Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları’ndan çıkan “Geçmişten Günümüze Likya: Teke İli ve Finike” adlı eser, Osman USTA’nın uzmanlık ve araştırmalarını ortaya koyduğu kapsamlı bir çalışma olup, Likya bölgesinin tarihsel ve coğrafi evrimini detaylarıyla incelemektedir. Likya’nın antik dönemden Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e uzanan süreçteki kültürel, sosyal ve ekonomik yapısını analiz eden yazar, bölgenin yerleşim karakterlerinden mezar tiplerine, dini inançlardan kültürel miraslara kadar geniş bir yelpazede bilgiler sunuyor. Bu çalışma, bölgenin zengin tarihini anlamak ve onun günümüze kadar ulaşan izlerini takip etmek isteyen okuyucular ve araştırmacılar için önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır. Osman Usta ile eseri hakkında konuştuk.
Merhaba Osman Bey, yeni eseriniz hayırlı olsun. Sizin kim olduğunuz sorusuyla başlayalım. “Geçmişten Günümüze Likya: Teke İl ve Finike” adlı eserin yazarı Osman Usta kimdir?
1946 yılında Sivas’ta doğmuşum. İlk, orta ve lise öğrenimimin bir bölümünü Sivas’ta, son sınıfını Ankara’da tamamladım. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinden 1973 yılında mezun oldum. Mezuniyet sonrası Çalışma Bakanlığında İş Müfettişi Yardımcısı olarak göreve başladım. Bu görevi sürdürürken Sayıştay Denetçi Yardımcısı sınavlarına hazırlandım. Birincilikle kazandığım sınav sonucunda 1975 yılında Denetçi Yardımcısı olarak Sayıştay’da göreve başladım. İzleyen dönemde Denetçi, Başdenetçi, Uzman Denetçi, Birinci Sınıfa Ayrılmış Uzman Denetçi unvanlarını kazandım. Eğitici Denetçi, Genel Kurul Raportörü gibi görevlerimin yanı sıra bir dönem Denetçi Yardımcısı Adaylarına İş Hukuku dersleri verdim. Mesleki konularla ilgili kimisi ikinci ve üçüncü baskı olmak üzere toplam 7 kitabım yayınlandı. Ayrıca İngiltere Sayıştay’ı ile ortak yürüttüğümüz ve sonuçlarını parlamentoya sunduğumuz “Müzelerde Risk Denetimi” adlı çalışmanın koordinatörlüğünü yaptım. Bunun yanı sıra çeşitli dergi ve gazetelerle birçok makalem ve demecim yayınlandı. 1998 yılında emekliye ayrılıp serbest çalışmaya başladım. Çeşitli şirketlere ve sendikalara danışmanlık, mahkemelere bilirkişilik yaptım. Ankara Yeminli Mali Müşavirler Odasında iki dönem yönetim kurulunda “Oda Sekreteri” olarak görev aldım. Bu süre içinde Oda’nın iç yönetmeliklerini hazırladım. 2011 yılında tüm işlerimi tasfiye ederek Finike’ye yerleştim. Finike’de kendimi resim, müzik, araştırma-inceleme ve tarih çalışmalarına verdim.
Osman Bey, her araştırmanın arkasında güçlü bir araştırma motivasyonu bulunur. Likya bölgesinin tarihsel coğrafyasını bu kadar detaylı incelemenizin temel motivasyonu neydi?
Finike’ye yerleştiğimde İlçe Halk Kütüphanesinde Finike’nin tarihine ilişkin bir kitap bulamadığım gibi, farklı kaynaklarda da tatmin edici bir çalışmaya rastlamadım. Konuya ilişkin yazılanlar ise birbirini tekrarlar nitelikte idi. Bunun üzerine Finike’nin geçmişini incelemeye kadar verdim. Ancak gördüm ki, Likya ve sonradan Teke İli adını alan coğrafyada yaşananları öğrenmeden, Finike hakkındaki bir çalışmanın eksik kalacağını düşündüm. Bu nedenle öncelikle Likya’nın tarih öncesinden başlamak üzere Türklerin gelişine kadar olan dönemi, daha sonra Anadolu Türk Beylikleri dönemi, Selçuklu ve Osmanlı dönemi ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti dönemini araştırdım ve ortaya bütüncül bir çalışma koymaya çalıştım. Böylece yaşadığım coğrafyayı bütün yönleriyle tanımış ve tanıtmış oldum.
524 sayfa olan kitabın içeriği de çok dolu. Likya bölgesinin tarihini başarılı şekilde okuyuculara sunmuşsunuz. Size iki sorum olacak: 1) Eserin araştırma ve yazım süreci nasıl geçti? 2) Sizce Likya bölgesinin tarihteki dönüm noktası sayılabilecek en kritik an hangisidir?
Eserin araştırma ve yazım süreci oldukça uzun ve yorucuydu. 600’ün üzerinde kaynak topladım, taradım ve inceledim. Bunları tarihi kronolojiye uygun olarak planlamasını yaptım ve nihayet yazmaya başladım. 5 yılı aşan yazım sürecinde zaman zaman planlamada değişiklik ihtiyacı ortaya çıktığını söylemem gerekir. Bütün bu çabalarıma karşın kuşkusuz hata ve eksiklikler olabilir. Eserlerinden yararlandığım bilim adamları başta olmak üzere okurlarımın bu konulara ilişkin uyarılarından mutluluk duyacağımı belirtmek isterim. Bana göre Likya bölgesinin tarihteki dönüm noktası sayılabilecek en kritik an, MÖ 334 yılında Büyük İskender’in Likya’yı fethetmesi ile başlamıştır. İskender Perslerden Yunanlıların öcünü almak amacıyla yola çıkmış olmakla birlikte, bir başka amacı hayranlık duyduğu Yunan kültürünü fethettiği coğrafyaya yaymak olmuştur. Bu geçişle birlikte Likya, Anadolu kökenli orijinal kültürünü kaybetmeye başlamış ve Yunan kültürünün etkisine girmiştir. İskender’in Anadolu’yu işgalinden sonra kurulan Hellenizm krallıkları döneminde Yunanistan’dan getirilen nüfus ile birlikte Likya’da Yunan kültürü ve gelenekleri büyük ölçüde yerleştirilmiştir. Roma ve Bizans egemenliğinin sona ermesi ile birlikte Likya’da Türklerin egemen olmaya başlaması ise Likya’daki kritik gelişmenin sonuncusu olmuştur diyebiliriz. Likya’nın çeşitli dönemlerdeki siyasi, tarihi, kültürel ve ekonomik yapısını ele almak göründüğü kadar kolay olmasa gerek. Bu çalışmayı yaparken karşılaştığınız ciddi zorluklar olduğuna eminim. Neler söylemek istersiniz? Gerçekten zorlu bir süreç oldu benim için. En önemli zorluk ise kaynak toplama aşamasında yaşandı. Farklı kaynaklarda aynı konu hakkında farklı görüşlerin yer alması yaşadığım bir başka zorluk oldu. Böyle durumlarda her bir görüşe yer vermenin doğru bir davranış olacağını düşünerek konuyu okuyucunun değerlendirmesine bıraktım.
Eserinizde yer alan Likya’nın antik kentleri, tarihi, yerleşim biçimleri, iktidar kavgaları, isyanlar ve bölgenin dönüşümü hakkında yaptığınız araştırmalar eminim ki sizi de şaşırtmıştır? Araştırmanızda sizi şaşırtan keşif ve bulguları bizimle paylaşır mısınız?
Anaerkil bir kültüre sahip Likyalılar, özgürlüklerine düşkün, istilacılara karşı direnen kendilerine özgü geleneklere sahip ve dayanışmacı bir topluluktur. Strabon’un anlatımına göre Likya limanları son derece iyi donatılmış olup, limanları ve kentleri nezih bir halk tarafından iskân edilmiştir. Likyalılar korsanlık yapmadıkları gibi tutsaklarını da satmayan, utanç verici bir kazanç peşinde koymayan seçkin bir halktır. Böyle olunca Likya’da iktidar kavgalarına ve isyanlara pek rastlanmaz. Limyra kralı Perikle’nin tüm Likya’ya hâkim olma çabasını saymaz isek, birbirlerine saldırmaları pek nadirdir. Likya’nın bir dönem Romalılar tarafından Rodos yönetimine verilmesi ve Romalı yöneticilerin şiddet ve baskılarına karşı gerçekleştirdikleri isyanlar haricinde kentlerde isyan hareketlerine pek rastlanmaz. Yani isyanlar, daha çok dıştan gelen dayatmalara karşıdır. Her bir kent kendi içinde bağımsız bir yönetime sahip olmakla birlikte, kentlerin büyüklüğüne göre belirlenen üyelerden bir Birlik oluşturmaları çok önemlidir. Merkezi önce Limyra’da ve daha sonra Patara’da bulunan Birliğin, üst düzey kimi yöneticileri belirlemesi, kentler arasındaki uyuşmazlıklarda çözüm üretmesi birçok Anadolu krallığında rastlanmayan ilginç uygulamadır. Birlik sayesinde Likya’lılar kendi aralarında ortaya çıkan uyuşmazlıkları uygarca çözebilmişlerdir. Birlik oluşturmaları dışında Likyalıların bağımsızlıklarına olan düşkünlükleri, kimi saldırılarda teslim olmak yerine aileleri ile birlikte kendilerini ateşe atmaları da şaşırtıcıydı. Homeros’un İlyada’sını okurken Akhaların (Yunanlıların) saldırısı karşısında Likyalıların Troya’yı ve dolayısıyla Anadolu’yu savunmaya koşmaları da elbette şaşırtıcıydı.
Yaptığınız kapsamlı araştırma ve kaynaklara gösterdiğiniz titizliği ve elbette bilimsel ve tarafsız yaklaşımınızı çok beğendiğimi söylemeliyim. Eserinizde Likya’nın tarihsel ve kültürel dokusuna ilişkin çok sayıda çalışma ve bulguya yer veriyorsunuz. Bu denli zengin bir tarihsel mirasa sahip olan Likya Bölgesi’nde, günümüzde artan turistik ve ticari faaliyetlerin kültürel mirasın korunmasına katkı sunduğunu mu, yoksa bu mirası tehdit eden bir unsur hâline geldiğini mi düşünüyorsunuz?
Kültürel mirasın korunmasında turistik ve ticari faaliyetlerin katkı sunduğunu söyleyemeyeceğim maalesef. Antik kentlerin yakınında taş ocakları için ruhsat verilmesi, kimi antik kentlerin orijinalinden uzaklaşarak restore edilmesi, kent merkezlerinden uzaktaki antik kentlerin yağmalanmasına engel olunamaması, Limyra antik kentinin ortasından yol geçirilmiş olması, çok önemli antik kentlerin yer aldığı Finike’de bir arkeoloji müzesinin açılmaması, kent hafızasını koruma adına kent müzesinin de olmayışı, kentin görünür bir yerinde turizm danışma bürosunun bulunmayışı, kültürel mirasın korunmadığı ve tanıtılmadığına ilişkin belli başlı tespitlerdir.
Toplum olarak tarihe meraklı olduğumuzu düşünüyoruz. Benim bu konuda tereddütlerim var fakat konunun uzmanı olarak sizin fikrinizi de merak ediyorum. Toplum olarak tarihe olan ilgimiz samimi ve bilinçli mi, yoksa çoğu zaman sadece geçmişe nostaljik bir bakışla, ezberci ve yüzeysel bir merakla mı yaklaşmaktayız?
Toplum olarak okumayı sevmiyoruz. Tarihi bilgilerimiz ise kulaktan dolma bilgilerden ibaret. Bilinçli bir ilgi yaygın değil. Ezberci ve yüzeysel merak ise daha yaygın.
Likya bölgesinin tarihî ve kültürel zenginliklerini gelecek nesillere aktarmak adına araştırmacıların, kamu kurumlarının ve yerel halkın görevleri nelerdir? Bu bağlamda sizin önerileriniz nelerdir?
Likya bölgesinin tarihi ve kültürel zenginliklerini gelecek nesillere aktarma konusunda en önemli görevler elbette kamu kurumlarına düşmektedir. Örneğin antik kentlerin yağmacılardan korunması, arkeoloji müzesi açılması ve yönetilmesi kamu kurumlarının yükümlülüğündedir. Antik kentler yakınında taşocağı ruhsatı verilmemesi, verilenlerin ise iptal edilmesi bunlar arasındadır. Merkezi yönetim haricinde Likya’daki antik kentlerin tanıtılması yönündeki faaliyetlerde yerel yönetimler önemli roller üstlenebilir. Turizm tanıtma bürolarının kuruluşu, tanıtıcı broşürlerin basılıp çoğaltılması, kent müzelerinin kurulması yerel yönetimlerce üstlenilmesi görevlerden ilk aklıma gelenlerdir.
Farz edin ki kitabınızın imza gününde bir okurunuz söz alıp size şu soruyu sordu: “Osman Bey, E. H. Carr’a göre konusu tarih olsa bile her çalışma tarih değildir. Bu temelde size göre tarih nedir ve tarih yazıcılığı nasıl yapılmalıdır?” Okurunuza vereceğini yanıtı merak ediyorum.
Kitabın önsözünde de belirttiğim gibi benim yaptığım tarih yazmak değildir. Tarih yazmak tarihçilerin işidir. Ben bir araştırma ve inceleme ortaya koydum. Bu çalışmada elbette tarihi bilgilere de yer verdim. Bunu yaparken tarafsız ve objektif bir tavır ortaya koymaya özen gösterdim. Sanırım bir tarihçinin yapabileceği en önemli görev de bu olmalıdır.
Bu güzel ve önemli eseri kaleme aldığınız için sizi içtenlikle tebrik ediyor, nice değerli eserler diliyorum. Okurunuz bol, kitabınız ilham verici olsun.
Teşekkür ederim.
Leave a Reply