Resul Yiğit: “Yazmak benim için, unutulmaya mahkûm olanla kalıcı olan arasındaki o uçurumu doldurur.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Resul Yiğit’in, “Bir Çığlık Gibi” isimli romanı ve “Halkevleri ve Mersin Halkevi” isimli araştırma kitabı köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları’ndan bu hafta çıkıp raflardaki yerini aldı.  Bir Çığlık Gibi” adlı eser, Haçreş dağının eteğinde kurulu olan Malakhdan köyünde yaşayan insanların zorlu doğa koşullarıyla mücadelelerinin yanı sıra tahsildarla da mücadele içinde geçen çarpıcı bir hikâyeyi konu alıyor. Köylülerin içlerindeki korku ve umudu, geleneksel yaşam biçimini ve toplumsal değişimleri anlatan etkileyici bir roman. Halkevleri ve Mersin Halkevi adlı araştırma kitabı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüşüm sürecinde çok önemli bir yer tutan Halkevleri’ni ve Mersin Halkevi’ni araştırma konusu yapıyor.  Bu söyleşimizde, eserleri kaleme alan Resul Yiğit ile birlikteyiz. Buyrun söyleşimize.

Merhaba Sayın Yiğit. Yeni eserleriniz hayırlı olsun. İlk olarak sizi tanımakla başlamak isterim. Resul Yiğit kimdir?

Çok teşekkür ederim. Ben, 1973 yılında Muş’un Korkut ilçesine bağlı Azağpur Köyü’nde dünyaya geldim. İlköğrenimimi doğduğum köyde tamamladıktan sonra, ailemin Muş merkeze taşınmasıyla birlikte eğitim hayatıma burada devam ettim. Ortaokul ve lise yıllarımı Muş’ta geçirdim. Özellikle karakterimin ve mesleki tercihlerimin şekillenmesinde büyük emekleri olan okul müdürüm ve öğretmenlerimin rehberliğinde, Muş Öğretmen Lisesi’nden başarıyla mezun oldum. 1990 yılında ailemle birlikte Mersin’e göç ettik. 1992 yılında girdiğim üniversite sınavında, idealimdeki meslek olan tarih yolculuğuna Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü’nü kazanarak başladım. 1996 yılında üniversiteden mezuniyetimin ardından, meslek hayatıma ilk adımımı Ordu’nun Gölköy ilçesinde Tarih Öğretmeni olarak attım. Eğitimden ve akademik gelişimden hiçbir zaman kopmayarak, Mersin Üniversitesi Tarih Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimime başladım. Bu akademik süreç doğrultusunda tayinim Mersin’e yapıldı ve 2001 yılında yüksek lisans derecemi tamamladım. Meslek hayatım boyunca sadece sınıfta değil, yönetim kademelerinde de sorumluluk aldım. Mersin’deki çeşitli okullarda toplam 11 yıl boyunca idarecilik görevini başarıyla yürüttüm. Ancak her zaman gönlümde yatan asıl yer olan sınıfa ve öğrencilerime duyduğum özlemle, çok sevdiğim öğretmenlik görevine geri döndüm. Bugün, meslekteki 30. yılımı aynı heyecanla sürdürmekteyim. Ece Deniz adında bir kız çocuk babasıyım ve eğitim meşalesini taşımaya devam ediyorum.

Halkevi çalışmanız 196 sayfa. Roman çalışmanız 204 sayfa. İki kitapta okuması rahat ve akıcı. Deyim yerindeyse usta işi eserler. Bu noktada iki şeyi merak ediyorum: Yazmaya ne zaman başladınız? Yazmak konusunda herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa tamamen kendi deneyiminizle mi geliştirdiniz?

Yazmaya olan ilgim aslında üniversite yıllarımda başladı. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde okurken bölüm bünyesinde kurduğumuz Tarih Kulübü’nde oldukça aktiftim. O dönem çıkardığımız duvar gazetesinde yazdığım yazılar, duygu ve düşüncelerimi kağıda dökmenin ilk heyecanıydı. Benim için her şey o küçük ilan panosunda başladı diyebilirim. Yazmak konusunda profesyonel bir eğitim alıp almadığım sorusuna gelince; aslında benim en büyük okulum mesleğim oldu. Bir öğretmen olarak, dilin imkânlarını kullanmak ve anlatmak zaten hayatımın merkezindeydi. Bu nedenle dışarıdan teknik bir eğitim alma gereği duymadım. Meslek hayatım boyunca sürekli makaleler, denemeler ve öyküler kaleme aldım. Zamanla yazmanın bana verdiği o tarif edilemez haz ve heyecan, kalemimin rotasını değiştirdi. Kısa metinlerin yerini daha derinlikli, uzun metrajlı öyküler yazmaya başladım. Özellikle gezip gördüğüm yerleri, tanık olduğum hikâyeleri not etmeye başladığımda bu durum bende bir yaşam biçimi haline geldi. Ülkemizde sizde kabul edersiniz ki; yazmak için neden çok. Yazmak bir hobi değildir; bir yaşam biçimidir. Bu uğraş, yıllar içinde tecrübe ve merakla birleşerek bir disipline dönüştü. Halkevi ve roman çalışmalarımın akıcı ve rahat okunur bulunması, sanıyorum ki yıllardır biriktirdiğim sürekli yazma pratiğinin bir yansımasıdır.

Kanaatimce her eser, belirli bir tarihsel, toplumsal ya da kişisel ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; hiçbir metin bütünüyle sebepsiz değildir. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak isterim: Sizin için yazmak ne ifade ediyor? Başka bir deyişle sizi harekete geçiren temel motivasyon nedir ve yazı sizin için hangi boşluğu doldurur ya da hangi soruya cevap arar?

Benim için yazmak, boş zamanlarda icra edilen bir hobi değil; nefes almak gibi bir yaşam biçimidir. Ülkemiz gibi kadim bir coğrafyada yaşıyorsanız “yazmak için neden” bulmakta hiç zorlanmazsınız. Ancak bu nedenlerin bir esere dönüşebilmesi için her şeyden önce iyi bir okuyucu, gözlemci, sabırlı bir dinleyici ve titiz bir araştırmacı olmanız gerekir. Tarih yazımı, akademik ve bilimsel bir çalışma nasıl yapılır? Konusunda Mersin Üniversitesinde yüksek lisans yaparken eğitimini aldım. Beni masanın başına oturtan temel motivasyon, aslında bir noktadan sonra bir tercih olmaktan çıkıyor. Öyle bir an geliyor ki, zihninizde biriken gözlemler, toplumun içinden süzülen hikâyeler, doğup büyüdüğünüz çevre ve tarihin o sessiz feryatları artık sığmaz oluyor. İçinizde biriken o kelimeler size hükmetmeye başladığında, artık yazmamak için kendinizi tutamıyorsunuz. Yazı benim için, unutulmaya mahkûm olanla ile kalıcı olan arasındaki o uçurumu doldurur. Bir tarihçi ve eğitimci olarak; toplumun hafızasındaki boşluklara dokunmayı, yaşanmışlıkları zamana karşı korumayı, geçmişin yaşanmışlıklarını günümüze aktararak yeni nesilde bir hafıza oluşturmak. Benim için her metin, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın cevabıdır; bir anlam arayışıdır. Sonuç olarak; yazmak benim için dünyayı anlamlandırma çabasıdır. Kelimelerimle hem kendimi hem de içinde yaşadığım toplumu anlatmaya çalışıyorum, tarihin tozlu sayfalarıyla bugünün canlı tanıklıkları arasında bir köprü kurmaya çalışıyorum.

Bir Çığlık Gibi, isimli romanınızı ve Halkevleri ve Mersin Halkevi isimli araştırma kitabınızı da beğenerek okudum. Bu noktada hem araştırmacı hem de kurmaca yönünüzün gelişmiş olduğunu beyan etmek isterim. Şu sorunun yanıtını merak ediyorum. Araştırma türünde eser vermek mi daha zor yoksa kurmaca türünde mi?

Araştırma türünde eser vermek ile kurmaca bir dünya inşa etmek, aslında farklı alandır. Araştırma türünde eser vermek hakikati aramaya hizmet eder. Ancak izledikleri yöntemler açısından kendilerine özgü zorlukları vardır. Bilimsel bir araştırma yapmak bir disiplin ister. Bilimsel bir çalışma yapmanın sınırları ve ilkeleri bellidir. Halkevleri ve Mersin Halkevi kitabımda olduğu gibi, bu alanda eser verirken tamamen bilimsel araştırma basamaklarını takip etmek zorundasınız. Buradaki zorluk, akademik titizliğin getirdiği o ağır sorumluluktur. Zihninizdeki her cümleyi bir belgeyle ispatlamak zorundasınızdır; kaleminiz belgelerin izin verdiği ölçüde hareket eder. Kurmaca ile aslında gerçeklikle bir imtihandasınız. Pek çok kişi kurmacanın tamamen hayal ürünü olduğunu düşünür, ancak benim için durum biraz farklı. Ben çalışmalarımda kurgularımı tamamen geçmişin yaşanmışlıkları üzerine inşa ediyorum. Aslında gerçek hayat ve tarihsel yaşanmışlıklar, size en iyi kurguları hazır birer malzeme olarak sunuyor. Bir Çığlık Gibi romanımda da olduğu gibi; yaşanmış bir acının, bir göçün ya da bir toplumsal travmanın izini sürerken, kurgu size o kuru tarihi verilerin arasından sıyrılıp insanın ruhuna dokunma imkânı verir. Kurmacanın zorluğu ise bu gerçekliği, okuyucunun kalbine dokunacak bir estetikle ve inandırıcılıkla yeniden var etmektir. Benim için hangisinin daha zor olduğundan ziyade, birbirini nasıl beslediği önemlidir. Bir tarihçi olarak belgelerin arasında bulduklarım, kurmaca yazarı yönümü harekete geçiriyor. Her iki alan da zordur çünkü her ikisi de büyük bir dürüstlük ve emek ister. Ancak yaşanmışlıkların hazır bir kurgu gibi önüme gelmesi, benim için yazma sürecini bir zorluktan ziyade, keşfedilmeyi bekleyen heyecan dolu bir yolculuğa dönüştürüyor.

Romandaki psikolojik tahliller, karakter çatışmaları, olay örgüsü, diyaloglara baktığımda bu romanın sizi epeyi yorduğunu düşünüyorum. Sorum şu: Bir Çığlık Gibi romanın yazım süreci ne kadar sürdü? Yazarken en zorlandığınız sahne hangisi oldu?

“Bir Çığlık Gibi”nin yazım süreci yaklaşık üç yıl sürdü. Belki daha erken bitebilirdi; fakat yazarken kendime “Şu tarihte bitirmeliyim” demeyi hiçbir zaman doğru bulmadım. Yazmanın takvimi olmaz. Bazen bir cümlenin, hatta tek bir kelimenin üzerinde günlerce durursunuz. Çünkü oraya yerleştireceğiniz ifade, size “Evet, işte bu” dedirtmeli. İçinize sinmeyen hiçbir cümle metnin parçası olmamalı. Aslında benim için romanın her sahnesi zordu. Psikolojik tahliller, karakterlerin iç çatışmaları ve o atmosferi diri tutmak başlı başına yorucu bir süreçti. Ancak en çok zorlandığım bölüm, Gülnaz’ın yaşadıklarını kaleme aldığım sahneler oldu. Onun hikâyesini yazarken, bu topraklarda kadın olmanın omuzlara yüklediği ağır yükü de yazmaya çalıştım. O satırlar yalnızca bir karakterin değil, susmak zorunda bırakılmış birçok kadının çığlığıydı. Bu yüzden yazarken sadece bir yazar değildim; acıyı hisseden, taşıyan ve kelimelere emanet eden bir tanıktım.

Romanda, cinsel şiddetin ardından kadının yaşamının sona ermesi; buna karşılık erkeğin toplumsal konumunu, itibarını ve gündelik hayatını kayıpsız sürdürebilmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yönelik sert bir eleştiri kuruyor. Sizce bu “cezasızlık ve görünmezlik” düzenini tersine çevirmek için hangi yapısal, hukuki ve kültürel dönüşümler şart?

Romanda kadının hayatının bir anda sönmesi, buna karşılık erkeğin hiçbir şey olmamış gibi yaşamını sürdürebilmesi bilinçli bir tercihti. Çünkü bu “cezasızlık ve görünmezlik” hali, sadece bireysel bir trajedi değil; yapısal bir sorunun sonucudur. Gülnaz’ın susturuluşu, aslında toplumun susturuluş biçimlerini gösteriyor. Erkek failin konumunu koruyabilmesi ise, adaletin sadece mahkeme salonlarında değil, zihinlerde de kurulamadığını anlatıyor. Bu düzenin tersine çevrilmesi için öncelikle hukuki dönüşümün tartışmasız ve tavizsiz olması gerekir. Cinsel şiddet davalarında iyi hâl, tahrik gibi indirime açık alanların daraltılması; mağdurun değil failin sorgulandığı bir yargı pratiğinin yerleşmesi şarttır. Hukukun caydırıcı olması, sadece ceza vermesiyle değil; hızlı, şeffaf ve mağduru ikinci kez yaralamayan bir süreç işletmesiyle mümkündür. Ancak hukuk tek başına yeterli değildir. Asıl dönüşüm kültürel alanda başlamalıdır. Erkekliğin güç, tahakküm ve kontrol üzerinden tanımlandığı anlayış değişmedikçe; kadının namus, itibar ve aile onuru üzerinden değerlendirilmesi sürdükçe bu döngü kırılmaz. Eğitim müfredatından başlayarak toplumsal cinsiyet eşitliği bilincinin yerleşmesi; medyanın dili, aile içi öğretiler ve gündelik söylemlerin dönüşmesi gerekir. Romanımda Gülnaz’ın yaşadıkları bir son değil, bir yüzleşme çağrısıdır. Gelecekte gerçek bir dönüşümün gerçekleşebilmesi için: Hukukun fail merkezli değil, hak merkezli işlemesi, toplumun suskunluğu değil dayanışmayı büyütmesi, kadının utançla değil hak bilinciyle konuşabilmesi, erkeğin ayrıcalıkla değil sorumlulukla yetişmesi zorunludur. Cezasızlık, sadece mahkeme kararıyla değil; toplumun sessiz onayıyla da var olur. Bu yüzden dönüşüm, hem yasaların metninde hem de insanların vicdanında başlamalıdır. Roman, belki dünyayı değiştirmez; ama sessizliğe bir çatlak atabilir. Bazen bir çığlık, bir düzenin sarsılması için yeterlidir.

Halkevlerini Atatürk’ün Halkçılık ilkesi doğrultusunda bir “uyanış” ve “sıçrayış” olarak tanımlıyorsunuz. Ben de bu görüşü paylaşıyorum. Bu bağlamda, Halkevlerinin Anadolu insanının ümmet anlayışından ulusal kimlik bilincine geçiş sürecinde somut olarak nasıl bir dönüşüm yarattığını hangi göstergeler üzerinden temellendiriyorsunuz?

Halkevleri’ni, Mustafa Kemal Atatürk’ün Halkçılık ilkesi doğrultusunda bir “uyanış” ve “sıçrayış” olarak nitelendirirken bunu romantik bir söylem olarak değil, tarihsel ve sosyolojik göstergelere dayalı bir dönüşüm olarak temellendiriyorum. Ümmet anlayışından ulusal kimlik bilincine geçiş, bir günde gerçekleşmiş ideolojik bir kırılma değil; kültürel, dilsel ve zihinsel bir yeniden inşa sürecidir. Halkevleri bu yeniden inşanın taşradaki en görünür kurumsal aracı olmuştur. Bu dönüşümü şu somut göstergeler üzerinden okumak mümkündür: Öncelikle dil ve tarih bilincinin yaygınlaşması gerekir. Halkevlerinin Dil ve Edebiyat, Tarih ve Müze şubeleri aracılığıyla yürütülen çalışmalar, bireyi din merkezli kimlikten tarih ve dil merkezli ulusal kimliğe taşımayı hedeflemiştir. Türk Dil ve Türk Tarih tezlerinin halka anlatılması, yerel tarih araştırmaları yapılması, folklor derlemeleri gerçekleştirilmesi; Anadolu insanına “bir ümmetin parçası” olmaktan ziyade “bir milletin öznesi” olma bilinci kazandırmayı amaçlamıştır. İkincisi, yurttaşlık kavramının öğretilmesi gerekir. Halkevleri yalnızca kültürel faaliyet yürütmemiş; Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışını da taşraya taşımıştır. Konferanslar, kurslar, okuma yazma faaliyetleri ve anayasal düzen anlatımları sayesinde birey, tebaa olmaktan çıkıp hak ve sorumluluk sahibi yurttaş kimliğiyle tanışmıştır. Bu, ümmet bilincinden modern ulus-devlet bilincine geçişte kritik bir eşiği temsil eder. En önemli göstergelerden biri de kadının kamusal alana katılımıdır. Ümmet anlayışında kadının konumu daha çok özel alanla sınırlıyken, Halkevleri kadınları tiyatroya, konferanslara, kurslara ve sosyal çalışmalara dahil ederek kamusal görünürlük kazandırmıştır. Bu durum sadece toplumsal cinsiyet açısından değil, modern ulusal toplum inşası açısından da yapısal bir dönüşümdür. Kültürel birlikte ve Seküler kamusallıkta çok önemlidir. Bayramlar, tiyatro gösterileri, spor faaliyetleri ve halk dershaneleri; dini cemaat merkezli sosyalleşmenin yerine seküler ve ulusal temelli bir kamusal alan oluşturmuştur. Bu alan, bireyi ümmetin pasif üyesi olmaktan çıkarıp modern toplumun aktif katılımcısı haline getirmiştir. Bir diğer gösterge yayın faaliyetleri ve yerel dergilerin katkılarıdır. Halkevlerinin çıkardığı dergiler ve broşürler, Anadolu’da ortak bir kültürel dil oluşturmuştur. Bu yayınlar, dini referanslı kimlik yerine tarihsel ve kültürel referanslı bir aidiyet inşa etmiştir. Yazılı kültürün yaygınlaşması, ulusal bilincin derinleşmesinde önemli bir göstergedir. Sonuç olarak Halkevlerini bir “uyanış” olarak tanımlamamın nedeni, onların yalnızca kültür merkezi olmaları değil; Anadolu insanının zihinsel haritasını dönüştürme işlevi görmeleridir. Ümmet merkezli aidiyet, metafizik bir birlik duygusuna dayanırken; ulusal kimlik bilinci ortak dil, tarih, kültür ve yurttaşlık sorumluluğu üzerinden tanımlanır. Halkevleri bu geçişin pedagojik laboratuvarı olmuştur. Elbette bu süreç sancısız ve homojen değildir; her dönüşüm gibi dirençle karşılaşmıştır. Ancak göstergelere bakıldığında Halkevleri, Cumhuriyet’in ideolojik söylemini toplumsal pratiğe dönüştüren en etkili araçlardan biri olarak değerlendirilebilir.

Kitabı okuyanların da merak edeceğini düşündüğüm bir soruyu size sorayım. Halkevleri projesinin erken Cumhuriyet döneminde üstlendiği halk eğitimi, kültürel dönüşüm ve ulus-inşası misyonunu dikkate aldığımızda eğer Halkevleri kapatılmayıp kurumsal olarak kesintisiz biçimde devam etseydi, sizce bugün Türkiye’nin kültürel, ekonomik, siyasal ve toplumsal yapısı nasıl bir görünüm arz ederdi?

Kesinlikle kültürel yapıda süreklilik ve derinleşme meydana gelirdi. Halkevleri yalnızca kültür etkinlikleri düzenleyen merkezler değil, yerel kültürü derleyen, kayıt altına alan ve ulusal bir çerçevede yeniden yorumlayan yapılardı. Kesintisiz devam etselerdi: Yerel folklor, dil, ağız ve tarih çalışmalarının daha sistematik bir arşiv geleneğine dönüşmesi mümkün olabilirdi. Kültürel kamusallık, dini veya ideolojik yapılardan ziyade daha seküler ve ortak bir yurttaşlık zemini üzerinden şekillenebilirdi. Kültür politikaları dönemsel kırılmalar yerine daha kurumsal bir çizgi izleyebilirdi. Toplumsal yapıda yurttaşlık bilincinin yerleşmesi kolay olurdu. Erken Cumhuriyet’te Halkevleri’nin en önemli işlevlerinden biri, “tebaa”dan “yurttaş”a geçiş sürecini desteklemesiydi. Süreklilik halinde: Hak ve sorumluluk bilinci daha erken yaşlarda ve kuşaklar boyunca kurumsal bir eğitimle pekişebilirdi. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınların kamusal hayata katılımı ve kültürel üretimi daha köklü bir norm haline gelebilirdi. Sivil katılım kültürü, parti siyasetinden bağımsız bir kamusal bilinç olarak gelişebilirdi. Bu, toplumsal kutuplaşma düzeyini azaltmasa bile, tartışma kültürünü daha rasyonel bir zemine çekebilirdi. Halkevleri, Cumhuriyet ideolojisinin toplumsal taşıyıcısıydı. Eğer parti-devlet özdeşliği aşılmış ve Halkevleri daha özerk bir yapıya evrilmiş olsaydı: Demokratik kültür, yalnızca seçim pratiğine değil, katılım ve tartışma geleneğine dayalı bir form kazanabilirdi. Siyasal bilinç, lider merkezli değil ilke ve program merkezli gelişebilirdi. Popülizm karşısında daha dirençli bir kamusal akıl üretilebilirdi. Ancak bunun gerçekleşmesi için Halkevleri’nin zamanla çoğulculaşması ve farklı düşüncelere açık bir yapıya dönüşmesi şart olurdu. Beşerî sermaye ve yerel kalkınma açısından bakıldığında Halkevleri’nin meslek kursları, kooperatifçilik anlayışı ve halk dershaneleri dikkate alındığında: Kırsal bölgelerde beşerî sermaye daha erken güçlenebilirdi. Yerel kalkınma kültürü, merkezi yardım anlayışından ziyade üretim ve örgütlenme bilinciyle şekillenebilirdi. Kültürel üretim ile ekonomik üretim arasında daha organik bir bağ kurulabilirdi. Bu, ekonomik eşitsizlikleri tamamen ortadan kaldırmasa da, bölgesel gelişmişlik farklarını azaltabilecek bir toplumsal zemin oluşturabilirdi. Burada kritik mesele yalnızca “kapatılmaması” değil, dönüşebilmesiydi. Eğer Halkevleri ideolojik katılıktan sıyrılıp çoğulcu, katılımcı ve özerk bir sivil kamusal alan kurumuna evrilebilseydi, bugün Türkiye: Daha güçlü bir yurttaşlık bilincine, daha köklü bir kültürel özgüvene, daha kurumsallaşmış bir demokratik geleneğe sahip olabilirdi. Aksi halde, değişen toplumsal dinamiklere uyum sağlayamayan bir yapı zamanla sembolikleşebilir ve etkisini yitirebilirdi. Dolayısıyla mesele bir nostalji değil; kurumsal sürekliliğin toplumsal hafıza üretimindeki rolüdür. Halkevleri kesintisiz devam etseydi, belki Türkiye bambaşka bir ülke olmazdı; fakat zihinsel süreklilik ve kamusal eğitim açısından daha az kopuş yaşayan bir ülke olabilirdi.

Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

Bence yazar, öncelikle aydın insan olma sorumluluğu ile hareket eden, yaşadığı toplumun sorunlarını cesurca yazabilen, dile getirebilen, konuşulamayanı konuşarak değişimi zorlayan olmalıdır. Sadece kelimeleri yan yana getiren kişi değildir; yazılmayanı, yazılamayanı yazan, görünmeyeni görünür kılan, söylenemeyeni dile getiren ve her zaman hakikati arayan kişidir. Yazar, bazen bir aynadır; toplumu olduğu gibi gösterir. Bazen bir mercek olur; kimsenin bakmadığı yere odaklanır. Bazen de bir yara gibidir; dokunduğunda acıtır ama iyileşmenin yolunu da açar. Yazarın ilk sorumluluğu hakikate sadakattir. Tarihsel hakikatleri, toplumsal yaşamın hakikatlerini, insanın iç hakikatini, bir karakterin korkusu, bir kadının suskunluğu, bir çocuğun hayal kırıklığı… Eğer yazar, karakterine ihanet ederse; onu kolaycılıkla, klişeyle, yüzeysellikle kurarsa, metin de okur da eksik kalır. İkinci sorumluluk ise vicdandır. Yazar, kalemiyle güç üretir. Bu güç; ya adaletsizliği normalleştirir ya da ona itiraz eder. Yazmak, tarafsız bir eylem değildir. En azından insan onuru söz konusu olduğunda tarafsız kalmak mümkün değildir. İyi bir yazarı diğerlerinden ayıran nedir? Bence üç temel özelliği var. Birincisi derinlik: Yüzeyde kalmamak. Olayı anlatmak değil, olayın insan ruhundaki yankısını göstermek. İkincisi cesaret: Kolay olanı değil, zor olanı yazabilmek. Susulanı dile getirebilmek. Toplumsal kabullerin rahatlığına sığınmamak. Üçüncüsü samimiyet: Okur, yapay olanı hemen hisseder. İyi yazar; gösteriş için değil, anlatmak zorunda olduğu için yazar. Kelimeyi süslemek için değil, gerçeği taşıyabilmek için seçer. Son olarak şunu söyleyebilirim: Yazar, dünyayı değiştirmek zorunda değildir; ama dünyaya bakan gözleri değiştirebilir. Eğer bir metin, okurun kalbinde küçük de olsa bir sarsıntı yaratabiliyorsa, işte orada yazarlık gerçek anlamını bulur. İyi yazar; çok konuşan değil, okurun içinde uzun süre susmayan, iz bırakan kişidir. Yaşar Kemal’dir. Dostoyevski’dir.

Formun Üstü

Resul  Yiğit’in en sevdiği 5 yazar 5 eser ismini sorsak yanıtı ne olur?

Aslında bu konuda isim ve eser ismi vermek diğer yazar ve eserlere haksızlık olur. Bir tercih yapmak çok zor. Ama sorunuza cevaben ilk aklım gelenler söyleyeyim:

Dostoyevski – Suç ve Ceza

Tolstoy – Savaş ve Barış

Yaşar Kemal – İnce Memed

Oğuz Atay – Tutunamayanlar

Mehmet Uzun – Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*