Mustafa Kemal Uysaler: “Okumadığım ve yazmadığım bir günü yaşanmamış olarak görüyorum.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Eğitimci kimliğini edebiyatla buluşturan Mustafa Kemal Uysaler, dört ciltten oluşan yeni eseri Yorgun Umutlar ile okuru bir kez daha hayatın içinden süzülen yazılara davet ediyor. Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanan 4 ciltlik bu kapsamlı çalışma; tarih ile sosyolojiyi, politika ile felsefeyi, bireysel hafızayla toplumsal belleği, düşünmeyi, eleştirmeyi, sorgulamayı aynı potada buluşturuyor. Uysaler, gündelik hayatın toplumsal, ekonomik, siyasal tartışmalarının görünen anlamlarından derin anlamlar çıkaran anlatımıyla, okurunu hem kendi iç dünyasına hem de ortak toplumsal dünyamıza doğru yazdığı makalelerle uzun soluklu bir yolculuğa çıkarıyor. Yorgun Umutlar, yalnızca bir üzerinde iyice düşünülerek yazılmış önemi hiçbir zaman kaybolmayacak makaleler buketi değil; aynı zamanda bir tanıklık, bir hafıza defteri ve çağımıza tutulmuş içten bir aynadır. Bu yönüyle Sayın Uysaler, düşünceyi sorumlulukla, sözü vicdanla buluşturan ender kalemlerden biri olarak, çağının tanığı olmayı sürdüren güçlü bir aydın duruşu sergilemektedir.


Merhaba Mustafa Kemal Bey. Yeni çıkan eserleriniz için sizi tebrik ederim. Kitaplarınızı tarafıma gönderilen PDF dosyaları üzerinden büyük bir ilgiyle okudum. Sizinle yeniden bir söyleşi gerçekleştiriyor olmaktan ayrıca mutluluk duyduğumu belirtmek isterim. Yorgun Umutlar I–II–III–IV serisi; Anadolu insanına toplumsal ve politik açıdan farkındalık kazandırmayı hedefleyen, aydın sorumluluğuyla kaleme alınmış metinler olarak dikkat çekiyor. Eserlerinizde Anadolu insanının yaşadığı zorluklara, mücadelesine ve özgün kültürüne sıkça vurgu yapıyorsunuz. Anadolu’ya derin bir sevgiyle bağlı olduğunuz açıkça hissediliyor. Bu bağlamda size şunu sormak isterim: Anadolu, sizin gözünüzde nasıl bir yerdir? Sizin için neyi temsil eder, nasıl bir anlam taşır?

Anadolu, benim için sadece bir coğrafya, bir yerleşim ve yaşam alanı değil; üzerinde çok sayıda kültürü üreten halkların buluştukları ve tarih ürettikleri bir alandır. Dağlarının, ovalarının, yaylalarının, akarsularının, gölleri ve denizlerinin Türkçe ile bezenen ve Anadolu denilince Türkçenin, Türkçe denilince de Anadolu’nun akla geldiği bir duygu selidir, Anadolu…

Yorgun Umutlar’daki makalelerinizi okurken, samimi bir aydın ve yurtsever duyarlılığa sahip olduğunuzu büyük bir içtenlikle gözlemledim. Metinlerinizdeki bilgi birikimi ve sorduğunuz sorulardaki olgunluk, Türk siyasal hayatına ve toplumsal meselelere olan ilginizi açıkça ortaya koyuyor. Bu bağlamda sormak isterim: Bir aydın ve yazar olarak, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal meselelerine yönelik bu duyarlılığınızın kaynağı nedir? Sizi bu makaleleri yazmaya, siyasal sorunlara müdahil olmaya iten temel motivasyon nedir?

Yıllarca Türk halkının bir avam, bir tebaa olarak görülmesi ve bu eksende de değerlendirilmesidir. Türkçenin, Fars ve Arap dillerine tutsak edilerek yok sayılmak istenilmesi, beni derinden etkileyen durumlar oldu. Özellikle üzerinde yaşadığımız tarih ve kültür ürettiğimiz Anadolu ve Trakya’nın işgal altına alınarak sömürgeleştirilmek istenilmesi, kabul edilemezimdi benim.

Yorgun Umutlar (1-2-3-4 cilt)’da, Atatürk’ün inkılaplarının ve modernleşme çabalarının toplumda yeterince anlaşılmadığının eleştirisi var. Ben de bu görüşünüze katılıyorum. Sizce, Atatürk devrimlerinin günümüz Türkiye’sinde tam anlamıyla kavranması ve kabulü için ne yapılmalıdır?

Ulusal Kurtuluş Savaşımızın yapılış nedenleri kavratılmalı ve bu savaşın yeni bir Türk dünyasının kuruluşu için önemi sade, içten ve dürüst bir yaklaşımla aktarılmalı ve kurulan bu yeni Türk dünyasının içselleştirilmesi için de yoğun çabalar harcanılmalıdır. Yani yeni bir ulus devlet ve yeni bir ulus toplumun varlığı kavratılmalı; üniter devletin ve laikliğin iç içe olduğunu sıkça vurgulamalıdır.

İki makalenizde, demokrasinin ‘arabeskleştiği’ ifadesini kullanmışsınız. Bu durumu biraz daha detaylandırabilir misiniz? Demokrasinin ‘arabeskleşmesi’ derken, neyden ve nasıl bir değişimden söz ediyorsunuz? Bu durumun, toplum ve siyaset üzerindeki etkileri nelerdir?

Demokrasi, egemenliğin sahibinin halk olması gerçeğidir. Egemenliğin paylaşılması, devredilmesi ya da egemenliğe ortak tayin edilmesi mümkün değildir. Egemenlik ya vardır; ya da yoktur. Hem var hem yok olamayan egemenlik, kişilerin ya da beli bir kesimin isteğine göre değişiklik oluşturulamaz. Oluşturulursa bu demokrasi arabesk demokrasi olur.

Makalelerinizde, günümüz aydınlarının toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısındaki durumu ve tutumu hakkında değerlendirmelerinizi görüyoruz. Günümüz aydınlarını nasıl tanımlıyorsunuz? Onların toplumsal değişim ve kalkınmadaki rolü ve sorumluluğu nedir?

Değişim ve gelişimlerin takip edilerek üzerlerine düşen sorumluluğun farkında olunması gerekir inancındayım.

Yorgun Umutlar (1) 332 sayfa, Yorgun Umutlar (2) 352 sayfa, Yorgun Umutlar (3) 352 sayfa, Yorgun Umutlar (4) 334 sayfa. Kitaplarınızda, gerçek bir demokrasi için toplumun zihin yapısında köklü dönüşümlere ihtiyaç duyulduğunu söylüyorsunuz. Bu dönüşümleri yapabilmek için neler yapılmalıdır?

Hayata insan merkezli bakılmalı ve bütün olumsuzlukların demokrasi uygulanmasıyla azaltılacağı ve süreç içinde de biteceğine inanılması gerekir inancındayım.

“Yorgun Umutlar” başlığı, hem bireysel hem de toplumsal düzlemde güçlü çağrışımlar barındırıyor. Bu başlığı seçerken hangi anlam katmanlarını özellikle öne çıkarmak istediniz?

Yıllar içinde halkın sürekli umut ederek yaşadı ve halkı yarınlara bağlayan da umut oldu. Umudun kaybedilmesi geleceğin kaybedileceği inancıyla umut etmekten yorulsa da halk için yine tutunan dal umut oldu.

Türk toplumunun genel bilinç yapısının, dijitalleşen ve yapay zekâyla şekillenen bir gelecekte nasıl değişeceğini düşünüyorsunuz?

Değişim, değişme yasasına bağlı olarak kendisini gösterir ve hiç kimse ya da toplum değişimin dışında kalamaz.

Günümüzün hız, tüketim ve yüzeysellik üzerine kurulu kültürel ikliminde; düşüncenin, emeğin ve derinliğin giderek arka plana itildiği bir ortamda yazar olarak var olmak kolay değil. Bu temelde size 2 sorum olacak: 1) Bugünün edebiyat ve sanat dünyasında kalem tutmak, söz üretmek ve bu sözü topluma ulaştırmak nasıl bir duygu? 2) Bu koşullar altında yazarlık, sizin için daha çok bir sorumluluk mu, bir direnme biçimi mi, yoksa her şeye rağmen umudu diri tutmanın bir yolu mu?

1-Bu sorunuzun yanıtı sorumluluk duygusunun yarattığı bir alışkanlıktır diyebilirim. Okumadığım ve yazmadığım bir günü yaşanmamış olarak görüyor ve huzursuzluk içinde kıvranıyorum.

2-Her türlü olumsuzluklar karşısında dinç ve diri kalmayı, okuyarak ve yazarak gerçekleştirmeye çalışıyorum.

Mustafa Kemal Bey, uzun yıllara yayılan gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: Her yazar, bir iç çağrının izini sürer; eserler de çoğu zaman bu çağrının yankısı olarak doğar. Siz yazarken neyin peşine düşüyorsunuz; sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?

Birlikte yaşadığım ülke ve dünya insanlarının yaşadıkları olumsuzlukları içimde hissediyorum. Bu olumsuzluklara karşı ne yapabilirim, nasıl çareler üretebilirim düşüncesi ve toplumların içinde bulundukları bu durumları paylaşmak için okuyor ve yazmaya çalışıyorum.

Vakit ayırıp sorularımı yanıtladığınız için teşekkür ederim. Eserinizin yolculuğu uzun ve ilham verici olsun. 

İlginiz için ben teşekkür ediyorum.  

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*