Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Kemal Yalçın’ın, “Rojda” isimli romanı köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları’ndan bu hafta çıkıp raflardaki yerini aldı. Yalçın’ın romanı, Mezopotamya coğrafyasının derin kültürel ve toplumsal yapılarını, kadınların yaşadığı adaletsizlikleri, töreyi ve özgürlük mücadelesini anlatan güçlü bir hikâyedir. Toplamda 172 sayfadan oluşan bu eser, ailesel, toplumsal ve geleneksel törelerin esiri olmuş genç kadınların yaşam öykülerini ve onların hayatta kalma, adalet arayışını anlatırken, aynı zamanda bireysel direniş ve umudun önemini vurgular. Zelal’in trajik hikâyesi ve Rojda’nın direnişi üzerinden, toplumun karanlık yüzlerini ve değişim umutlarını okuyucuya anlatır. Bu söyleşimizde eseri kaleme alan Kemal Yalçın ile birlikteyiz.
Merhaba Sayın Yalçın. Yeni eseriniz hayırlı olsun. İlk olarak sizi tanımakla başlamak isterim. Kemal Yalçın kimdir?
1966 yılında Tunceli’nin Mazgirt ilçesi Akkavak köyünde doğdum. İlköğrenimimi memleketim Akkavak’ta tamamladım, orta ve lise eğitimimi İstanbul’da tamamladım. Bir dönem inşaat iş kolunda, bir dönem ticaretle uğraştım ve sonra da emekli oldum.
Eseriniz 172 sayfa. Okuması rahat ve akıcı bir roman. Bu noktada iki şeyi merak ediyorum: Yazmaya ne zaman başladınız? Yazmak konusunda herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa tamamen kendi deneyiminizle mi geliştirdiniz?
Yazmak benim için bir eğitimden ziyade, tarihin yüküne ve toplumun sessizliğine “maruz kalma” halidir. Beni kalem tutmaya iten asıl güç, sadece anlatma isteği değil, birikmiş bir suskunluğu bozma zorunluluğudur. Özellikle Dersim 1938 gibi toplumsal belleğin sarsıcı durakları, yazıyı parçalanmış bir zamanı yeniden onarma çabasına dönüştürür. 2014 yılından bu yana sürdürdüğüm bu çaba; 1960-80 arası Türkiye’sinin siyasi ikliminden ve uzun yıllar saklı tutulan Alevi kimliğinin sancılarından beslenir. Benim için yazmak, kimliğimizin önüne örülen duvarları kelimelerle yıkmak ve “öteki”leştirilen benliği özgürlüğüne kavuşturmaktır. Özetle yazarlık, bir tercihten öte; sorgulayarak ve tartışarak bu meşakkatli kimlik arayışında kendine ait bir yurt bulma çabasıdır.
Tuncelililerin okuma-yazmaya olan ilgisi ve bölgeden çıkan yazar sayısının dikkat çekici oluşu sizce neyin göstergesidir?
Cumhuriyet tarihinin bölgede yarattığı büyük dönüşümler ve travmalar, halkta güçlü bir toplumsal hafıza oluşmasına neden olmuştur. Yaşanan bu olaylara tanıklık etmek, Tunceli insanında haksızlıklara karşı duran köklü bir “itiraz kültürü” geliştirmiştir. Alevi felsefesi ile sol siyasi anlayışın birbirini besleyen yapısı, bireyi önemli ölçüde özgürleştirerek düşünsel gelişimin önünü açmıştır. Bölgedeki eğitim düzeyi, geleneksel feodal yapının çarklarını durduran ve bu yapıyı kıran en etkili mekanizma olarak işlev görmektedir.
Bana göre her eser bir ihtiyaçtan doğar. Her yazarın da bir yazma amacı olduğuna inanan birisiyim. Sizin için yazmak ne anlama geliyor?
Her yazarın ilk ve en büyük sorumluluğu, konjonktür ne olursa olsun gerçeği söylemek ve yazmaktır. Güç odaklarının veya çoğunluğun beklentilerine göre değil, nesnel ve ahlaki doğrulara göre hareket eder. Kendi zihnini hiçbir ideolojiye veya otoriteye kiralamaz. Verili bilgiyi sorgular, “herkes böyle diyor” diyerek gerçeği terk etmez. Aynı zamanda yazar, içinde yaşadığı toplumun sorunlarına sırtını dönemez. Sadece fildişi kulesinde oturup kuram üretmek yerine, o kuramı toplumun refahı ve özgürlüğü için bir araca dönüştürür.
Zelal ve Rojda’nın hikâyesi beni derinden etkiledi. Şunu açıkça sormak isterim: Bu anlatı bütünüyle kurmaca bir inşa mı, yoksa gerçek hayattan izler taşıyan, yaşanmışlıkların edebî bir dönüştürülüşü mü?
Bu roman, gerçek hayatın bıraktığı derin izlerin kurgunun imkânlarıyla harmanlandığı bir tanıklık eseridir. Yazarın bizzat etkilendiği yaşanmışlıklar, eserin temel kolonlarını oluştururken; duygu, anlatının en güçlü yakıtı ve itici gücü haline gelmiştir. Zelal’in ve Rojda’nın hikayesi, yazarın ruhunda bir “yazma zorunluluğu” doğurmuş; bu motivasyon da eseri kuru bir gözlemden çıkarıp nefes alan, acı çeken ve direnen bir ruh hali yansımasına dönüştürmüştür. Yazar için bu metin, sadece edebi bir üretim değil, aynı zamanda o gerçekliğe karşı duyulan sarsıcı empatinin bir dışavurumu ve toplumsal bir borcun ödenmesidir.
İthafınızda “Mezopotamya’nın sessizliğe mahkûm edilmiş, ‘mal’ gibi görülüp kaderi mühürlenmiş tüm kadınlarına” diyerek son derece dikkat çekici bir ifade kullanıyorsunuz. Bu sözlerle yalnızca bir acıyı mı görünür kılmak istediniz, yoksa doğrudan o kaderi mühürleyen zihniyeti ifşa edip insanları mücadeleye mi davet ediyorsunuz?
Acı, bu zihniyetin bir sonucudur; ama dizelerin asıl hedefi o acıyı üreten fabrikadır. Bu bakış açısında kadının kalbi, aklı veya ruhu yoktur; sadece bir “değer” veya “yük” vardır. Kökleri yüzyılların karanlığına uzanan, gelenek adı altında adaletsizliği besleyen o köhne yapının karşısında durmak; sadece bir itiraz değil, bir haysiyet mücadelesidir. Aşiret duvarlarının yankısız bıraktığı, törelerin gölgesinde nefesi kesilen kadınların hikâyesi, aslında bir toplumun hapsedilmiş geleceğidir.
“Eski zamanlara kıyasla kadın hakları günümüzde çok ileri bir seviyeye ulaşmıştır” diyenler var. Neler söylemek istersiniz?
Kadınlar artık birer “nesne” değil, yasalar önünde erkeklerle eşit haklara sahip “özgür bireylerdir”. Seçme-seçilme, miras ve mülkiyet gibi temel haklar yasal güvence altındadır. Şiddet ve ayrımcılık artık “aile içi bir sır” değil, bir suç ve toplumsal bir utanç olarak kabul edilmektedir. Kadınlar haklarını savunma konusunda çok daha bilinçli ve örgütlüdür. Ancak, feodal yapının gücünü koruduğu bölgelerde kadın haklarının varlığından söz etmek mümkün değildir. Bu sistemde kadının özgürlüğü; aşiretin onuru, ailenin çıkarları veya erkeğin mutlak otoritesi tarafından sınırlandırılmıştır. Her ne kadar modern hukuk bu bölgelere ulaşmış olsada, yerleşik töreler ve “görünmez yasalar” genellikle resmi kanunlardan daha üstün tutulur.
Romandaki psikolojik, politik, felsefi sorgulamaların derinliği göz önüne alındığında, bazı bölümler sizi yormuş ya da yazarken durup epeyi düşündürmüş olmalı. Yazarken sizi en çok zorlayan sahne hangisiydi?
Yazmak, bu coğrafyada sadece sanatsal bir uğraş değil; haksızlığa karşı kayıtlara geçilen bir “itiraz dilekçesi”dir. Bu durum, yazarı bireyin ve toplumun acısını kendine dert edinen bir konuma zorlar. Yazar, yarattığı “evladının” felaketini bizzat kurgularken hem cellat hem de yas tutan kişi konumundadır. Bu ikilem, yaratım sürecini sancılı bir yüzleşmeye dönüştürür. Yazar, karakterini öldürdüğünde cenazesine en çok kendisi ağlar; çünkü o nefesi önce kendi ciğerlerinden vermiştir.
Her insanın iyi edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?
İyi bir yazarın en güçlü silahı empati ve dürüstlüktür. Kendine bile itiraf edemediği gerçekleri kağıda dökecek kadar cesur, hiç tanımadığı bir insanın acısını kendi teninde hissedecek kadar duyarlı olmalıdır. Başkası gibi görünmeye çalışmak yerine kendi özgün sesini bulduğunda, yazdıkları sadece kağıt üzerinde kalmaz; zamanı ve mekanı aşan birer köprüye dönüşür.
Kemal Yalçın’ın en sevdiği 5 yazar 5 eser ismini sorsak yanıtı ne olur?
Fakir Baykurt (Bizim İnce Kızlar)
Ümit Yaşar Oğuzcan (Aşka Dair Nesirler)
Vakit ayırıp sorularımı yanıtladığınız için teşekkür ederim. Eserinizin yolculuğu uzun ve ilham verici olsun.
Bende teşekkür ederim.
Leave a Reply