Tevfik Gümüş: “Bu kitapta toplumun yaşadığı değişimi, dönüşümü net olarak ortaya koymaya çalışıyorum.“

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Kapımın Dışındaki Ülkem – Kaos, Tevfik Gümüş kaleminden çıktı. Kitap, köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanıp raflardaki yerini aldı. Bu eser, klasik anlamda lineer bir roman değil; parçalı, sahne sahne ilerleyen ve “özçekim (selfie)” metaforu üzerinden kurulan bir toplumsal teşhis metni niteliği taşıyor. Bireyin kendine odaklanan yüzü ile arka planda akıp giden şiddet, yoksulluk, adaletsizlik ve duyarsızlık arasındaki gerilim, metnin ana eksenini oluşturuyor. Yazar, gündelik hayatın sıradan akışı içinde görünmezleşen kötülükleri görünür kılmayı amaçlıyor. Sokak şiddeti, toplumsal linç, medya manipülasyonu, deprem, yoksulluk ve ahlaki çözülme gibi olgular; bireyin “görmek istemediği” bir arka plan olarak kurgulanıyor. Bu yönüyle eser, modern toplumda duyarsızlaşma, kolektif vicdanın erozyonu ve algı yönetimi gibi kavramlar üzerinden okunabilecek güçlü bir sosyolojik içerik sunuyor. “Kapımın dışındaki ülke” ifadesi, yalnızca fiziksel bir mekânı değil; bireyin kendini konumlandırdığı etik sınırı da temsil ediyor. Bu sınır, modern insanın en büyük krizidir: görmesine rağmen görmezden gelmek. Bu söyleşimizde eseri kaleme alan Tevfik Gümüş ile birlikteyiz.


Beğenerek okuduğum yeni kitabınız hayırlı olsun Tevfik Bey. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. İlk sorum şu: Tevfik Gümüş kimdir?

Merhaba, öncelikle çok teşekkür ederim, umarım beğenilen, etkisi olan bir eser olur. Yukarıda o kadar güzel tespitler yapmışsınız ki sizi tebrik ederim. Tevfik Gümüş, 1973 yılında Hatay’da doğdu. Şu an evli ve 2 çocuk babasıdır. Bir kuruluşta yöneticilik yapmaktayım. Çalışma hayatının yoğun temposu içerisinde okumanın yanı sıra yazmak için de bir deneme yapmak istedim. Bu benim ilk cesaretimdi. Bir kitap yaratabilmek hayallerimden birisiydi. Buna ulaşmış olmak mutlu etti beni.

Eserinizi kaleme alırken müzikle kurduğunuz o derin bağdan bahsetmek istiyorum. Pek çok yazar sessizliği bir sığınak olarak görürken, sizin bu metni belirli ritimlerin ve melodilerin eşliğinde inşa etmiş olmanız bana oldukça ilginç geldi. Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum?

Müzik, klasik bir deyişle ruhun gıdasıdır, biliyorsunuz. Hem sessiz bir ortam hem de ruhu dinlendiren müzik, ayaklanmış tüm kötü duyguları dinginleştiren mucizevi bir etki yaratıyor. Müzik, benim yaratım gücümü tetikleyen en önemli etkiyi taşıyor. Beynimizin içinde sürekli konuşan, gürültü yapan ne varsa sakinleştiren, dinginleşmesini sağlayan önemli bir araçtır müzik. Bu bakımdan bu dinginlikte yazmak, hayal âleminde dolaşıp kurgu yapmak çok daha eğlenceli ve daha hızlı oluyor. O yüzden kulağımızda hoşumuza giden müzik ve başkaca bir dış uyaran olmadan yazmak, kurgu yapmaya çalışmak oldukça verimli ve keyifli oluyor.

Tevfik Bey, kanaatimce her eser, belirli bir tarihsel, toplumsal ya da kişisel ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkıyor. Bana göre sebepsiz çıkan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede siz Kapımın Dışındaki Ülkem – Kaos’u hangi duygu ve düşüncelerle kaleme aldınız?

Kapımın Dışındaki Ülkem – Kaos, ülkemde olan ve bir türlü bitmeyen tüm olumsuzlukların, kötü olayların ruhumuzda yarattığı tahribatlardan ortaya çıktı. Günümüzde neredeyse her gün büyük bir olay meydana geliyor. Bu olaylar öyle bir çıkıyor ki karşımıza, bazen tümüyle nefesimizi kesebiliyor, ister istemez moralimiz altüst oluyor. Bu yüzden öyle bir şeyler yazmalıydık ki, okuyucu tam olarak sarsılmalıydı. O güne kadar ki tüm umursamazlığından utanmalıydı. Tüm bu olan bitenden hepimizin bir sorumluluğunun olduğunu tekrar hatırlatmak için yazıldı bu kitap.

Bir farkındalık yaratmak, görmezden gelinen ne varsa tekrar görülmesini, rahatsız olunmasını sağlamaktı asıl amaç. O yüzden muhtelif tarihlerde meydana gelmiş, travma yaratabilme ihtimali olan olayları bir kurgu ile birbirlerine bağlamak istedim. Rahatsız olması beklenen okuyucunun bu travmatik olaylardan sonra derin düşüncelere dalması, sorgulama yapması ve olumlu yönde dönüşmesi beklentilerimiz içinde. Çünkü hayatın hiç umursamadan, görmezden gelinerek devam etmesine olanak yoktu.

236 sayfa olan kitaba da adını veren “kapımın dışı” ile “içerisi” arasında ne tür bir farklılık var? Açıklar mısınız?

Kapımın Dışındaki Ülkem – Kaos kitabındaki kapı önemli bir sınırı temsil ediyor. Hayal dünyamda her zaman iki tür insan tipinin varlığına inandım, gerçek hayatta da aynı inancı taşıyorum. “Kapı”nın temsil ettiği sınır, iyi ile kötünün arasındaki sınırı ifade ediyor. Kapımızın iç tarafı, fiziksel olarak en korunaklı, en güvende, en rahat olan evlerimiz, şehirlerimiz, ülkemiz ya da ruhumuza, iyi niyetlerimize korunak olan bedenlerimizi, kalplerimizi tarif ediyor. Kapımızın dışındaki durum ise bu tanımlamaların tam tersini ifade ediyor. Kötü olan ne varsa kapının dışında yer alıyor. Güvende hissetmediğimiz, huzursuz olduğumuz, görmezden gelmeye çalıştıklarımızın, umursamadan yaşadıklarımızın alanıydı kapımızın dışı. Bu sınır o kadar net ki siyah ile beyaz gibiydi.

Metninizdeki anlatı yapısını incelediğimizde, kötülüğün dramatik bir canavarlıktan ziyade, gündelik rutinlerin ve bürokratik mekanizmaların içine sızmış, kanıksanmış bir olgu olarak sunulduğu görülüyor. Bu bağlamda; anlatınızda kötülüğün bu denli sıradanlaşmasını, Hannah Arendt’in Adolf Eichmann davası üzerinden temellendirdiği ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramıyla ilişkilendirmenizi istesem neler söylerdiniz?

Kapımın Dışındaki Ülkem – Kaos, gerçek olaylardan alınmış bir kurgu kitabıdır. Bu kitap, kişisel gözlemlerimin bir sonucu olarak, evlerimizde, sokaklarda, hayatın her alanında ayrım gözetmeksizin başımıza gelen, şiddet derecesi farklı olsa da canımızı acıtan irili ufaklı tüm olayların sonuçlarını içeriyor. Şahit olunan ve kitaba konu olan tüm bu gerçek şiddet olaylarının arka arkaya meydana geliyor olması, tesadüfen oluşan olaylar silsilesi olarak tanımlanabileceği gibi, artık kötü olan davranışların daha çok kanıksandığı, iyi olan ne varsa terk edilmiş olduğunun acı bir göstergesi olarak da değerlendirilebilirdi.

Toplum normlarına göre anormal olarak görülen her davranış, zaman içerisinde normal olarak kabul edilmeye başlanınca iyi ile kötü arasındaki sınır da tamamen yağmalanmış oluyor. Böylece anormal olan, kötü olan artık normal kabul ediliyor, kötülük tamamen sıradanlaşmış oluyordu. Bu yüzden sıradanlaşan kötülüğün kimsenin gözüne batmıyor olması, bunu umursamadan yaşıyor oluşumuzun açıklanacak başka bir tarafı yoktu. Herkes kötü olana o kadar aşina olmuştu ki, bu aşinalık farkında olan insanı fazlasıyla rahatsız ediyordu. Kötülüğün bu derece sıradanlaşmış olması, hayatın akışına bu şekilde hâkim oluşu büyük bir güç oluşturmuştu. Bu yüzden, iyi olan ne varsa ya da kim varsa bu durumu fark etmeli ve bunun önüne set çekmek için elinden geleni yapmalıydı. Kötülüğün hızla hayatın her alanında hâkimiyet kurmasının ve bunun tamamen normalleştirilmesinin önüne geçilmesi için, bu kitabın bir farkındalık çalışması olarak görülmesi çok önemli.

Sizce modern birey, bilişsel bir savunma mekanizması geliştirerek kötülüğün varlığını gerçekten algılayamayacak kadar duyarsızlaşmış mıdır, yoksa durum, kötülüğün farkında olup da onunla yüzleşmenin getireceği ahlaki yükten, konfor alanının bozulmasından korkup bilinçli bir ‘görmezden gelme’ tercihinde mi bulunuyor?

Modern birey, günümüzde daha çok tembelliği seçiyor ve öyle bir yaşamı seviyor, daha çok kabulleniyor diye düşünüyorum. Tabii ki bunu bir genelleme olarak sunmak yanlış olur, ancak uyku halinde olan, konfor alanı dışına çıkmayan, kendinden başka kimseyi düşünmeyen bencil geniş bir kitle de mevcut, bunu biliyoruz. Bu kitlenin bir kısmı sıradanlaştırılmış kötülüğü normal kabul eden ve yaşamını bu kabule göre devam ettiren kitledir. Diğer bir kısmı ise, bu kötülüklerle yüzleşmek istemeyen, görmezden gelen, başına gelmedikçe olanı dizi film izler gibi izleyen bir kitleden oluşuyor. Her iki kitle de bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde içinde yaşadığı topluma karşı olan sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünüyor olsa da, bu durumun yarattığı ahlaki yükten, konfor alanının bozulmasından korkup bilinçli bir görmezden gelmenin yanında, derin bir duyarsızlığın, katı bir yabancılaşmanın net olarak ortaya çıktığı görülüyor.

Tevfik Bey, çalışmanızı okurken sık sık şu soruyu sordum: Bu kitap aslında bir roman mı, yoksa Türkiye’nin bugünkü ruh hâlinin sert bir röntgeni mi? Sizi bulmuşken bu soruyu size sormak isterim?

Kapımın Dışındaki Ülkem – Kaos, farklı tarihlerde meydana gelmiş gerçek olaylardan kurgulanmıştır. Bu kitap bir roman. Her ne kadar dediğiniz gibi sert bir röntgen gibi görünse de, kapımızın dışında yaşanılanlar, bu anlatılanların çok ötesinde, çok daha sert, çok daha gerçek. Bu kitap bir roman; bir anne ve oğlu etrafında oluşan sert travmatik olayları anlatıyor. Gerçek hayatların kurgulanarak anlatıldığı, kötülüğün sıradanlaşmış olduğu bir roman olduğu gibi, okuyucuda bu durumla ilgili olarak farkındalık yaratmak isteyen bir kitap. Travma yaratabilecek güce sahip olduğu düşünülen gerçek hikâyelerin okuyucuyu rahatsız etmesi amaçlanmaktadır. Rahatsız olan okuyucunun içinde sorgulama yapması, iç hesaplaşmasını yaşaması ve artık bir karar verip konfor alanını terk etmesi, ahlaki, etik kaygılarını tekrar hissedip yeniden dönüşümün fitilini ateşlemesi beklenmektedir.

Tevfik Bey, bu kitapta okuyucunun önüne serdiğiniz toplum tablosu, ahlaki aşınmadan kurumsal çürümeye kadar uzanan oldukça distopik ve karanlık bir atmosfer barındırıyor; adeta toplumsal bir cinnetin ya da derin bir uykunun anatomisini çıkarıyorsunuz. Bu tabloyu değiştirmek için çözüm önerileriniz neler?

Bu karanlık iklimden çıkış için elbette bir çözüm önerimiz olacak. Ancak bu, kitabımızın devamı olarak yazmaya başladığım “Kapımın Dışındaki Ülkem – Kaostan Aydınlığa” nın konusu olduğu için, bu önerileri yeni kitabın içerisinde bulabileceğinizi söylemek isterim.

Geçmiş dönem Türk edebiyatı ile günümüz Türk edebiyatını karşılaştırdığınızda; tema, dil, anlatım teknikleri ve okurla kurulan ilişki açısından nasıl bir dönüşüm gözlemliyorsunuz?

Günümüzde yazanların büyük bir kısmının, dönemin duygu dünyasını en sade bir konuşma dili ile anlatmaya çalıştığına şahit oluyorum. Okurun anlayabileceği en sade dil kullanılmakta, okuyucunun neredeyse konuşma diline yakın bir dil ile etkilenmesi sağlanmaya çalışılıyor. Yalın, akıcı, günlük konuşma diline yakın ve özgün bir anlatım ile açıklık, duruluk ve samimiyet ön plana çıkmaktadır. Okuru yormayan içten bir üslup kullanılmaktadır.

Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır? Varsa, onların hangi yönleri sizi etkiledi?

Henüz kendimi bir yazar olarak görmesem de böyle bir eser ortaya çıkarmak önemli hayallerimden biriydi. Evet, tabii ki okuduğumuz tüm kitapların, yazıların bir ortalaması oluyoruz. Biraz Livaneli, biraz Oğuz Atay, biraz Sabahattin Ali, biraz Dostoyevski, biraz Orhan Pamuk vb. olabiliyoruz. Değerli yazarlarımızdan öğreneceğimiz çok şey var. Dilin sadeleştirilmesi, betimleme, okuyucunun hayal dünyasına girebilmek, merak uyandırmak gibi konularda etkilendim ve daha da öğrenmeye, etkilenmeye devam ediyorum.

Tevfik Bey; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

Kapımın Dışındaki Ülkem – Kaos kitabından hareketle cevap vermek istiyorum. Ben bir yazar olarak tanımlanabilirsem, bu kitapta toplumun yaşadığı değişimi, dönüşümü net olarak ortaya koymaya çalışıyorum. Yukarıdan bakan bir göz ile toplumun sürüklendiğini düşündüğüm kötü yönleri anlatmaya çalıştım. Bir nevi sorumluluk duygusu ile hareket edip toplumu uyarma görevimi yerine getirmeye çalışıyorum. Yani sizin de dediğiniz gibi bir çeşit yönlendirme yapan, dönüşümü tetiklemeye çalışan bir düşünür gibi görüyorum kendimi. Buna ek olarak yaşadığımız çağa tanıklık etmeyi, bunları tarihe not düşmeyi de görev edinmek sanırım bir yazarın özellikleri arasında olmalıdır.

Tevfik Gümüş’ün en sevdiği 5 yazar 5 eser ismini sorsak yanıtı ne olur?

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna‘sından etkilenmeyen yoktur. İçimizdeki Şeytan hepimizin duygu dünyasında etkili olmuş eserlerdir. Mesela Elif Şafak’ın Aşk‘ı çok akıcı, çok etkileyici. Livaneli’nin Kaplanın Sırtında kitabı yakın tarihi anlatan harika kitaplar. Bunların yanında Gianrico Carofiglio’nun Sabahın Üçü kitabı oldukça etkileyici, tavsiye edeceğimiz güzel kitaplar.

Zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.

Ben teşekkür ederim.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*