Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle basılan Seçkin Gündüz’ün “Kapak” isimli eseri okurlarla buluştu. Seçkin Gündüz’ün öykülerinden oluşan bu eser, insanın iç dünyasına, bilinçaltına ve varoluşsal çatışmalarına ayna tutan güçlü bir anlatı sunuyor. Yazar, karakterleri aracılığıyla gerçek ile kurgu arasındaki sınırları ustalıkla bulanıklaştırırken, okuru derin bir sorgulama sürecine davet ediyor. Yer yer ironik, yer yer sarsıcı bir dil kullanan yazar; bireyin kendiyle, toplumla ve geçmişiyle hesaplaşmasını çok katmanlı bir yapı içinde işliyor. Farklı öykülerde şekillenen anlatılar, okura yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda zihinsel ve duygusal bir deneyim sunuyor. Yeni kitabınız hayırlı olsun Seçkin Bey. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Seçkin Gündüz kimdir?
Öncelikle övücü değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederim. Seçkin Gündüz’e gelince… Küçük yaşlarda öykü yazmaya hobi olarak değil tutkuyla başladım. Yazmak, yazdıklarımı çevremdekilerle paylaşmak dürtüsel bir zorunluluktu sanki. Bundan son derece tat alıyordum, erinç duyuyordum. Yılbaşı sabahıydı, sanki bir armağan sunulmuştu, ilk öykümü ÇAĞRI dergisinde gördüm. Konya senatörü, Şair-Yazar Feyzi Halıcı’nın yayımladığı, dönemin önemli dergilerinden biriydi Çağrı. Sonra öykülerim peş peşe çeşitli sanat-edebiyat dergilerinde, gazetelerin edebiyat köşelerinde yayımlanmaya, dizi şeklinde verilmeye başladı. Özendirici öneriler alıyordum. Beni ileri yaşlarda, olgun biri sanmışlardı. Bunu sorun gibi gördüm. Sonrasında ODTÜ öğrencisiydim, yine gençtim, ancak kendime güvenim artmıştı. On öyküden oluşan “Bir Yığın Sevgi” adlı kitabımı maddi-manevi özel çabalarımla sınavlarımı da aksatmadan yayımladım. Dönemin basım-yayım-dağıtım-tanıtım koşullarının kısıtlı, yetersiz olmasına karşın iki bin adet basıldı, ilk yedi-sekiz ay içinde bin yedi yüz adet satıldı. İlk kitabım ailemden gizli çıkmıştır. Eğitimimi tamamlayamam diye korkmuşlardı. “Önce okulunu bitir sonra bu işlere kalkışırsın,” uyarısı hep kulaklarımdaydı. Kesintisiz okuyup mezun oldum, Maden Mühendisliği dalında yüksek lisans yaptım. Her iki amacıma ulaşmıştım.
Kamu sektöründe, bürokratik yönetim basamaklarında geçen meslek yaşamım yoğundu, sorumluluğum ağırdı. Yurt dışı görevler, eğitimler… Yalnızca okumakla yetiniyordum. Duygularım durmamıştı; düş gücüm sürekli kurgulayıp beni yazmaya iteliyordu. İçimde gezinen öyküler bu dönem kendiliğinden şiire bürünmeye başladı. Kısa oluşu, paylaşım kolaylığı nedeniyle hoşnuttum. O günlerdeki şiirlerim öyküseldir. Onlara şimdi bakınca bunu anlıyorum. İlk şiir kitabım “Sevgi Kavşağı” Ozan-Güldikeni yayınevlerinindir. İki baskı yapılmıştır. Bir dönem dergi yayıncılığı çok güçlü, yaygındı; şiirlerimi, öykülerimi çeşitli yayın organlarında yayımladığımdan bir süre çalışmalarımı kitaplaştırmayı düşünmedim.
Bugüne dek şiirlerim bilinebilen seksen dört farklı yayın organında, öykülerim kırk altı farklı yayın organının her birinde çok sayıda yayımlandı. Ayrıca değişik yıllarda hem Türkçeye hem de İngilizceye çevirdiğim görsel şiirlerimi çeşitli ilçelerdeki sekiz belediyenin sanat galerilerinde sergiledim, toplantılarda okudum. Çalışmalarımı aralıksız sürdürmekteyim. Şu an için KAPAK ile birlikte altı öykü, üç şiir kitabım, dört adet de İngilizceye çevrilerek yurt dışında yayımlanan kitabım okuyuculara sunulmuştur.
Hakkımda daha geniş bilgi; ‘Yazarlar Sözlüğü’ (1990, 1998); ‘Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi’ (2001, 2004), ‘Encyclopedia of Turkish Authors’ (2005), ‘Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi’ (2007), ‘Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi’ C.4, 2013); ‘Encyclopedia of Turkey’s Famous People’ (2013); ‘Biyografya-Türkiye Ünlüleri İnternet Ansiklopedisi’ (2016), ‘İlesamlı İlim Adamı, Şair, Yazar ve Sanatçılar Ansiklopedisi’ (2017), Ahmet Yesevi Üniversitesi Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’nde (2019) yer almaktadır.
Seçkin Bey, 175 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Kanaatimce her eser, belirli bir tarihsel, toplumsal ya da kişisel ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; hiçbir metin bütünüyle sebepsiz değildir. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede bugüne kadar pek çok kitap kaleme almış biri olarak size sormak isterim: Sizin için yazmak ne ifade ediyor? Bir başka deyişle yazmakta ne buluyorsunuz?
Sevginin yüceltici gücüne inanıyorum. Şiirlerimde, öykülerimde ön plana çıkartmak istediğim de bu. İlişkilerdeki sorunların başlıca kaynağı sevgisizlik. Sevgi doğal olarak duygudaşlığı da kapsamaktadır. Biri yoksa öbürü de yoktur. Sevgi; ister tarihsel, ister toplumsal, ister kişisel olsun çağlar boyu her canlının değişmeyen gereksinmelerinden biri olmuştur; kesinlikle karşılanmalıdır. Yazmayı; insan ruhunu besleyecek olan bu duyguyu aşılayan, sorgulayan, kıyaslayan bir eylem olarak nitelendiriyorum. Yazmayı; resimle, ezgilerle kolay kolay anlatılamayacakları düzyazıyla kurgulayıp görünür yapmaya benzetiyorum.
Yazılanların iletişim içinde paylaşımını yararlı bulmaktayım. Böylece, gerçek ya da gerçeküstü yansımalarla kişilerin kendinle yüzleşmesini sağlayıp insancıl yaklaşımlar sergileyeceğine inanıyorum.
Yazmak; hiçbir şey nedensiz değildir gerçeğinden yola çıkarak nedensizmiş gibi görünenleri, gözden kaçan ayrıntılara odaklanarak, ideallerin amaç olarak kavranmasını sağlayan, gözleme dayalı eğitici bir etkinliktir bence.
Kitaba adını veren ve kitabın en uzun öyküsü olan “Kapak” öyküsünde görünür olan ile gizlenen arasındaki gerilim öne çıkıyor. Bu öyküde “kapak” metaforu üzerinden hangi toplumsal ya da bireysel gerçeklikleri sorgulamak istediğinizi sormak istiyorum?
Söz konusu gerilim çok açık ki hasıraltı edilen bastırılmış duyguların, olumsuzlukların, ön yargıların üst üste yığılıp tıkılmasından kaynaklanmakta. Kapağın gücü bu iç basınca ne denli dayanabilecek? Azıcık aralanmasıyla bile kirli gerçeklerin fışkırırcasına gün yüzüne çıkması kaçınılmazdır. O gün herkes kendi gerçeğiyle, geçmişiyle baş başa kalacak; iş işten geçmezse eğer, gerçeği dile getirmeyip onun çevresinde dolanmazlarsa eğer.
Bağımsız gibi görünen her bir bölümün -epizotların- ortak özelliklerinden biri de güzel başlayıp kötü bitmeleri. Sorunların gerçek nedenleriyse kapakla örtbas ediliyor. Kapak sürekli herkesin sıkıştığında sığındığı sözde bir nedene dönüşüyor; inandırıcılıktan uzak, gülmeceye yakın… Kapak er geç bir gün açılacak, soyut ne varsa hepsi somutlaşacak.
Öykü boyunca ‘kapak’ sözcüğü anlamı, kavramı, kapsamıyla yeri geldiğinde farklı farklı kullanılmıştır. Kitabın kapağı bu metaforu tam yansıtıyor, gerçekleştirenleri kutluyorum.
Öykülerinizde iç monolog ve çok sesli anlatım tekniklerini yoğun biçimde kullanıyorsunuz. Bu hoşuma gitti. Bu anlatım biçimini tercih etmenizin bilinçli bir tercih olduğunu ve bir açıklamasının olduğunu düşünüyorum. Neler söylemek istersiniz?
Her öykünün özgün akışına uygun değişiklik gösteren bir anlatım tekniği seçmeye özen gösteriyorum. Konuşma ağırlıklı öykülerde dil ile düşünce birbirine ne denli yakınlaşırsa o denli okurla iletişim kurulması kolaylaşıyor. Bunun gerçekleşmesinde öykü dilinin akıcı olmasını ayrıca önemsiyorum. Monolog, iç monolog, çok sesli anlatımlarda kahramanların diliyle yazarın dilinin farklı olması, sözcüklerin çağrışımlara yol açması öyküyü zenginleştiriyor. Özellikle iç monologlarda bilinç akışları duygulara derinlik vermekte, duygudaşlık sağlamayı kolaylaştırmaktadır. Çok sesli anlatımlarda anlatıcının öyküde görünmemesi kahramanların iç dünyalarını kendi ağızlarından, yazardan bağımsız bir şekilde ortaya koymaktadır. Kimi kez iç sesimizi dinlemesek bile kendimizi kandıramayız; o an maskemiz yoktur. Karakterleri yazar denetlemeyince farklı görüşler çarpışarak birbiriyle yarışır. Yeri geldiğinde de anlatıcı değişebilir. Söz konusu anlatım tekniğini; okuru kolayca düşünceye itip kendini öyküde bulmasını, iç sesini dinlemesini sağlayacak bir yöntem olarak görüyorum. Düşüncelerle davranışlar arasındaki çelişkiyi, ikiyüzlülüğü tarafsız bir şekilde yansıtabilmek için öyküye tiyatral bir hava vererek kahramanları okurla baş başa bırakmayı yeğledim.
Eserdeki karakterlerin kimlik, aidiyet ve varoluş sorunlarıyla boğuştuğunu görüyoruz. Merak ettiğim şey şu: Bu durum, günümüz insanının gerçekten derin bir kriz içinde olduğunu mu gösteriyor, yoksa modern birey bu sorunları abartarak bir “anlam boşluğu” üretmeyi mi tercih ediyor?
Karakterler bire bir günümüzün insanıdır. Yalnızca çağdaş olanının değil geçmişten bu yana süregelen hemen hemen herkesin dile getirdiği, getirmediği, getiremediği ortak sorunlar bireyi arayışlara, kaçışlara itmektedir. Beklentilerinin karşılanmamasına göstereceği tepki yoğunluğuysa; yaş, kültür, eğitim, maddi olanak vb. özelliklerine göre bu etkilenme derecesi herkeste aynı olmayabilir. Yok yere sorunların abartıldığını, anlam boşluğu üretildiğini düşünmüyorum. Yer de değişse, zaman da değişse, teknolojik gelişmeler de olsa insanın iç dünyasındaki çözüm bekleyen sorunlar bunlardan bağımsız olarak hep aynıdır.
Geçmiş dönem Türk öykücülüğü ile günümüz öykücülüğünü karşılaştırdığınızda; tema, dil, anlatım teknikleri ve okurla kurulan ilişki açısından nasıl bir dönüşüm gözlemliyorsunuz? Sizce bu değişim bir ilerleme mi, yoksa bir kopuş mu ifade ediyor?
Açıkçası ben keskin bir dönüşüm gözlemlemiyorum. Zaman içinde önemli sayılmayacak kimi doğal değişiklikler kuşkusuz olmuştur. Ancak şunu eklemeliyim ki değişim olmuşsa, o da yeni akımlardan öte, belki de özlemle, geçmişe doğru olmuştur; geçmişten kökten kopulmamıştır, diyebilirim. Geçmişte günümüz öykülerine paralel öyküler yazıldığı gibi günümüzde de geçmiş dönem öykülerine benzer öyküler üstelik giderek artan sayılarda yazılmaktadır.
Günümüz öykülerinde ağırlığı olan konular, anlatımlar: bilinç akışı, şiirsel düzyazılar, ucu açık öyküler; bütünlük zorunda olmayan, okuyucuya bırakılan boşluklu anlatımlar; gerçekle düş karışımı olaylar; yalnızlık, benlik arayışları… Noktalamalarda, sözcük seçimlerinde, tümce kuruluşlarında özgürlük ya da dağınıklık… Şiirlerde olabilen benzeri uygulamaları öykülerde de görmeye başlıyoruz diyebilirim. Dilimize yerleşmiş, benimsenmiş, günlük yaşamda herkesin sık kullandığı, Türkçesi varken bolca kullanılan Farsça, Arapça; bu sözcüklerle birlikte Arapça, Farsça gibi ayrı bir dil olmayan Osmanlıca sözcüklerin yaygınlaşmasını yadırgamaktayım. Sanki geriye doğru bir dönüşüm, değişim var. Bitişik ya da ayrı yazılması gereken sözcüklerin kuralları ikide bir değişiyor. TDK ile o kurumdan ayrılıp Dil Derneğini kuranların sözlükleri birbirini tutmuyor. Yapıtlarda Türkçeyi fazla eğip bükmenin dilimize katkısı olacağını düşünmüyorum.
Geçmişte ön plandaki konular: yoksulluk içeren taşra öyküleri, haksızlığa uğramış çıkar yol arayan insanlar, ezilen kadınlar, işçi sorunları, sömürülen emekler… Genellikle öyküler tek bir ana fikir çerçevesindedir. Salt düşünce öyküleri bugünkü gibi yoğun değildir. Çoğunlukla birinci tekil, üçüncü tekil anlatımlarına yer verilmiştir. Çok çeşitli, değişik izlekler, yaşantılar pek ele alınmamıştır, bunun yerine bolca toplumsal olay öyküleri işlenmiştir. Dile, dil bilgisi kurallarına sıkıca bağlı kalınmıştır. Geçmiş kuşağın etkileri günümüze yansımıştır. Öykünün temelinde onların harcı vardır.
Okurla kurulan ilişkiye gelince: Bugünkü gibi yaygın iletişim araçları olmadığından paylaşım olanakları kısıtlıydı. Bu boşluğu yoğun bir şekilde ‘dergicilik’ dolduruyordu. Yazarla okur doğrudan ya da dergi aracılığıyla yazışarak iletişim sağlıyordu. Basım, yayım, dağıtım, bilgiye erişim günümüzdeki gibi değildi. Buna karşın güçlü, bilinçli bir okuyucu kitlesi vardı. Hemen hemen bütün yazılı basın kuruluşları yeni çıkan yapıtları ayrıntılı bir şekilde tanıtır, değerlendirmesini yapardı.
Öykücüler, az sözle derinlik kurarak yoğun ve etkili bir anlatımın edebiyattaki asıl ustalığı temsil ettiğini savunurken; romancılar, geniş zaman ve kapsamlı kurgu sayesinde hakikatin daha bütünlüklü biçimde kavranabileceğini ileri sürüyor. Edebiyat dünyasında uzun süredir devam eden bu tartışmada siz hangi tarafta yer alıyorsunuz?
Gerçeğin bütünlüklü bir şekilde kavranabilmesi, gerek öyküde gerekse romanda yalnızca kurgunun güçlü olmasına bağlıdır. Sağlam bir kurguyla her ikisi de bu görevi yerine getirir. Sorunuzu şöyle yanıtlayayım: Kıyaslarsak; romanda gerçeği kavratabilmek çok daha kolay, öyküdeyse zordur. Romanda uzun betimlemelere, birden çok katmanlı olaylara, akış boyunca köklü değişimlere başvurmak işi kolaylaştırır. Dahası, birden çok yan öyküyü sayfa sayısını dilediğiniz gibi artırarak tek bir romanda barındırabilirsiniz. Bunlar öyküye göre romanın kolay kazanımlarıdır. Aynı başarıyı öyküde ancak özen gösterilmiş, titiz, dar bir kurguyla yakalayabilirsiniz. Öyküyle romanın temel özelliklerinden biri olarak uzunluk niteliğini göz ardı ettiğim için kısa öykü, uzun öykü sınıflandırması bana anlamlı gelmiyor. Dilimize yerleşen bu tanımlamaların genel bir anlatım biçimi olduğunu düşünüyorum. Ancak “kısa kısa öykü” ya da “küçürek öykü” teknik olarak öykünün ayrı bir dalı olarak gündemdedir. Romandan uzun öykü, öyküden kısa roman olabilir. Yeter ki gerçeği bütünlük içinde kavratabilsinler. ‘The Old Man and The Sea’ günümüzde öykü mü roman mı diye yer yer tartışılmaktadır. Bence öyküdür. Nedense dünya genelinde öykü romanın hep bir adım gerisinde kalmıştır. Kimi ülkelerde öykü yok denecek denli azdır. Her iki dalda da ürün vermek yerine öyküyü romana giden bir basamak olarak kullanmaya yönelenler az değildir. Roman aralıklarla okunabilir, konu dağılmaz; ancak öykü bir oturuşta, kesintisiz okunursa kavranması kolaylaşır. Roman özetlenebilir, sözle başkasına anlatılabilir; öyküde bu zordur, yetersizdir; öykü yalnızca okunduğunda kişiye tat verir.
Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır? Varsa, onların hangi yönleri sizi etkiledi?
İlham aldığım yazar ya da şair yoktur. Böyle bir arayış içinde olmadım. Doğal ki bunca yıl okuduklarımdan etkilenmiş, duygusal yönden beslenmişimdir. Düş gücümü, duygularımı diri tutmaya, zenginleştirmeye kuşkusuz onların katkısı olmuştur, olmaktadır. Buna esinlenme denemez. Şiirlerim için de bu geçerli ancak benzerleri işlenmiş olabilir, benzetilebilir. Öykülerimi ayrı tutuyorum. Her birinin kendine özgü dili, anlatımı olduğunu düşünüyorum.
Seçkin Bey; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?
İyi bir yazar her şeyden önce iyi bir okur, araştırmacı olmalı; yazım kurallarını, dilini doğru kullanmalı; anlatımı etkin, akıcı olmalıdır. İnsan ilişkilerindeki ayrıntıları gözlemleyerek yakalayabilmeli; duygudaşlıkla bunların nedenlerine inmelidir. Duyarsız bir kişi bence yazar olamaz, olsa da başarılı olmaz. Okuyucunun düş gücüne kesinlikle saygılı olmalıdır. Yazar kendi yeğlediği yersiz betimlemelerden kaçınarak zorla gereksiz şeyleri okuyucuya benimsetmeye çalışmamalıdır. Gerçekleri dile getirirken içten, paylaşımcı, tutarlı olmalı; geçmişi irdelemeli, günceli izlemeli; gelecekle ilgili düşlerini, düşüncelerini yazılarına yansıtmalıdır. Topluma karşı etik sorumluluğu olduğunu unutmadan özgürce doğruları savunmalıdır. İnsana odaklanmalıdır; bu birey de olsa seslendiği toplumdur. Gündemi, insanca yaşama uzanan kesitlerden oluşmalıdır. Özgün olup yeni duygulanımlara, tepkimelere yol açabilmelidir. İyi bir yazar; yazılmayanları yazılanlardan daha kapsamlı, daha derin, daha çarpıcı, iz bırakacak şekilde sezindirmeyi başarmalıdır.
Seçkin Gündüz’ün en sevdiği 5 yazar 5 eser ismini sorsak yanıtı ne olur?
Sevdiğim yazarlara, eserlere gelince sıralama yapmam zor. Aşırı seçici değilim, tanınmış ya da tanınmamış ayrımı yapmadan önceliği öykü kitaplarına verip Türkçe ya da İngilizce dillerinde yayımlanmış her türlü kitabı okumaya çalışırım. Yarıda bıraktıklarım olduğu gibi dönüp tekrar okuduklarım da az değildir. Seçimimi üç ülkeye indirgeyerek yaparsam:
1- Türkiye’den: Yusuf Atılgan; Anayurt Oteli 2- Rusya’dan: Anton Chekhov; Heartache (Acı / Özlem) 3- ABD’den:
- William Faulkner; A Rose for Emily (Emily’ye Bir Gül)
- William Saroyan; The Pomegranate Trees (Nar Ağaçları)
- Ernest Hemingway; The Old Man and The Sea (Yaşlı Adam ve Deniz)
Zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.
Bu olanağı bana verdiğiniz için çok sağ olun. Umarım değerlendirebilmişimdir. Sorularınızdan kitabımı özenle okuduğunuz izlenimine kapıldım; sevindim. KAPAK’ı okuyucuyla buluşturmak için hızla gerçekleştirilen çalışmalarınızdan, iş birliğinizden hoşnutum. Katkılarınızın süreceğinden de eminim. Emeği geçen herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Hoşça kalın…
Leave a Reply