Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle basılan Tuna Akgün’ün “Eksilenler Cemiyeti” adlı eseri raflardaki yerini aldı. Bu eser, insanın iç dünyasındaki karmaşık duyguları, kırılganlıkları ve mücadeleleri derinlemesine irdeleyen bir anlatı sunuyor. Yazarı, kendi yaşamından ve edebi ilham kaynaklarından yola çıkarak, insanın kendini ve dünyayı algılama biçimini, içsel çatışmalarını ve duygusal tepkilerini özgün ve samimi bir dil ile dile getiriyor. Kitap, sadece dış ve iç gerçekliklerin değil, aynı zamanda insanın kendini ifade etme biçiminin de altını çiziyor. Okuyucularını, iç dünyalarına yolculuğa çıkaran bu yapıtta, insana dair temel meseleler, düşünceler ve duygular özgün bir bakış açıyla sunuluyor.
Yeni kitabınız hayırlı olsun Tuna Bey. Eserinizi beğenerek okudum. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. “Eksilenler Cemiyeti “nin yazarı Tuna Akgün kimdir?
Öncelikle bu nazik değerlendirmeleriniz için teşekkür ederek başlamak isterim. “Tuna Akgün kimdir?” sorusu, dışarıdan bakıldığında oldukça sade gibi görünse de, benim için her geçen gün biraz daha girift hâle gelen bir soruya dönüşüyor. Çünkü insan, zaman ilerledikçe kendini tanımaktan çok, kendine yabancılaşmayı öğreniyor. Bu yüzden vereceğim cevap, mutlak bir tanım olmaktan ziyade, bugüne kadar yürüdüğüm yolun kısa bir anlatısı olarak düşünülmeli.
İstanbul’da doğdum ve İstanbul’da büyüdüm; ancak nedense ruhumun bir yerinde, toplasanız çok kısa bir dönem yaşadığım hâlde, derin bir Ankara hissi taşıdım hep. Belki bu, biraz yalnızlığın, biraz da içe dönüklüğün coğrafyasıyla kurduğum sezgisel bir bağdı. Kitaplarla tanışmam oldukça erken oldu. İlkokul yıllarında başlayan bu ilişki, zamanla düz bir okuma eyleminin ötesine geçti; kitaplar benim için birer sığınak, birer düşünme alanı, bazen de kendimle hesaplaşma biçimine dönüştü. Okuduklarımın bende bıraktığı yoğun duygular karşısında suskun kalamadım ve ortaokul yıllarında denemeler yazmaya başladım. Elbette o yaşlarda kaleme alınan metinler kusurluydu; fakat tam da bu kusurlar sayesinde sorgulamayı öğrendim. Bu sorgulama hâli beni lise yıllarında felsefeyle buluşturdu. Felsefe, düşünmeyi ciddiye almam gerektiğini öğretti; cevaplardan çok soruların değerli olduğunu fark ettirdi. Ardından bu düşünsel arayış, beni temel bilimlere yaklaştırdı. Matematikle kurduğum ilişki ise oldukça özel oldu. Soyut olanın, sanıldığının aksine hayattan kopuk değil; aksine hayatın kendisi kadar keskin ve incelikli bir düzen taşıdığını görmek, düşünme biçimimi kökten etkiledi. Bu süreçte, akıl ile sezgi arasındaki o ince çizgide yürümeyi öğrendiğimi söyleyebilirim. Aynı dönemde web geliştirme ile ilgilendim, çeşitli dijital projelerde yer aldım. Teknolojiyi, salt bir araç değil, düşüncenin başka bir ifade biçimi olarak görmeye çalıştım. Bu projeler arasında benim için en anlamlı olanı, Envy adını verdiğimiz bir yapay zekâ modeliydi. Envy, yalnızca teknik bir girişim değil; insanla makine arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir denemeydi benim için. Ancak artan gereksinimler, sınırlı imkânlar ve sürdürülebilirlik sorunları nedeniyle bu proje bir noktada sona erdi. Yine de bana, üretmenin her zaman başarıyla değil, bazen yarım kalmışlıkla da anlam kazandığını öğretti. Tüm bu uğraşların arasında, dönüp dolaşıp kendimi hep kelimelere geri dönerken buldum. Bazı dönemler dünyadan bilinçli olarak geri çekilip, saatlerce kendi iç sesimle baş başa kalarak yazmak, benim için bir ihtiyaç hâline geldi. Eğitim hayatıma gelince; lise öğrenimimi Cevizli Uğur Okulları’nda tamamladım. O dönem, yalnızca akademik anlamda değil, insani ve duygusal açıdan da benim için belirleyici bir eşikti. Eksilenler Cemiyeti’nin ithaf edildiği Kerem Yıldız’ı da bu yıllarda tanıdım. Bazı insanlar vardır; hayatınıza sessizce girer ama siz fark etmeden metnin yönünü değiştirir. Kerem, benim için tam olarak böyleydi. Bu süreçte pek çok dost edindim, pek çok farklı hayata temas ettim. Sosyal bir kelebek olduğum söylenemezdi belki; fakat insanlardan bilinçli olarak kaçan, kendi kabuğuna hapsolmuş bir kıyı taşına da dönüşmedim. Hayatın akışına mesafeli ama tamamen dışında olmayan bir yerde durmayı öğrendim. Gözlemledim, dinledim; bazen karıştım, bazen geri çekildim. Sanırım yazıyla kurduğum ilişkinin beslendiği yer de tam olarak burasıydı. Liseden mezun olduktan sonra, üniversiteye geçme planlarıma —hayattaki pek çok meseleye yaklaştığım gibi— biraz ara verdim. Bu arayı bir duraksama değil, daha çok düşünmeye ayrılmış bir boşluk olarak gördüm. O süreçte hem kendimle hem de yazıyla ilişkimi yeniden gözden geçirdim. Bugün geldiğim noktada “Tuna Akgün bu kadardır” demek elbette mümkün değil. Belki de hâlâ eksik kalması gerekiyor. Hem benim için hem de Eksilenler Cemiyeti için.
Eksilenler Cemiyeti, yayımlanmış ilk kitabınız. Dolayısıyla mutlu olduğunuz kadar gururlu da olmalısınız. Neler hissettiğinizi merak ediyorum.
Elbette mutluyum; hatta bundan da öte, sessiz bir gurur taşıyorum. Kitabı ilk kez elime aldığım an, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nin o meşhur cümlesi geçti içimden: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” Çok yüksek sesle söylenmiş bir cümle değildi bu; ama yine de duyulacak kadar gerçekti. Aslında Eksilenler Cemiyeti’ne dönüp baktığımda, tıpkı işlediği ana tema gibi, metnin de bazı eksikleri olduğunu görüyorum. Bu eksikliklerin, benim yazarlık yolculuğumun henüz başında olmamdan, yaşımın ve tecrübemin sınırlılığından kaynaklandığını inkâr edemem. Fakat bu farkındalık, beni mutsuz etmekten ziyade, ileride yazacağım metinler için yol gösterici bir işlev görüyor. Kitap, bana nelere daha çok dikkat etmem gerektiğini, nerelerde durup düşünmem gerektiğini açıkça gösterdi. Buna rağmen —ya da belki tam da bu yüzden— kitabı fiziksel olarak elime alıp sayfalarını çevirmek, kapağına, dizgisine, kâğıdına dokunmak bana büyük bir haz verdi. Çünkü o nesnenin içinde yalnızca bir metin değil, bir zaman, bir hâl, bir eksilme süreci vardı. Bugün aldığım bu keyfi, ileride geriye dönüp baktığımda “Hayatımın en mutlu anıymış ve biliyordum” diyerek hatırlayacak olmaktan da ayrı bir memnuniyet duyuyorum.
Kitap genç yaşta aramızdan ayrılan Kerem Yıldız’a ithaf edilmiş. Eser boyunca işlediğiniz o yoğun özlem ve içsel çatışmalar düşünüldüğünde; Kerem Yıldız ismi bu hikâyenin neresinde duruyor?
Kerem’e duyduğum özlemi tek bir cümleyle ya da doğrudan bir anlatımla ifade etmek benim için oldukça zor. Çünkü bu özlem, adı konmuş bir duygudan çok, metnin içine sinmiş bir hâl. Romanın içinde, özellikle Cihan’ın Ozan’ın gidişiyle birlikte yaşadığı iç monologlarda bu hissin izleri daha belirginleşiyor. O pasajları yazarken, özlemi bir tema olarak değil; neredeyse bedensel bir deneyim gibi, iliklerime kadar hissederek kaleme aldım. Eksilenler Cemiyeti, büyük ölçüde insanın mecburen çektiği ya da farkında olmadan kendine çektirdiği acılardan beslenen bir roman. Bu nedenle Kerem’i tek bir sahneye, tek bir karaktere ya da belirli bir dramatik ana indirgemek istemedim. Bazı satırlarda özlemim açıkça okunurken, bazı yerlerde bilinçli olarak geri çekiliyor, gizli kalıyor. Romanda neredeyse buhrana sürüklenmeyen, bir tür iç çatışma yaşamayan karakter bırakmadığımı düşünürsek, Kerem’e karşı duyduğum hisleri bu karakterlerin taşıdığı ortak özlem, çaresizlik ve eksiklik duygusunun merkezinde konumlandırmak yanlış olmaz. Bu anlamda Kerem, romanın içinde bir karakterden ziyade, benim yazarlık tavrımın ve bakışımın sessiz ama sürekli bir eşlikçisi olarak duruyor. Ve ben onu göremesem de, varlığını ve desteğini sonuna kadar hissediyorum.
Edebiyatla, okumayla ve yazıyla bir iç içeliğinizin olduğu aşikar. Buna dayanarak sormak isterim: Kitap yazma yolculuğunuzda yazmaya dair herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa yazarlığınız daha çok kişisel bir birikimin ve deneyimin sonucu mu?
Yazmaya dair herhangi bir akademik ya da kurumsal eğitim almadım. Eğer yazabiliyorsam, bunun daha çok kişisel birikimin, sınırlı ama yoğun yaşantıların ve zaman içinde biriken düşüncelerin doğal bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Yaşım gereği, elbette büyük ve sarsıcı deneyimlerin henüz çoğunu yaşamadım; örneğin romandaki Orhan gibi hayata devam edebilmek adına sevmediğim biriyle evlenmek zorunda kalmadım ya da faturaları ödeyebilmek için kendimi uzun mesailerin içinde bulmadım. Bunu saklamıyor, aksine bilincinde olarak yazıyorum. Belki de bu yüzden metinlerimde yaşanmışlıktan çok, yaşanma ihtimali olan duyguların izini sürüyorum. Her insan gibi ben de âşık oldum; bu duygunun pençesinde debelenirken kimi zaman kendimi düşüncelerin bataklığında buldum, kimi zaman da tutunacak umutlar yarattım. Yazı, benim için yaşanmış olanla henüz yaşanmamış olan arasında kurduğum bir geçiş alanı hâline geldi. Bununla birlikte yazarlık serüvenimin büyük ölçüde okuduklarımdan, araştırdıklarımdan ve farklı yazarların dünyalarını anlamaya çalışmaktan beslendiğini söyleyebilirim. Metinlerle kurduğum ilişki, onları taklit etmekten ziyade; nasıl düşündüklerini, dili nasıl kurduklarını, nerede sustuklarını ve neyi bilinçli olarak eksik bıraktıklarını anlamaya yönelikti. Belki yaşanmışlığım azdı; fakat okuduklarım sayesinde birçok hayatı ödünç alarak düşünmeyi öğrendim. Dolayısıyla yazarlığımı, öğretilmiş bir beceriden çok; yaşın getirdiği sınırlılıkların farkında olan, okuma disipliniyle ve içsel sorgulamalarla beslenen, henüz yolun başında ama niyeti güçlü bir birikimin sonucu olarak görüyorum.
301 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Uzun yıllara yayılan gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: Her yazar, bir iç çağrının izini sürer; eserler de çoğu zaman bu çağrının yankısı olarak doğar. Siz yazarken neyin peşine düşüyorsunuz; sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?
Öncelikle bu nazik değerlendirmeniz için teşekkür ederim. O “iç çağrı”yı tarif etmek çoğu zaman gerçekten olanaksız geliyor bana. Ancak geriye dönüp baktığımda, Oğuz Atay’ın günlüğünde söylediği o cümleye sık sık tutunduğumu fark ediyorum: “Kimse dinlemiyorsa beni —ya da istediğim gibi dinlemiyorsa— günlük tutmaktan başka çare kalmıyor.” Sanırım benim için de yazı, tam olarak bu noktada başlıyor. Bazı zamanlar gerçekten de karalamaktan başka bir seçenek kalmıyor. Çünkü derdinizi anlatsanız bile, söyledikleriniz karşı tarafın anlayabildiği kadarına çarpıp geri dönüyor. Takdir edersiniz ki insanın kendi derdini sahiden anlayabilecek birini bulması, hiç de kolay bir mesele değil. Bu noktada yazı, bir anlatma biçiminden çok, bir ihtimale dönüşüyor. Duygularımı ve düşüncelerimi yazıya döktüğümde, metnin bir gün bir şekilde birinin eline geçebileceği, belki tesadüfen satın alınacağı ve benim asla tanımayacağım birinin, o satırlarda kendine yakın bir şeyler bulabileceği ihtimali bana büyük bir umut veriyor. Anlaşılıp anlaşılmadığımı bilmeden, ama anlaşılma ihtimaline tutunarak yazıyorum. Sanırım beni masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrı tam olarak bu: Duyulma arzusundan çok, bir yerlerde birinin —benim bilmeyeceğim birinin— beni anlayabileceği ihtimali. Ve bazen, bu ihtimal tek başına yazmak için yeterli oluyor.
Bu kitapta insanın başına gelenlerden çok, iç dünyasında olup bitenlere odaklanıyorsunuz. Benim gibi pek çok okur, harap olmuş insanlara baktığında şu soruyu sormadan edemiyor: İnsanı yıkan gerçekten yaşadıkları mıdır, yoksa insan çoğu zaman kendi iç dünyasında kendini mi tüketir?
Bu soru, Eksilenler Cemiyeti’nin tam kalbine denk düşüyor. Bana kalırsa insanı asıl yıkan şey, başına gelenlerden çok, o olan biteni kendi içinde nasıl karşılayıp nasıl taşıdığı. Çünkü yaşananlar çoğu zaman ortak; kayıplar, hayal kırıklıkları, yalnızlıklar pek çok insanın payına düşüyor. Fakat bu deneyimler herkesi aynı ölçüde harap etmiyor. Romanda Cihan’ın klinikteki tiratlarında, özellikle vicdan yitimi üzerine söylediklerinde, bu farkı bilinçli olarak görünür kılmaya çalıştım. İnsanın kendini asıl tükettiği yer, yaşadıklarının yankılandığı iç dünyası oluyor. Aynı olay, birinin hayatında geçip giderken bir başkasının zihninde defalarca yaşanıyor; sürekli yeniden kuruluyor, büyütülüyor, anlamlandırılıyor. İnsan bazen başına geleni değil, başına gelene verdiği anlamı taşıyamıyor. Bu noktada yıkım, dışarıdan değil, içeriden başlıyor. Romanda karakterlerimi büyük felaketlerin ortasına yerleştirmekten bilinçli olarak kaçındım (her ne kadar Cihan’ın başına gelenler azımsanacak durumlar olmasa da). Daha çok küçük kırılmaların, ertelenmiş duyguların, söylenmemiş cümlelerin insanın içinde nasıl ağırlaştığını göstermek istedim. Çünkü çoğu zaman insan, kendine karşı oldukça acımasız davranıyor; yaşadığı şeyi bir türlü olduğu yerde bırakamıyor, sürekli iç dünyasında yeniden üretip kendini onunla hırpalıyor. Bu yüzden soruya verebileceğim en dürüst cevap şu olur sanırım: İnsan elbette yaşadıklarından etkileniyor; fakat çoğu zaman kendini asıl yıkan şey, yaşadıklarını iç dünyasında tek başına ve sessizce tüketme biçimi oluyor. Eksilenler Cemiyeti de tam olarak bu iç tüketimin, bu görünmeyen ama derin yıkımın izini sürmeye çalışıyor.
Ben, edebiyatı; mesleği yazarlık olan insanların birbirini etkilemek suretiyle kuşaktan kuşağa aktardığı büyük bir konuşma olduğunu düşünenlerdenim. Ki zaten sizde Oğuz Atay’dan etkilendiğinizi belirtmişsiniz. Bu bağlamda şunu merak ediyorum: Tuna Akgün’ün etkilendiği yerli ya da yabancı yazarlar oldu mu? Eğer olduysa, bu yazarların kimler olduğunu ve özellikle hangi yönlerinden ilham aldığını kısaca açıklar mısınız?
Edebiyatı, mesleği yazarlık olan insanların birbirini etkileyerek kuşaktan kuşağa aktardığı bitmeyen bir konuşma olarak görmeniz bana çok yakın geliyor. Hatta ben bunu çoğu zaman, yüzyıllardır kurulan büyük bir sofra ya da yankısı hiç dinmeyen devasa bir oda gibi hayal ediyorum. Yazmak; o masaya bizden önce oturmuş olanlarla sessiz bir diyaloğa girmek, onların bıraktığı izleri fark ederek kendi cümlemizi o büyük uğultunun içine eklemek gibi. Bu yüzden Eksilenler Cemiyeti’ni yalnızca bana ait bir metin olarak değil, zihnime ve ruhuma dokunmuş pek çok sesin bir araya geldiği ortak bir alan yaratma çabam olarak görüyorum. Sizin de değindiğiniz gibi, Oğuz Atay bu konuşmada benim için merkezi bir yerde duruyor. Atay’ın metinlerindeki oyun duygusu, ironiyle örülmüş derin bir keder ve “tutunamama” hâlinin neredeyse ontolojik bir meseleye dönüşmesi, yazıyla kurduğum ilişkiyi doğrudan etkiledi. Onun karakterlerinin trajedileriyle dalga geçebilme cesareti, acıyı ciddiye alırken aynı anda onu boşa düşürebilmesi, benim için bir tür yazınsal pusula oldu. Eksilenler Cemiyeti’nde Cihan’ın zihninde kurduğu mahkemeler, eşyalarla konuşması ya da kendi bilincini bölerek dünyayla arasına mesafe koyması, Atay’ın o ironik yabancılaşma diline duyduğum hayranlığın doğal bir yansımasıdır. İroni, Atay’da olduğu gibi benim metnimde de, insanın kendi kırılganlığına karşı geliştirdiği bir savunma biçimi olarak yer alır. Yerli edebiyatta beni derinden etkileyen bir diğer isim Yusuf Atılgan’dır. Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ndeki o yoğun yalnızlık duygusu, bireyin topluma itilmiş olmasından çok, kendi içinden çekilmesi hâli, yazarken sık sık zihnime eşlik etti. Yabancı edebiyata baktığımda ise Franz Kafka ve Albert Camus belirgin iki ana damar olarak öne çıkıyor. Kafka’nın bireyi soğuk, anonim ve anlaşılmaz sistemler karşısında silikleştiren dünyası, romandaki “Eksilmezlik Birimi”nin düşünsel zeminini doğrudan besledi. İnsanın bir dosyaya, bir kayda, bir prosedüre indirgenmesi; suçun ya da eksilmenin nedeninin belirsizleşmesi, bilinçli olarak Kafkaesk bir atmosfer kurma arzusunun sonucudur. Camus ise bana, hayatın saçmalığıyla yüzleşmenin ve bu saçmalık karşısında verilen sessiz ama onurlu direnişin dilini öğretti. Cihan’ın her şeyden istifa etme isteği, bu anlamda bir kaçıştan ziyade, Camusvari bir varoluşsal hesaplaşmanın izlerini taşır. Bunlara ek olarak Dostoyevski’nin vicdanla kurduğu sarsıcı ilişki, Beckett’in tükenişi ve tekrar duygusunu neredeyse ritüel hâline getiren dili, Pessoa’nın çoğul benlik anlayışı ve iç seslerin birbirine karıştığı o parçalı yapı da romanın düşünsel arka planında hissedilen ama doğrudan işaret edilmeyen etkiler arasında yer alır. Her biri, insanın tek bir benlikten ibaret olmadığı fikrini, farklı biçimlerde ama aynı derinlikte beslemiştir. Edebiyat dışı bir alanda ise Carl Gustav Jung’un bilinçdışı, gölge arketipi ve bölünmüş benlik üzerine düşünceleri, Cihan ile Ozan arasındaki o geçirgen sınırı kurarken bana güçlü bir kavramsal çerçeve sundu. Romanın psikolojik gerilimi, büyük olaylardan çok, karakterlerin kendi içlerinde verdikleri ve çoğu zaman görünmeyen mücadelelerden beslenir. Elbette burada adını anmadığım, doğrudan ya da dolaylı biçimde metnime sızmış daha pek çok isim, daha pek çok ses var. Okunan her kitap, altı çizilmeyen bir cümle, yıllar sonra yeniden hatırlanan bir paragraf bile yazının hafızasında iz bırakıyor. Bu yüzden Eksilenler Cemiyeti’ni tekil etkilerle açıklamaktan ziyade, edebiyatın o uzun, çok sesli ve bitmeyen konuşmasına duyulmuş bir yankı olarak görmeyi daha doğru buluyorum. Ben de bu büyük konuşmanın içinde, sesini fazla yükseltmeden ama samimiyetle söz almaya çalışan bir anlatıcıyım. Cihan’ın hikâyesi ise, yüzyıllardır sorulan aynı soruların, bugünün dilinde ve bugünün kırılganlığıyla yeniden dile gelişinden ibaret.
Ben kitabınızı beğenerek okudum. Okurların da beğeneceğine inanıyorum. Bu kalemin yazma yolculuğunun devam etmesini isterim. Hazırlık içinde olduğunuz yeni çalışmalarınız var mı? Varsa bir takvim verebilir misiniz?
Çok teşekkür ederim; bu tür geri dönüşler, yazma motivasyonunu diri tutan en kıymetli şeylerden biri. Yazının bir okurda karşılık bulduğunu hissetmek, insanın kendi masasında yalnız olmadığını fark etmesini sağlıyor. Önceki yanıtlarımda verdiğim belki anlaşılırım umudunu da oldukça arttırıyor. Evet, şu sıralar üzerinde çalışmaya başladığım, henüz ismi konusunda bile netleşmediğim yeni bir roman taslağı var. Şimdilik “Dinleyici” lakabıyla andığım bir karakterin etrafında şekilleniyor. Hayatın anlamını arayan bu karakter, yolu kesiştiği farklı insanları dinledikçe, onların dertlerine, kırılmalarına ve anlatılamayan yanlarına tanıklık ediyor; fakat bu dinleme hâli, zamanla başkalarını anlamaya çalışmaktan çok, kendi iç boşluğuna doğru yapılan bir yolculuğa dönüşüyor. Bu roman, Eksilenler Cemiyeti’nden tematik olarak belirgin biçimde ayrılacak. Daha çok karşılaşmalar, tesadüfler ve tuhaf olaylar üzerinden ilerleyen; anlam arayışını daha dışa dönük ama yine içsel bir düzlemde tartışan bir metin olmasını istiyorum. İnsanların anlattıkları hikâyelerin, dinleyenin hayatını nasıl dönüştürdüğünü ve bazen bir başkasının cümlesinin, insanın kendi sorularını nasıl görünür kıldığını kurcalayan bir anlatı olacak. Şu an için kesin bir takvim vermek zor; çünkü yazıyı aceleye getirmekten özellikle kaçınıyorum. Ancak yazma hızım ve metnin doğal akışı izin verirse, 2026’nın sonlarına doğru okurla buluşmasını umut ediyorum. Elbette bu, biraz da romanın kendi ritmine ve bana tanıdığı zamana bağlı olacak.
Zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.
Güzel sorularınız için minnettarım… Ben teşekkür ederim.
Leave a Reply