Sezen Eren: “İnsanın derinliğine dokunan edebiyat, geçici trendlerin ötesinde, hep kalıcıdır.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle basılan Sezen Eren’in  “Yaşamın Karşı Kıyısındayım” adlı eseri raflardaki yerini aldı. Yaşamın Karşı Kıyısındayım, yalnızlığın, devlet sadakatinin, kadın kimliğinin, hesapsız bir aşkın ve vicdan muhasebesinin kesişim noktasında duran sarsıcı bir anlatıdır. Sezen Eren, seksen yaşındaki eski bir kadın polisin -Asena’nın- iç monologları üzerinden hem bireysel hem de siyasal bir yüzleşme metni kuruyor. Bu eser, yaşlılık anlatısının ötesinde; güç, kadınlık, iktidar, aşk ve vicdan üzerine düşünmeye zorlayan, okuru konfor alanından çıkaran bir metindir. Asena’nın defteri, aslında bir itiraf değil; geç kalmış bir hesaplaşmadır. Bu güzel eseri yazan Sezen Hanımla söyleşimize buyrun.

Yeni kitabınız hayırlı olsun Sezen Hanım. Evvelce sizinle “Bir Günah İşleyelim” isimli eseriniz üzerine bir söyleşi yapmıştık. Şimdi de “Yaşamın Karşı Kıyısındayım isimli yeni çıkan eseriniz hakkında konuşmak için bir aradayız. Ben sizi tanıyorum ama isminizi ilk kez duyacak olanlar için söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Sezen Eren kimdir?

Teşekkür ederim. Kendimi büyük tanımlarla anlatmayı pek beceremem; bana çok samimi gelmez. Daha çok “herkesleşmek” meselesi üzerinde dururum. Herkesleşmiş bir dünya bana dar gelir. Kalabalık bir yol ayrımında sağa gidiyorsa herkes, ben çoğu zaman sola dönmüşümdür. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyorum; huy diyelim. Lütfen kibir ya da üstencilik gibi anlaşılmasın. Bu daha çok içimdeki yön duygusuyla ya da bir tavırla ilgili. Ben, insanın gösterişli tarafıyla değil, kırıldığı yerle ilgilenirim. Korktuğu anla, vazgeçemediği şeyle, sustuğunda içinde birikenle… Çünkü insanı ele veren, güçlü göründüğü anlar değil; zorlandığı anlardır. Ve çoğu zaman, en çok incindiğim yerden yeniden filizlenirim. Bazen yanılırım, bazen vazgeçerim, bazen düşerim, bazen de eşikte dururum. Kimi zaman derin bir sessizlikte bulurum kendimi, kimi zaman kendi sesimden yorulurum. Ama kendimi en çok o anlarda tanırım. Yazmak bu yüzden kıymetlidir benim için. Çünkü yazarken kendime daha karşı daha samimi olduğumu fark ettim. Son kitabımda ise kendimle ilgili daha derin bir yüzleşme yaşadım. Bütün romanlarımda idealize ettiğim aşkı yalnızca yazınsal bir tercih olarak değil, içten içe gerçekten inandığım bir duygu hali olarak görmemi sağladı. Oysa aşkı yazarken onu dışarıdan tarif ettiğimi sanırdım. Meğer hep içindeymişim. Mesafe koyduğumu düşündüğüm yerde bile aslında taraf olmuşum. Kelimelerin arasına sakladığım birçok şey kurgu değil, kendi inancımın izleriymiş. Galiba aşkı anlatamadım; aşka taraf oldum.

İki eserinizi okumuş biri olarak tarzınızı beğendiğimi, iki romana da tam not verdiğimi bilmenizi isterim. Edebiyatla, okumayla, yazmayla bir iç içeliğinizin olduğu aşikâr. Buna dayanarak sormak isterim: Sezen Eren’i bir hikâyenin yazım süreci mi daha çok mutlu ediyor yoksa hikâyenin basılıp okura ulaştığı süreç mi?

Yazma süreci benim için sadece bir üretim alanı değil; aynı zamanda bir eksikliğe temas etme biçimi. Ben yazarken tamamlanmış bir yerden değil, bir boşluk hissinden hareket ederim. Anlamlandıramadığım bir duygu, çözemediğim bir çelişki ya da adını koyamadığım bir rahatsızlık… Benim için hikâye tam da buradan doğar. Yazmak hem sancılı hem de muazzam bir deneyimdir benim için. Bu yüzden yazarken mutlu olmaktan öte çok yoğun hissederim. Çünkü o süreçte hem kurar hem sökerim. Karakterlerin yaşadığı çatışmalarla birlikte kendi zihinsel çatışmalarımı da fark ederim. Bazen bir sahne ilerlemiyorsa bunun sebebi teknik bir mesele değildir; çoğu zaman henüz bakmaya hazır olmadığım bir yerdir. Hikâyenin ortasında yaşadığım tıkanıklık, beni yeniden başa götürür ve orada çözülmeyi bekleyen bir şeyle yüzleştirir. İtiraf etmeliyim ki kitabın basılıp okura ulaşması, benim için hüzünlü bir mutluluktur. Orada bir tamamlanma vardır ama aynı zamanda bir vedalaşma da. Hikâye artık bana ait değildir; okurun hayatında başka bir yere yerleşir. Beni en çok besleyen şey ise yazarken yaşadığım o kırılganlık hâlidir. Çünkü orada bir şeyi kanıtlama ihtiyacı duymam; sadece anlamaya çalışırım. Ve belki de yazmanın asıl mutluluğu tam olarak bu samimiyetin içindedir.

Sezen Hanım, uzun yıllara yayılan gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: Yazmak tesadüfen gelişen bir süreç değil. Her yazar, karşı koyamadığı bir iç çağrının izini sürüyor. Yazdığı eserler de bu iç çağrının yankısı olarak doğuyor. Üretken bir yazar olarak size sormak isterim: Siz yazarken neyin peşine düşüyorsunuz? Sizi masaya oturtan, diyaloglarla, monologlarla, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?

Yazmayı bir “çağrı” olarak tarif etmek romantik gelebilir ama benim için daha çok bir huzursuzluk hâli olarak ortaya çıkıyor. Netleşmeyen bir düşünce, içimde yerini bulamayan bir soru, beni rahat bırakmayan bir çelişki, ya da bir dert… Masaya oturmam genellikle bir şey anlatmak istemekten değil, bir şeyi anlamlandıramamaktan kaynaklanır. Yazarken insanın kendine kurduğu anlatının peşine düşerim. Kimliğimizi nasıl inşa ettiğimizi, hangi noktada kendimizi akladığımızı, hangi noktada kendimize bile itiraf edemediğimiz şeyleri bastırdığımızı merak ederim. Bu anlamda karakterler benim için bir hikâye anlatma aracı değil; bastırılmış alanları görünür kılma yolu olurlar. O, “iç çağrı” dediğimiz şey belki de şudur.  İnsan, anlam veremediği yere dönüp bakma ihtiyacı hisseder. Benim yazma motivasyonum da burada başlar. Bir mesele içimde çözülmeden kalırsa, onu metnin içine bırakırım. Belki çözmek için değil, sadece dürüstçe bakabilmek için. Ve açık olmak gerekirse, ben huzursuz bir yazarım. Yazmak beni sakinleştirmez; beni sorgulatır, bazen zorlar, bazen de kendi içimdeki sessizlikle yüzleştirir. Masaya oturmak, kelimelerle baş başa kalmak benim için bir seçim değil; bir zorunluluk, bir ihtiyaç…

Bir bodrum katında, kedileriyle birlikte yaşayan, geçmişiyle hesaplaşan bir kadının defterine yazdıkları; sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda devlet, görev, ihanet, kimlik ve pişmanlık kavramlarının iç içe geçtiği bir durum. Asena’nın gençlik yıllarında üstlendiği gizli görev, onu bir “devlet düşmanı” olarak kodlanan adama yaklaştırırken, aslında kendi insanlığına da yaklaştırır. Asena, görevle kalp arasında gider gelir. Sorum şu: Asena, görevi değil de aşkı seçmiş olsaydı, bu hikâye daha trajik mi yoksa daha mutlu mu olurdu?

Asena aşkı seçseydi hikâye daha mutlu olmazdı; yalnızca başka türlü ağırlaşırdı. Çünkü onun dünyasında hiçbir tercih masum kalamaz. Görevi seçtiğinde bir kalbi yaralıyor; aşkı seçseydi, inandığı düzeni ve kendi kimliğini sarsacaktı. Asena’nın trajedisi, iki doğru ya da iki yanlış arasında kalması değil; iki bedel arasında kalmasıdır. Aşkı seçseydi, belki kendi iç dünyasında biraz nefes alabilirdi. Ama bazen doğru olduğunu düşündüğün şeyin bedeli ağır olur. Bazen insanın en derin pişmanlığı, kalbin sesini dinledikten sonra başlar. Çünkü kalp de sorumluluktan kaçamaz. Ben, Asena’yı bir tercihle kurtarmak istemedim. Onu kurtarmak değil, onu anlamak istedim. Hayatta bazı yollar mutluluğa değil, yalnızca daha sahici bir yüzleşmeye çıkar. Aşkı seçseydi belki daha az yalnız olurdu; ama daha az ağır bir yük taşırdı diyemem. Asena’nın hikâyesi mutlulukla trajedi arasında değil; insanlıkla sorumluluk arasındaki ince çizgide durur. Ve belki de en yıkıcı olan, o çizginin tam ortasında, kendi seçimlerinin ağırlığını sessizce taşımak zorunda kalmasıdır.

Asena, seksen yaşına gelmiş olmasına rağmen hâlâ kendisiyle tam anlamıyla yüzleşemediğini, hatta bundan korktuğunu itiraf ediyor. Geçmişte verdiği kararların, özellikle görev ile kalp arasında yaptığı tercihin, onun iç dünyasında kapanmamış bir yara olarak kaldığını görüyoruz. Bu noktada şunu sormak isterim: Sizce pişmanlık, insanı arındıran, iyileştiren bir iç hesaplaşma mıdır; yoksa tam tersine, yıllar geçtikçe ağırlaşan ve insanı ağır ağır yiyip bitiren bir yük müdür?

Bence pişmanlık ne tamamen arındırır ne de sadece tüketir; zamanla şekil değiştiren, hem zihinde hem bedende hissedilen bir yüke dönüşür. Asena’nın hikâyesinde de gördüğümüz gibi, genç yaşta yapılan hatalar, yaşlandıkça sabit bir anı yüküne dönüşür; ama bu anılar asla pasif değildir, sürekli içinde sızım sızım kendini hissettirir.

Zamanla pişmanlık, insanı iyileştirmeye zorlayan bir etki yaratabilir; ama bu iyileşme çoğu zaman sancılıdır ve çok yavaş ilerler.  Asena’nın hikâyesine baktığımızda pişmanlık onu iyileştirmiyor, aksine gerçeklerle yüzleşmenin derin ve katmanlı acısını tetikliyor. Çünkü telafisi olmayan bir yerde olduğunun bilincinde. Geç gelen pişmanlığın verdiği acıdan arınmakla iyileşmek arasında sıkışmış bir ruh. Bana göre pişmanlık ne tam bir iyileşme ne de tamamen bir arınma; o, insanın kendi hayatıyla, bedeni ve ruhuyla kurduğu en gerçekçi ve en acılı ölçüdür. Belki de pişmanlık varoluşun sınırlarını hissettiren, insanı kendisiyle yüzleşmeye çağıran bir bilinçtir.

Roman boyunca “ihanet” kavramı çift yönlü işleniyor. Asena devlete sadık kalırken bir insana ihanet ediyor; fakat aynı zamanda kendine de ihanet ediyor. Sizce, bunlardan hangisi en ağır ihanet kabul edilebilir.

Asena’nın hikâyesinde ihanetin ağırlığı tek bir yöne indirgenemez. Devlete sadık kalırken bir insana ihanet etmesi dışarıdan bakınca görünür, ölçülebilir bir suç gibi durur; ama kendine ihanet etmesi, belki de en sinsi ve en kalıcı olanı. Çünkü insan kendine ihanet ettiğinde, sadece birini kaybetmez; kendi bütünlüğünü, dürüstlüğünü ve kendine dair anlatısını da kaybeder. O ihanet, göğsünde bir taş gibi baskı yapar, omuzlarında görünmez bir yük gibi taşınır ve her hareketinde sürekli bir sızı olarak hissedilir.  Dışarıya dönük ihanet geçici bir yara bırakabilir; ama içsel ihanet, yıllar boyunca ruhu ve bedeni yavaş yavaş aşındıran bir kedere dönüştürür. Asena, bu kederle yürürken günlük yaşamında bile seçimlerini, adımlarını ve ilişkilerini hisseder; basit bir kahve hazırlamak, sokaktan geçmek ya da bir kitabı açmak bile geçmişin sessiz ağırlığını hatırlatır. Bence, Asena’ın trajedisi, iki ihanetin birbirine denk gelmesinden değil; kendi içindeki çatlağın nasıl büyüdüğünden kaynaklanır. Devlete sadık kalmakla kendine ihanet etmek, onun için tek bir sorunun iki yüzüdür aslında. İnsanın en değer verdiği şeyle, en çok yaralandığı yerin aynı anda karşı karşıya gelmesidir.

Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimisi yazarı duygulara tercüman olan bir ses olarak görür, kimisi topluma ayna tutan, hatta değişimi tetikleyen bir düşünür olarak değerlendirir. Sizin bakış açınıza göre yazar kimdir? Bir yazarın en temel sorumluluğu nedir?

En zor ve en çok üzerinde kafa yorduğum sorularınızdan biri oldu. Zira bu sorunun muhataplarından biri olarak ne kadar samimi olabileceğimi düşündüm. Çünkü soru bir tane ama cevap onlarca olabilir. Benim bakış açıma göre yazar, önce kendisiyle yüzleşme cesaretine sahip olan kişidir. Yazmak, sadece topluma bir mesaj vermek ya da duyguları tercüme etmek değil; kendi eksiklerini, çelişkilerini ve sorgularını metin aracılığıyla görünür kılmasıdır. Bu yüzden bir yazarın en temel sorumluluğu samimi olmasıdır. Kendine, karakterlerine, okura ve yazdığı metinlerin yarattığı etkiye karşı. Yazarın cesareti çoğu zaman gerilim yaratabilir. İçinden geçtiği dünyayı olduğu gibi göstermek, rahatsız edici, kışkırtıcı ve hatta tehlikeli olabilir. Ama esas güç popülerlikte, beğenide ya da ticari kaygıda değil; yazdığı hikâyenin samimiyetinde, ruhunun bütünlüğünde ve etik duruşunda olmalı. Yazar, sanatını icra ederken kendi doğrularından ve dürüstlüğünden ödün vermemeli; hikâyelerinin ve karakterlerinin taşıdığı sorumluluğu hissetmeli. Benim için yazar, piyasanın ölçütlerini değil, insanın kırılganlığını esas almalı. Edebiyatı dolaşıma sokulan bir meta değil, metalaşmaya direnen bir bilinç biçimi olarak görmeli. Çünkü bir çağ, sattıklarıyla değil, aynı zamanda sustuklarıyla da hüküm giyer. Hazır bu fırsatı bulmuşken, yukarıda yazdıklarımdan bağımsız, başka bir pencereden bakmak isterim. Knut Hamsun, benim için muazzam bir edebiyatçı, ama aynı zamanda Nazi sempatizanı olan bir yazar. Bu çelişki hâlâ zihnimi yakar.            

Peki, gerçek Hamsun hangisi? Büyük romanları yazan mı, yoksa totaliter bir ideolojiye destek veren mi? Eseri, onu yazan bilinçten tamamen bağımsız görebilir miyiz gerçekten? O zaman ahlaki sorumluluğu görmezden mi gelmiş oluruz? Belki de bu soruların yanıtı yoktur; ama tam da bu çelişki, insanı ve edebiyatı anlamaya çalışmanın ne kadar zor, ama bir o kadar da değerli olduğunu gösterir. Belki de asıl mesele, insanın çelişkili doğasını kabul edebilme cesaretidir. Aynı bilinç hem büyük bir estetik derinlik üretebilir hem de derin bir politik körlüğe saplanabilir. İşte tam da bu yüzden yazarken insanı tek bir sıfata indirgemekten kaçınırım. Çünkü bir insanın içinden hem başyapıt hem de büyük yanılgı çıkabilir. Edebiyatın sahiciliği belki de burada başlar. İnsanı aklamadan, basitleştirmeden anlatabilmek.

“Çok uzattın” dediğinizi duyar gibiyim. Ve belki de en rahatsız edici gerçek şudur. Hakikat, estetikle ahlakın her zaman aynı yerde durmadığını kabul edebildiğimiz anda başlar.

Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Edebi eserlerin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?

Başlarda ben de bu kaygıyı yaşadım; dijitalleşme ve sosyal medyanın yayılması beni düşündürdü. Ama edebiyat konusunda bir öz vardır; o öz, insanın anlam aradığı yerde durur. Edebi eserlerin gücü, insanın iç dünyasına ve düşüncesine dokunabilme yetisindedir; teknoloji bunu ne yok edebilir ne de azaltabilir. Yapay zekâ özü vermez kimseye; ancak geçici bir mutluluk, sanal bir illüzyon sağlayabilir. Oysa insan ürettiği yerde samimiyet arar ve en çok da orada bir varoluş sancısı yaşar. Sanal edebiyat, sanal dünya uzun vadede süremez diye düşünürüm. Aksi durumda ciddi bir yozlaşma ve çürüme kaçınılmaz olur. İnsan kendini, yaşamı ve dünyayı anlamak istediği sürece, edebiyat da var olacaktır. Hızlı bilgi ve yüzeysel içerik arasında, derinlik arayışı daha da değer kazanır. Çünkü edebiyat bir nesne değil; insanın içsel arayışına cevap veren bir varlıktır. İnsan kendini anlamak istediğinde edebiyat her zaman orada olacaktır. Dijital çağ da kapitalist sistemin çarklarından biridir; her şey hızla tüketilir, yüzeyselleşir ve geçiciliğe terk edilir. Ama insanın içsel dünyası, o yüzeyselliğin ötesinde, derin bir yerden beslenir. Günün sonunda varacağımız yer, her zaman insanın kendi içidir. Nihayetinde her şey özüne döner; insanlar kendi duygularına, hikâyelerine ve içsel sorgulamalarına dönecek, edebiyat da insanın ruhunda varlığını sürdürecektir. Başka bir deyişle, dijital kapitalizm her şeyi hızla tüketmeye çalışsa da, insanın derinliğine dokunan edebiyat, geçici trendlerin ötesinde, hep kalıcıdır. Edebiyatın geleceği, insanın kendini keşfetme, anlamlandırma ve samimiyetle yüzleşme isteği kadar süreklidir.

Sezen Eren’in ruhunu ve kalemini inşa etmesine çok önemli katkı yapmış 5 yazar ve 5 eser ismi sorsak yanıtı ne olurdu?

Bana ilham veren yazarlar ve eserler oldukça fazla; bunlardan birkaçını özellikle öne çıkarabilirim.

            Dostoyevski’nin “Budala”sı, dürüst ve açık bir insan olmanın zorluğunu gösterdi. George Orwell’in “1984”’ü gücün sinsi ve her yeri kuşatan etkisini, iktidar ve vicdan çatışmasını çarpıcı biçimde ortaya koydu.

            Mehmed Uzun’un “Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık” adlı romanı, insan yazgısının kırılganlığını, kader ve aşk ile sorumluluk arasındaki gerilimi hissettirdi.

            José Saramago’nun “Körlük” romanı, kaos ve kötülük üzerinden insan doğasının hem karanlık hem de kırılgan yanlarını gözler önüne serdi.

           Ve Simon Baron-Cohen’in “Kötülüğün Anatomisi”empatiyi ve insan davranışlarını yeniden düşünmeme yardımcı olarak, karakterlerimde vicdan ve ahlakı işlerken bana yol gösterdi. Her biri ruhuma dokundu, kalemime yön verdi, kimi zaman sarsarak, kimi zaman ışık tutarak…

Bu eser, bir dönemin ruhunu, siyasal atmosferini ve bireyin iç dünyasındaki kırılmaları son derece güçlü ve sinematografik bir dille yansıtıyor. Okurda sahne sahne ilerleyen, görsel bir anlatım hissi uyandırıyor. Eğer bu etkileyici roman bir sinema filmine uyarlansaydı, Asena’yı ve karşısındaki karakteri hangi oyuncuların canlandırmasını isterdiniz?

Güzel bir yere temas ettiniz. Bu romanı sinema filmine uyarlamayı ciddi ciddi düşünüyorum. Hatta bu konuda çalışmalara başladığımı söyleyebilirim. Asena’yı kim oynar diye düşündüğümde aklıma Şevval Sam ve Başak Yerlikaya gelir;  Asena’nın hem kırılganlığını hem de içsel gücünü çok güzel yansıtabilirler. Erkek karakteri ise hem gizemli hem de duygusal ve etik sınırlarını sahneye taşıyabilecek biri olmalı, burada da Mehmet Günsür ve Nejat İşler arasında kaldım, ama Nejat İşler daha baskın geldi.

Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Okurunuz bol olsun.

Uzun bir söyleşi oldu. Bu sohbet, sadece eserimi anlatmak değil, okurla buluşmuş gibi düşüncelerimi ve duygularımı paylaşmak açısından da benim için çok değerliydi. Umarım, okuyucular da Asena’nın hikâyesini bir nebze de olsa hissedebilirler. Böylesi güzel bir söyleşi fırsatı tanıdığınız için çok teşekkür ederim.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*