Semra Durmuş: “Yazmak benim için yalnızca kendimle ilgili bir süreç değil; yıllar içinde karşılaştığım insanların, danışanların bana bıraktığı izlerle de beslenen bir alan.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Türkiye’nin köklü yayınevlerinden olan Kalan Yayınları, Semra Durmuş’un kaleme aldığı 2 yeni eseri okurlarla buluşturdu. Durmuş’un kaleme aldığı eserlerden ilki “İç Ses“. Şiirlerden oluşan bu eser, kişinin iç dünyasına yaptığı derin bir yolculuktur. Duyguların, çocukluk anılarının ve içsel çatışmaların sessizliğinde yankılanan sesleri keşfetmeye davet eden bu şiirler, okuyucunun kendisiyle yüzleşmesine ve içsel dönüşümüne ilham kaynağı olmayı amaçlamaktadır.

Semra Durmuş’un kaleminden çıkan diğer eser “Aile Dizimi ve Sistemik Terapi Perspektifiyle Sistemik Dizim Teknikleri ve Kullanım Alanları”. Bu eser, alanında bir temel bir başvuru kaynağı. Sistemik terapi ve aile dizimi çalışmalarına yeni ve derinlemesine bir bakış getiriyor. Yazarın yıllara yayılan deneyimi ve geniş bilgi birikimi, tekniklerin sade ve anlaşılır bir dille anlatılmasıyla birleşerek hem uygulayıcılar hem de bireyler için büyük bir rehber niteliği taşıyor. Bugün kendisiyle yeni çıkan eserleri hakkında konuştuk. Buyrun söyleşimize!


Merhaba Semra Hanım. Yeni çıkan Şiir ve Araştırma kitaplarınız için sizi tebrik ederim. Sizi evvelce yayınlamış olduğunuz “Kırılma Noktası” isimli beğenerek okuduğum eserinizden biliyorum. Sizinle söyleşi de yapmıştık ama sizi yeni tanıyacak olanlar için sizin kim olduğunuzu okurlarımıza tanıtarak başlamak istiyorum. Semra Durmuş kimdir?

Psikolojik danışman olarak 36 yılı aşkın süredir ruh sağlığı alanında çalışıyorum. Bu uzun mesleki yolculuk boyunca insanın yalnızca bugünüyle değil, geçmişiyle, ailesiyle ve bilinçdışıyla birlikte ele alınması gerektiğini deneyimledim. Çalışmalarımın merkezinde, zihinsel ve duygusal süreçlerin birbiriyle olan derin bağı yer alıyor. Yazmak ise bu mesleki birikimin doğal bir uzantısı olarak hayatımda yer aldı. Bugüne kadar yayımlanmış üç şiir kitabım var. Şiir benim için, duyguların ve “iç ses”in kendine yer bulduğu bir ifade alanı. Son on yıldır ise enerji çalışmaları, zihinsel dönüşüm ve bilinçdışına yönelik uygulamalara daha yoğun biçimde odaklandım. Bu süreçte geliştirdiğim ve Nebula Healing System adını verdiğim çalışmalar, farkındalık ve içsel dönüşüm üzerine şekillendi. Evli ve iki çocuk annesiyim. Hem kişisel yaşam deneyimlerim hem de yıllar içinde karşılaştığım sayısız insan hikâyesi, yazdığım her metnin arka planını oluşturuyor. İster şiir ister araştırma olsun, tüm üretimlerimde amacım; insanın kendisiyle daha dürüst, daha şefkatli ve daha sahici bir ilişki kurmasına alan açmak.

“İç Ses” isimli eserinizde çocukluk ve duygu temaları sıkça işleniyor. Bu temaların insan yaşamındaki önemi üzerine ne düşünüyorsunuz?

Çocukluk ve duygular, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin temelini oluşturur. “İç Ses”te bu temalara yer vermemin nedeni, çocukluğun geride kalmış bir dönem değil; yetişkinlikte nasıl hissettiğimizi, nasıl bağlandığımızı ve kendimizle nasıl konuştuğumuzu belirleyen canlı bir iç alan olmasıdır. Bu dönemde deneyimlenen duygular çoğu zaman söze dökülemez; ancak iç ses olarak yaşam boyunca varlığını sürdürür. Şiir, bu sessiz alanı görünür kılarak okura kendi duygusal dünyasıyla temas etme imkânı sunar.

Eserinizde içsel çatışmalarla yüzleşme ve kayıplarla baş etme meselesi güçlü biçimde hissediliyor. Bu bağlamda, bireyin kendiyle olan mücadelesinde ve yaşadığı kayıpların yüküyle başa çıkmasında sizce hangi yollar, hangi tutumlar ya da içsel pratikler daha anlamlı ve iyileştirici olabilir? Okuyucuya bu konuda özellikle önermek istediğiniz yöntemler nelerdir?

İçsel çatışmalar ve kayıplarla baş etme sürecinde en iyileştirici tutum, kişinin kendisiyle mücadele etmek yerine kendisine eşlik etmeyi öğrenmesidir. Acıyı hızla geçirme, anlamlandırma ya da dönüştürme çabası çoğu zaman yükü artırır. Oysa yas, çatışma ve kırılganlık; bastırıldığında değil, tanındığında ve taşınabildiğinde hafifler. Bu süreçte anlamlı olan yollar genellikle çok basittir: Duygulara isim vermek, bedende olanı fark etmek, kendine zaman tanımak ve yaşananı “normalleştirmek”. Yazmak, sessizce kalmak, bedensel duyumları izlemek ya da güvenli bir tanıklık alanında paylaşmak, içsel yüklerle temas etmeyi kolaylaştırır. Okuyucuya özellikle önerebileceğim şey, kendini düzeltmeye çalışmak yerine kendini dinlemeye niyet etmesidir. İyileşme çoğu zaman büyük adımlarla değil; küçük, dürüst temas anlarıyla başlar. Bu temas kurulduğunda, kayıplar yok olmaz ama taşınabilir hale gelir; içsel çatışmalar ise yumuşak bir dönüşüm alanına evrilir.

Enerji çalışmaları ile beden-zihin bağlantısı üzerine yürüttüğünüz çalışmaların, bireyin içsel dönüşüm sürecinde önemli bir karşılığı olduğu görülüyor. Bu yaklaşımların, kişinin kendini tanıma, duygusal yükleri fark etme ve dönüştürme süreçlerine nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsunuz?

Enerji çalışmaları ve beden–zihin odaklı yaklaşımlar, bireyin kendini yalnızca düşünceler üzerinden değil, bedensel deneyim ve duyumlar aracılığıyla da tanımasına imkân tanır. Pek çok duygusal yük, zihinsel düzeyde hatırlanmasa bile beden tarafından taşınır ve korunur. Bu çalışmalar, kişinin bedeninde olanı fark etmesini sağlayarak, söze dökülemeyen duygularla güvenli bir temas alanı oluşturur. İçsel dönüşüm sürecinde bu farkındalık, “düzeltmek” ya da “değiştirmek”ten çok, olanı olduğu haliyle görmeye dayanır. Kişi bedeninde tuttuğu gerilimi, ağırlığı ya da donukluğu fark ettiğinde, duygusal yüklerle daha yumuşak bir ilişki kurmaya başlar. Bu temas, duyguların bastırılmadan ve zorlanmadan dönüşmesine zemin hazırlar; kendini tanıma sürecini daha derin, kalıcı ve bütüncül bir hale getirir.

Çalışmalarınızda sistemik dizimi, insanın yalnızca bugünüyle değil geçmişiyle de kurduğu bağı görünür kılan güçlü bir yaklaşım olarak ele alıyorsunuz. Bu çerçevede, sistemik dizimin bireyin kendi geçmişiyle olan ilişkisini daha derin ve anlamlı biçimde kavramasına nasıl yardımcı olduğunu düşünüyorsunuz?

Sistemik dizim, geçmişi açıklamak ya da yeniden yazmak için değil; onunla kurulan ilişkiyi görünür kılmak için çalışır. Birey çoğu zaman geçmişi yalnızca hatıralar üzerinden değerlendirir; oysa dizim çalışmaları, geçmişin duygusal ve ilişkisel etkilerinin bugün hâlâ nasıl yaşandığını fark etmeye imkân tanır. Bu da kişinin yaşadığı bazı tekrarları ya da içsel çatışmaları daha geniş bir bağlamda anlamlandırmasını sağlar. Bu yaklaşım, bireyin geçmişiyle bir hesaplaşma yaşamasından çok, ona bakışını yumuşatmasına yardımcı olur. Geçmişe ait olanın geçmişte kalmasına, bugüne ait olanın ise bugünde sahiplenilmesine alan açar. Böylece kişi, taşıdığı yüklerle özdeşleşmeden; onları fark ederek ve yerli yerine koyarak kendi yaşamıyla daha net ve anlamlı bir ilişki kurabilir.

Sistemik Dizim Teknikleri ve Kullanım Alanları” kitabınızda, dizim süreçlerini ve tekniklerini sade ve erişilebilir hale getirmeyi amaçladığınızı belirtiyorsunuz. Sistemik dizim tekniklerinin etik ve profesyonel sınırları konusunda nelere dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Bu konuda uygulayıcılar için temel ilkeler nelerdir?

Sistemik dizim çalışmalarında sade ve erişilebilir bir dil kullanmak, yöntemi basitleştirmekten çok sınırlarını görünür kılmak anlamına gelir. Etik ve profesyonel çerçeve net olmadığında, dizim çalışmaları kolaylıkla yönlendirme, yorumlama ya da danışanın sorumluluğunu elinden alma riskini taşır. Bu nedenle ilk dikkat edilmesi gereken nokta, dizimin bir kehanet ya da kesin çözüm aracı olmadığı gerçeğidir. Uygulayıcılar için temel ilkelerin başında, müdahale etmeme ve yorumdan kaçınma gelir. Dizim sürecinde ortaya çıkan bilgiler, danışanın yerine anlamlandırılmamalı; yalnızca görünenin görünür kalmasına alan açılmalıdır. Bir diğer önemli ilke, kişisel terapi süreçleri ile sistemik çalışmanın sınırlarını karıştırmamaktır. Dizim, bireysel tedavi yerine geçmez ve bu farkın hem uygulayıcı hem de danışan tarafından net biçimde bilinmesi gerekir. Ayrıca uygulayıcının kendi kişisel sürecine ve farkındalığına sahip olması etik duruşun ayrılmaz bir parçasıdır. Kendi kör noktalarıyla temas etmemiş bir uygulayıcı, sistemik alana istemeden müdahil olabilir. Bu nedenle etik sınırlar, yalnızca kurallar bütünü değil; uygulayıcının duruşunu, sorumluluğunu ve alana gösterdiği saygıyı yansıtan temel bir zemindir.

Semra Hanım, kitabınızda aile dizimini yalnızca bir terapi yöntemi değil, aynı zamanda bir fark ediş ve dönüşüm yolculuğu olarak tanımlıyorsunuz. Bu bakış açısı, sizin dizim çalışmalarına yaklaşımınızı nasıl şekillendirdi?

Aile dizimini bir yöntemden çok bir fark ediş ve dönüşüm alanı olarak ele almak, benim için çalışmanın merkezine “müdahale etmeyi” değil, tanıklık etmeyi koymak anlamına geliyor. Bu bakış açısı, dizim sürecinde hızlı çözümler üretmekten ziyade, sistemin kendi ritmini ve ihtiyaçlarını dikkate almayı gerektiriyor. Bu nedenle çalışmalarımda yönlendiren değil, alan açan bir duruşu önemsiyorum. Ne zaman ve neyin görünür olacağına karar vermek yerine, ortaya çıkan bilginin kendiliğinden düzenlenmesine izin vermek sürecin temelini oluşturuyor. Bu yaklaşım, hem danışan için daha güvenli bir deneyim yaratıyor hem de dizimi, kalıcı bir içsel temas ve farkındalık yolculuğuna dönüştürüyor.

Kitapta, farklı dizim tekniklerinin ruhunu ve arka planındaki temel prensipleri detaylı şekilde açıklıyorsunuz. Sizce, uygulayıcıların teknikler arasındaki farkları anlaması ve doğru teknikleri seçmesi neden önemlidir?

Dizim çalışmalarında teknikler yalnızca uygulama biçimleri değil, aynı zamanda bakış açılarıdır. Her teknik, farklı bir ihtiyaca ve farklı bir derinlik düzeyine karşılık gelir. Bu nedenle uygulayıcının teknikler arasındaki farkları bilmesi, danışanın sürecini güvenli ve yerinde bir çerçevede ele alabilmesi açısından önemlidir. Doğru teknik seçimi, sorunu “çözmeye” çalışmaktan çok, sistemin neye hazır olduğunu görebilmeyi gerektirir. Uygulayıcı hangi araçla çalıştığını bildiğinde, sınırlarını da bilir; bu da hem etik duruşu güçlendirir hem de çalışmanın etkisini artırır. Teknik farkındalık, aslında uygulayıcının kendi duruşunu ve sorumluluğunu netleştirmesinin bir parçasıdır.

Kitaplarınızda “kendiyle yüzleşmek” kavramının önemini sıkça vurguluyorsunuz. Toplum olarak bizim bu konuda başarılı olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

“Kendiyle yüzleşmek”, çoğu zaman sanıldığı gibi güçlü olmakla değil, temas kurabilmekle ilgilidir. Toplumsal düzeyde bakıldığında, bu konuda yeterince alan açabildiğimizi söylemek zor. Duygularla temas etmek yerine onları bastırmayı, hızla çözüm üretmeyi ya da görmezden gelmeyi daha güvenli buluyoruz.

Oysa yüzleşme, hatayı ya da eksikliği bulmak değil; olanı olduğu haliyle görebilmektir. Bu beceri hem bireysel hem de kolektif olarak zaman, güven ve yavaşlık gerektirir. Bugün giderek artan ilginin ise önemli bir işaret olduğunu düşünüyorum: İnsanlar artık kendileriyle daha dürüst bir ilişki kurma ihtiyacını hissediyor. Bu da yüzleşmenin, zorluklarına rağmen, kaçınılmaz bir dönüşüm alanı haline geldiğini gösteriyor.

Kitabınızda, organizasyon dizimlerine ilişkin örneklere ve yöntemlere de yer veriyorsunuz. Kurumsal alanlarda dizim çalışmalarının en büyük avantajları ve zorlukları nelerdir?

Kurumsal alanlarda yapılan dizim çalışmaları, görünürde bireysel ya da yapısal gibi duran sorunların arkasındaki ilişkisel dinamikleri kısa sürede görünür kılma imkânı sunar. Organizasyon dizimlerinin en büyük avantajı; hiyerarşi, rol karmaşası, aidiyet ve sorumluluk gibi temel unsurların netleşmesini sağlamasıdır. Bu sayede karar alma süreçleri daha berrak hale gelir ve sistemin doğal işleyişi desteklenir.

Zorluklar ise çoğunlukla beklenti düzeyinde ortaya çıkar. Kurumsal yapılarda dizimden hızlı ve somut çözümler beklenebilir; oysa bu çalışmalar bir “müdahale tekniğinden çok, farkındalık alanı açan bir yöntemdir. Ayrıca etik sınırların net çizilmesi, kişisel süreçlerle kurumsal rollerin birbirine karıştırılmaması büyük önem taşır. Bu denge sağlandığında, organizasyon dizimleri kurumsal alanlar için güçlü ve dönüştürücü bir araç haline gelir.

343 sayfalık araştırma eseriniz aile dizimi ve sistemik terapi perspektifiyle sistemik dizim tekniklerini ve kullanım alanlarını anlatıyor. Böylesi katmanlı olduğu kadar da kapsamlı bir konuyu araştırmak ve yazmak hiç de kolay görünmüyor. Yazma süreciniz nasıl geçti? Bu eseri kaleme alırken sizi en çok zorlayan bölüm ya da aşama hangisiydi?

Bu kitabın yazım süreci, benim için doğrusal ilerleyen bir üretimden çok, uzun zamana yayılan bir derinleştirme ve sadeleştirme süreciydi. Sistemik dizim gibi çok katmanlı bir alanı ele alırken hem kuramsal arka planı korumak hem de uygulamaya dair bilgileri erişilebilir kılmak ciddi bir denge gerektiriyor. Yazarken en çok dikkat ettiğim nokta, bilgiyi çoğaltmak değil; gerekli olanı yerli yerine koymaktı. Beni en çok zorlayan aşama ise yöntemin ruhunu anlatmak oldu. Teknikler, örnekler ve kavramlar yazılabilir; ancak dizimin arka planındaki duruşu, etik sınırları ve “müdahale etmeme” ilkesini söze dökmek her zaman daha hassas bir alan. Bu nedenle bazı bölümleri defalarca yeniden ele aldım. Zorlayıcı olmakla birlikte, bu süreç kitabın en dönüştürücü kısmıydı; çünkü metnin sadeleşmesi, benim kendi yaklaşımımı da daha net görmemi sağladı.

Semra Hanım, onlarca gözlemimden hareketle diyebilirim ki her yazar yazmakta farklı ama anlamlı bir şey buluyor ve yazıyor. Siz yazmakta ne buluyorsunuz?

Yazmak benim için yalnızca kendimle ilgili bir süreç değil; yıllar içinde karşılaştığım insanların, danışanların bana bıraktığı izlerle de beslenen bir alan. Her danışanın hikâyesi, söylenen kadar söylenmeyen tarafıyla da insana dair yeni bir pencere açıyor. Yazarken çoğu zaman bu karşılaşmaların sessiz izleri eşlik ediyor bana. Kendi iç sesimle birlikte, bana emanet edilen deneyimlerin yarattığı fark edişler de metne sızıyor. Bu yüzden yazmak hem kişisel bir temas hem de başkalarının yolculuklarına duyulan saygının sade bir ifadesi haline geliyor.

Hemen her yazarın yazı yolculuğunda iz bırakan başka yazarlar oluyor. Semra Durmuş’u etkileyen yazarlar kimler oldu?

Yazı yolculuğumda beni etkileyen yazarlar, tek bir alana ya da türe ait isimler olmadı. Daha çok, insanın iç dünyasına dürüstlükle yaklaşabilen, söylenmeyeni duyulur kılabilen yazarlarla bağ kurdum. Edebiyat tarafında, dili sade ama derin olan; insanın iç çatışmalarını büyük anlatılara başvurmadan görünür kılabilen yazarlar beni etkiledi. Psikoloji ve sistemik düşünce alanında ise, insanı “düzeltilecek” bir varlık olarak değil, anlamaya değer bir bütün olarak ele alan yaklaşımlar yolumu açtı. Bu isimlerden çok, bu bakışın kendisi yazdıklarımın tonunu ve ritmini belirledi diyebilirim.

Bana vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Yazın ve düşün dünyamıza kazandırdığınız kıymetli eserler için de ayrıca kutluyorum. Okurunuz bol olsun.

Ben teşekkür ederim. Bu söyleşi boyunca gösterdiğiniz özenli yaklaşım ve derinlikli sorular benim için çok kıymetliydi. Yazının ve düşüncenin paylaşarak çoğaldığına inanıyorum. İlginiz ve güzel dilekleriniz için içtenlikle teşekkür ederim. Okurla buluşan her metnin kendi yolunu bulması dileğiyle.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*