Gökhan Uğur: “Ben, yaşanılan ve arzulanan her halin sorgulanmasından yanayım.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle basılan Gökhan UĞUR’un “Karşılaşmalar -Sıra Dışı Öyküler-” adlı eseri raflardaki yerini aldı. Bu eser, insan ruhunun derinliklerine inen, mistik, sıra dışı ve etkileyici öykülerden oluşan saygın bir yapıt. Her bir hikâye, felsefi ve mistik unsurlarla örülü, içsel yolculukların ve evrensel soruların peşine düşen anlatımlar sunuyor. Kitap, gerçeklik ile hayal arasındaki sınırları zorlayan, okuru daimî bir merak ve düşünce dünyasına davet eden anlatımlarla dolu. Gökhan UĞUR, kelimeler aracılığıyla iç dünyalarımızın kapılarını aralayarak, insanlık deneyiminin karmaşık ve çok katmanlı yapısını gözler önüne seriyor.

Yeni kitabınız hayırlı olsun Gökhan Bey. Evvelce sizinle “Kağıttan Düşler” isimli eseriniz üzerine bir söyleşi yapmıştık. Şimdi de “Karşılaşmalar” isimli yeni çıkan eseriniz hakkında konuşmak için bir aradayız. 15 öyküden ve birbirinden güzel çizimlerden oluşan bu eseri beğenerek okudum. Eseri okuyanların da bana hak vereceğini biliyorum. Ben sizi tanıyorum ama isminizi ilk kez duyacak olanlar için söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Gökhan Uğur kimdir?

Merhaba Aslı Hanım. Öncelikle size çok teşekkür ediyorum. Kısaca kendimi tanıtayım. 1980 yılında Ankara’da doğdum. 1999′ da girdiğim “Abant İzzet Baysal Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği Bölümü’nden” 2005 yılında mezun oldum. Aynı yıllarda ressam “Atilla İLKYAZ” atelyesinde asistanlık yaptım. İstanbul’da yaşıyorum. 18 senedir Bakırköy Belediyesi İspirtohane Kültür ve Sanat Merkezi’nde Resim Öğretmeni olarak çalışmaktayım. Aynı zamanda İstanbul Kültür Üniversitesi “Sanat Yönetimi” Bölümü’nde Yüksek Lisans yapmaktayım. Resim dışında faal olarak; yazarlık, grafikerlik, müzisyenlik, moda tasarım, tattoo, gastronomi, drama ve senaryo yazarlığı gibi alanlarla mesaim oldu ve olmakta. Kısaca Multidisipliner bir yanım olduğu söylenebilir.

İki eserinizi okumuş biri olarak tarzınızı beğendiğimi, hikâyelerinize tam not verdiğimi bilmenizi isterim. Edebiyatla, okumayla, yazmayla bir iç içeliğinizin olduğu aşikar. Buna dayanarak sormak isterim: Kitap yazma yolculuğunuzda  yazmaya dair herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa yazarlığınız daha çok kişisel bir birikimin ve yıllara uzanan bir deneyimin sonucu mu?

Teşekkür ederim. Yazmaya aslında 18’lerimde amatör olarak başladım. İçimde büyüyen girift duyguları bir şekilde dökmem gerekiyordu. Düz yazı, şiir ve aforizmaları kaleme aldım. Üniversiteye başlamamla birçok sanat dergisinde köşe yazarlığı yaptım. Ardından çocuk dergisi serüvenim başladı. Çevredeki tüm okullara dağıtılmak üzere bir seri çocuk dergisi basıldı. Ama bu da kesmemişti beni. Daha özele inmeliydim. Kendimi ve okurların duygularını keşfetmek için profesyonel bir şeyler yapmam gerektiğini düşünerek “Can AKKİRİŞ” hocamızın yazarlık atelyesinde eğitim aldım. İlk romanım olan “Son Resim” o atelyede hayat buldu. Yazmanın tadına varınca ikinci kitabım olan “Kağıttan Düşler” romanımı yazdım. Ardından  “Karşılaşmalar” isimli “Sıradışı Öyküler” kitabımı yazdım. Ve yazmaya devam ediyorum.

Gökhan Bey, uzun yıllara yayılan gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: Yazmak kesinlikle tesadüfen gelişmiyor. Her yazar, karşı koyamadığı bir iç çağrının izini sürüyor; edebi eserler de bu iç çağrının yankısı olarak doğuyor. Siz yazarken neyin peşine düşüyorsunuz; sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?

“Sokratik sorgulama” kişinin mevcut inançlarını sorgulaması ve daha derin bir anlayışa ulaşmasını hedefler. Ben de yaşanılan ve arzulanan her halin sorgulanmasından yanayım. Öylece her şeyi kabul edemeyiz. Başka anlamları ve başka izahları olmalı. İşte bu başkalaşımlar beni heyecanlandıran, yazmaya, çizmeye teşvik eden, farklı hikâyelerin peşine düşmeme sebep olan çağrışımlardır. 

İnci Çiçeği isimli öykünüzle ilgili kışkırtıcı bir şey sormak isterim: Herkes bir ilişkide huzuru ve güveni kutsarken, siz neden en büyük erdemi “delilikte”, arıyorsunuz? Sizce aşk, kurallara uyup sakin kalanları mı ödüllendirir; yoksa her şeyi göze alıp aklın sınırlarını aşanları mı gerçekten mutlu eder?

Güzel soru 😊.  Huzur ve güven tabi ki olmalı.  Ama hep huzur ve sakinlik zamanla yerini yaratımı az, cesaretten uzak ve yeniliklere kapalı bir ilişki getirmez mi? Bahsettiğim delilik, kabuğu kırmak, en yükseğe tırmanıp sonsuz semayı izlerken dağların eskitilmemiş havasını içinize çekmeye benzer. Ve bu seçim meselesidir. İsteyen kendi sakinliğinde mutlu olur isteyen de sınırlarda gezer ve kendi kapasitesini aşarak mutlu olur.

Tanrısız Çöl adlı öykünüzde Tanrı’nın “Sadece yürü, yürü ki bulasın tüm cevapsız sorularını” sözü, hakikatin durarak değil hareket ederek keşfedileceğini düşündürüyor. Ancak bunu tarihsel bir karşılaştırmayla size sormak isterim: Geçmiş dönem insanları yürüyerek, yollara düşerek ve yaşayarak hakikate yaklaşırken; modern insanın bitmeyen koşuşturması sizce gerçekten bir arayış mı, yoksa sorularıyla yüzleşmemek, hatta düşünmemek için sürekli hareket hâlinde kalmayı seçtiği bir kaçış biçimi mi? Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum?

İkisi çok farklı süreçler. İlk insanlar göçebeliğin zorunluluğuyla keşfedilmemişi deneyimleyip geliştirdi. Öğrenme fiziksel yolda gerçekleşti yani. Şimdilerde ise bize dayatılan toplumsal statü modellerinin kalıpları içinde yaşıyoruz maalesef. Tüketim toplumları bunu gerektirir. Biz de bir ürünüz başkalarına göre. Düşünce özgürlüklerinin, sorgulamanın suç sayıldığı, üretimin kontrollü olduğu, yaratının rütüklere takıldığı, sindirilmiş, korkutulmuş bir topluma dönüştürülüyoruz. Ancak bizim gibiler hayata bu panın olabildiğince dışından bakarak kendi rol model hayatlarını yaşıyor ve eserlerinde cesurca olması gerekenleri kaleme alıyor. 

Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

Eskilerde, yani edebiyatı tanımazken sadece salt yazmanın bana bir şey katacağını düşünürdüm birçoğunuz gibi. Aklım başıma gelince ve toplumun yaralarını gördükçe bu yaraların aslında kendi yaralarım olduğunu anladım. İşte o an iyi bir yazarın belirlediği sorunsalların peşinden koşması gerektiğini ve sorunu estetik bir dille aktaran kişi olması gerektiğini anladım. Sorunsuz bir eser ucuz bir parşomenden öteye geçemez.

Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Edebi eserlerin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?

Kesinlikle katılmıyorum. Yazılı eserlerin, resim sanatının, mimarinin, tiyatronun ve aslında bütün sanatsal alanların tarihsel süreçlerine baktığımızda, dönem dönem moda olan yeni tekniklerle alaşağı edilmeye çalışıldığını gördük. Örneğin fotoğraf makinesinin icadı resim sanatını o süreçte sekteye uğratsa da sonra klasik sanatın gücü galip geldi. Anlatmak istediğim ruhun bıraktığı görünmez izler. Bu izlerin yerini sanal yaratılar hiçbir zaman doldurmamıştır dolduramayacaktır da. Bir alıcı bir eserde el emeğine ve yapanın hata payına değer biçer. Antikalar bu sebeple çok değerlidir.

Hem roman hem de öykü yazmış biri olarak bu soruyu sormak için sizden iyisini bulamazdım. O soru da şu: Uzun soluklu bir romanı yazmak mı, yoksa birkaç sayfada yoğun, sarsıcı bir öykü kurabilmek mi daha meşakatlidir?

Tabiki roman yazmak daha meşakatli. Bir sorunsalı tüm parametreleriyle ele alıp estetik yanınızı da ekleyip bir yandan da toplumsala taşıyıp hatasız bir hikâye oluşturmak matematik işi. Öykü yazmak ise kısa ve deneysel olduğu için kolay görünüyor. Öyküdeki zorluk bence konu seçimi ve anlatım dili farklılıkları. Yani bir kitapta birden fazla yazar okumak gibi bir şey. Romanın uzun soluklu olması okuru kitapta tutarken öykünün kısalığı okur tipine göre tercih edilmeyedebilir. Bu büyük bir risk olsa da benim için kısa öyküler özdür ve anlayana birçok kapı açar. “KARŞILAŞMALAR” kitabımda da düşünmeye bile çekindiğimiz yer altı hikâyeleri ve mistik karşılaşmaları okuyacaksınız. Umarım kendinizden bir şeyler bulursunuz.  

Bana zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.

Ben teşekkür ederim anlamlı sorularınız ve bu güzel söyleşi için.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*