişilik özellikleri” ve “benlik” merkezlidir. Peyami Safa’nın Cahit Sıtkı Tarancı’ya söylediği sözleri, bir yazarın iç çağrısını anlatması açısından çok değerlidir: “Benim şuurum bir facia atmosferi içinde doğdu. Ben iki yaşımda iken babam ve kardeşim on ay içinde öldü. Kısa bir fasıla ile hem kocasını hem çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmaya başladım. Belki bütün eserlerimi dolduran bir facia beklemek vehmi ve yaklaşan her ayak sesinde bir tehlike sezmek korkusu böyle bir başlangıcın neticesidir.” Bence, Peyami Safa gibi birçok yazar eserlerinde kendi iç dünyasını, bilinçaltını, korkularını, acılarını, yalnızlığını ve toplumsal yabancılaşmasını yansıtarak eserlerine psikolojik derinlik kazandırır. Türk edebiyatı eserleri arasında Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam kitapları, Peyami Safa’nın anlattığı gibi yazarın iç dünyasını yansıtan eserlerden bazılarıdır. Bu eserlerde karakterlerin zihinsel süreçleri ve bireysel sorgulamaları hep ön plandadır. Benim yazma isteğimin altındaki derinliğin de çocukluk yıllarımda yaşadığım olaylara dayandığı bir gerçek. Eserlerimde işlediğim “adalet arayışı”, “platonik aşk”, “daha mutlu bir toplum yaratma ideali” konularının; “mevcut düzeni değiştirme isteği”, “bilinme arzusu” ve “bir eser bırakma” isteğimden beslendiğini söyleyebilirim.

“Yüzleşme” kavramı kitabınızın merkezinde yer alıyor. Bu noktada şunu sormak isterim: Sizce yüzleşme, insanı arındıran, iyileştiren bir iç hesaplaşma mıdır; yoksa tam tersine, yıllar geçtikçe ağırlaşan ve insanı ağır ağır yiyip bitiren bir yük müdür?

Kitap başlığı olarak kullanıldığı anlamı ile yüzleşme, kaçınılan gerçeklerle, bastırılmış duygularla doğrudan doğruya, cesurca hesaplaşma sürecidir. Hataları, korkuları veya geçmişi kabullenerek bilinçli bir şekilde temas kurmayı, sorunları çözmek için sorumluluk almayı ve içsel/dışsal bir hesaplaşmayı ifade eder. Yüzleşme, insanın kendi zayıflıklarını, güçlü yanlarını, hatalarını ve korkularını tanıması, kabul etmesi ve bunlarla başa çıkma sürecidir. Stres, öfke veya suçluluk gibi birikmiş duyguların üzerine gitme ve gerçekleri görme eylemidir. Genellikle zorlu bir süreçtir ve cesaret gerektirir. Gerçeklerle yüzleşmek ve iç hesaplaşmalar bırakın yük olmayı, aksine insanı birikmiş ağır yükten kurtarır, arındırır, iyileştirir.

Kitapta sık sık “bir neslin idealleri ve hayal kırıklıkları” temasına değiniyorsunuz. Sizce o kuşağın en büyük hatası neydi?

Bahse konu olan kuşağı şayet “yetmiş sekiz kuşağı” olarak algılıyorsak, bu kuşağı tanımlarken benim en çok kullandığım kavram “kayıp kuşak” olmuştur. Altmış sekiz kuşağı özgürlükleri öncelerken, yetmiş sekiz kuşağı devleti ve sistemi yeniden inşa etmeyi hedeflemiştir. Bu kuşak idealist oldukları kadar hataları da olan bir kuşaktır. Yetmiş sekiz kuşağının hatalarını iki kelimeyle ifade edebilirim. “Konuşamamak” ve “kana bulaşmak…” Düşünsenize… Bu dönemde adı öne çıkan iki grup var. Ülkücüler, devrimciler… İkisi de ülkenin geleceğinin daha eşitlikçi, daha paylaşımcı, daha müreffeh ve daha adil olmasını istiyor. Uzak hedefleri neredeyse aynı ama hedefe varma metotları farklı… Hedefe varma metotları farklı olan bu iki grup, oturup konuşacağına, karanlık ellerin de kışkırtması sonucu birbirlerini öldürüyor… Bu kuşağın en büyük hatası silah kullanmaktı…

Eserde Türk milliyetçiliği düşüncesinin tarihsel gelişimine de değiniyorsunuz. Bugün bu düşüncenin en büyük krizi sizce nedir: fikir eksikliği mi, liderlik sorunu mu, yoksa toplumsal değişim mi?

Hepsi. Fikrin gelişen ve değişen dünya şartlarına göre kendini yenileyememesi önemli bir etkendir. Mevcut siyasal partiler yasasının lider ve teşkilatlara tanıdığı yetkiler, bu yetkileri kullanarak kendilerine kesin itaati fikre bağlılık olarak tanımlayan lider kadrosunun, bulundukları konumu korumayı önceleyip kendilerini yenileyememesi bir başka önemli etkendir. Teşkilat yönetimini elinde tutanların toplumdaki değişimi kavrayamaması, yeni nesille farklı dünyalara, bakış açılarına sahip olmaları da düşüncenin kendini yenileyebilmesinin önünde ciddi bir engeldir.

Kitapta özellikle liderlik, teşkilat ve eleştiri kültürü konularında önemli değerlendirmeler yapıyorsunuz. Bir hareketin içinde eleştiri kültürünü önemli yapan nedir?

Eleştiri kültürünün olmadığı yerde, yeni fikirler gelişmez. Bu kitabın yazılmasına vesile olan da bu gerçektir. Eleştiri yeni düşünceler üretir. Düşüncelerin dile getirilebilmesi için ise özgür ortamlar oluşmalıdır. Türk milliyetçiliği fikrini temsil ettiğini ileri süren siyasi parti, sivil toplum örgütleri ve fikir kulüplerinde oluşan liderlik, teşkilat yapısı eleştiri kültürünü yok etti. Teşkilatlar, eleştiriyi günah, sorgulamayı ihanet sayan bir yapıya dönüştü. Düşünceyi doğuran özgürlüğün yerine, lidere koşulsuz itaat konuldu. “Başbuğ”, “bilge lider” mitlerinin gölgesinde, fikrin kendisi unutturuldu. Kutsallaştırılmış bağlılık, bizi kendi iç sesimizden edecek kadar güçlü oldu.

Bugünün gençleri milliyetçilik, demokrasi, özgürlük, siyaset, politika kavramlarına sizin kuşağınıza kıyasla çok daha mesafeli görünüyor. Sizce bu duruma yol açan nedir?

Bizim kuşak dijital dünya ile henüz buluşamadı. Bugünün gençleri dünya ile bütünleşmiş durumda. 1970’lerin sloganlarını değil, 2050’nin vizyonunu duymak istiyor. Aslında bugünün gençliği de milliyetçilik, demokrasi, özgürlük kavramlarına uzak değil ama bizim kuşak gibi nostaljinin değil, yenilik ve üretkenliğin taşıyıcısı olmak istiyorlar.

Her insanın yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimisi yazarı duygulara tercüman olan bir ses olarak görür, kimisi topluma ayna tutan, hatta değişimi tetikleyen bir düşünür olarak değerlendirir. Sizin bakış açınıza göre yazar kimdir? Bir yazarın en temel sorumluluğu nedir?

Yazar, duygu, düşünce veya bilgileri edebî, bilimsel ya da sanatsal bir formda, kitap, makale, blog gibi yazılı mecralarda kaleme alan kişidir. Yazarlık, yaratıcılık, araştırma ve güçlü bir ifade yeteneği gerektirir. Yazarlar, kurgusal (roman, hikâye) veya kurgusal olmayan (makale, deneme) türünden eserler üreterek okuyucuya bilgi veya ilham sunmayı amaçlar. Sizin de söylediğiniz gibi kimisi yazarı duygulara tercüman olan bir ses olarak görür, kimisi topluma ayna tutan, hatta değişimi tetikleyen bir düşünür olarak değerlendirir. Ancak amacı her ne olursa olsun genel bir değerlendirme yapacak olursak, bütün yazarlarda ortak olarak şu özellikler bulunur: Üretkenlik: Sürekli veya profesyonel düzeyde yazılı eserler oluşturur. Yetkinlik: Yazım tekniklerini, dilbilgisini bilir ve ilgi alanında uzmanlık sergiler. İfade Gücü: Duygularını ve düşüncelerini yazılı olarak etkili bir şekilde aktarır. Yazar, sadece kelimeleri yan yana getiren değil, aynı zamanda yarattığı içerikle okuyucuda merak, duygulanım veya düşünsel bir dönüşüm yaratmayı hedefleyen kişidir.

Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Kitap yazmanın gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta ileride tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?

“Kitap yazmanın gelecekte hiçbir karşılığı kalmayacak” fikrine katılmamakla birlikte bir gerçeği de görebiliyorum. Okuma biçimi değişti. İnsanların dikkat süresi kısaldı. Kısa içerikler arttı ve görsel kültür güçlendi. Ama nasıl ki radyo çıktığında gazeteler bitmedi, televizyon çıktığında kitap okuma sonlanmadı, internet çıktığında insanlar hâlâ kitap yazıyorsa; kitap yazılmaya yine devam edilecektir. Ancak yeni neslin ihtiyaçlarına uygun olarak biçimi değişebilir.

Ertuğrul Özgün’ün önereceği 5 yazar, 5 eser ismi sorsak yanıtı ne olurdu?

Okumaya ilkokul yıllarımda başladım. Aslında ailemde “okuma” konusunda model alacağım kimse yoktu. Ağabeyim ve ablalarım okumaya meyilli değildi. Hatırımda kaldığı kadar ilkokul ikinci sınıfta, sınıf kitaplığı ile başlayan okuma sevdam okul kitaplığı, arkadaşlardan edindiğim kitaplar ve en çok da çizgi romanlarla doruklara tırmandı. Ortaokul yıllarımda köyümüzün 68 kuşağı diye bilinen devrimci ağırlıklı üniversite öğrencilerinin kurduğu köy derneğinde, Türk ve dünya edebiyatının önemli kitaplarının birçoğunu; Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Kemal Tahir, Necati Cumalı, Kerim Korcan gibi yazarların dernekte bulunan bütün kitaplarını; Sefiller, Vadideki Zambak, Goriot Baba, Kırmızı ve Siyah, Suç ve Ceza… gibi birçok dünya klasiğini okumuştum. Öncelikle yukarıda zikrettiğim her yazar ve her kitabı hâlâ bütün okurlara öneririm. Ancak insanların okuma alanları farklı olduğu için bu konuda öneride bulunmak yerine, “seni etkileyen hangi yazarlar ve eserler oldu?” diye sormuş olsaydınız, hiç düşünmeden, tüm okuma hayatım boyunca duygu, düşünce ve inanç sistemimi etkileyen DÖRT KİTAP ve bu kitapların bende bıraktığı DÖRT ANA FİKRİ sizinle paylaşabilirdim. Bu dört kitap benim düşünce ve inanç sistemimde önemli ölçüde etkiler bırakmıştır.

ERIC HOFFER, “KESİN İNANÇLILAR”
Kitapta ister dinsel ister devrimci ister milliyetçi olsun, bütün kitle hareketleri körü körüne inanç ve sadakat ister. Ortak nefret, birbirine karşı olanları bile birleştirir. Liderin kişiliği, kitle hareketinin niteliğini ve ömrünü belirleyen kritik faktörlerden biridir. Bir lider tüm nefretleri tek bir düşman üzerinde toplayabilir. “Kin, birleştirici unsurların en geniş kapsamlısıdır” fikri savunulur.

BERTRAND RUSSELL, “İKTİDAR”
Russell, Marx’ın mülkiyette, Freud’un cinsellikte bulduğunu “iktidar istenci”nde bulur. Kitapta, “iktidara geçme olanağına sahip kişilerin sayısını sınırlayan aristokrasi ya da babadan oğula kalma krallıklar gibi toplumsal kurumların bulunmadığı yerlerde, genellikle, iktidara geçme şansına en çok sahip olanlar, iktidara geçmeyi en çok isteyenlerdir” tezi işlenir.

GARY ALLEN, “SERMAYE VE SOSYALİZM”
Tekelci sermayenin vurguncu, sömürü düzenine karşı ezilen kitlelerin kurtuluşu diye anlatılan beynelmilel sosyalist hareketlerin, milletlerarası sermayenin güdümünde azınlık bir grubun dünya egemenliği uğruna nasıl yönlendirildiğini işleyen kitapta konu belgeleri ile anlatılır.

SÜLEYMAN ULUDAĞ, “İSLAM DÜŞÜNCESİNİN YAPISI: SELEF, KELAM, TASAVVUF, FELSEFE”
İslam düşüncesinin yapısını oluşturan akımların işlendiği kitapta, “nakil, bir insandaki hafızaya; akıl, muhakemeye; ilham ve sezgi, hisse benzetilebilir” fikri savunulur. Hafıza olmazsa düşünmenin, muhakeme olmazsa hafızanın, his olmazsa yaşamanın öneminin olmadığını anlatan kitapta aynı zamanda akımlar arasındaki sert tartışmalar da işlenir.

Bana zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.

Ben de teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*