Mehmet Serdar Ateş: “Üretmek güzeldir ve insana mutluluk verir.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluşan Mehmet Serdar Ateş’in Ejderha Ateşi – Puf Puf’un Sırrı, fantastik bir çocuk macerasının içine dostluk, sorumluluk, özgürlük, bilim etiği, güç ve vicdan gibi oldukça ciddi meseleleri yerleştiren çok katmanlı bir anlatı. Eserin ortaya çıkışında çocukların dünyasının doğrudan bir payı da bulunuyor: Yazar, kitabın yazım ve düzenleme sürecinde Çocuk Gelişimi Uzmanı kızı Büşra Kapukaya’dan yardım aldığını, hikâye konusunun seçiminde ise dört yaşındaki Nisa’nın fikrinin etkili olduğunu belirtiyor.

Ankara’da sıradan bir okul çıkışında Arda ve Semih’in gizemli bir kutudan çıkan yavru ejderhayla karşılaşmasıyla başlayan hikâye, kısa sürede bir “çocuklar ve sevimli ejderha” öyküsünün sınırlarını aşıyor: Puf Puf’un kendi iradesine sahip olduğunun anlaşılması, kuvars kristali aracılığıyla çocuklarla iletişim kurması, bir genetik araştırma laboratuvarıyla ilişkisinin ortaya çıkması ve taşıdığı olağanüstü enerjinin kötü niyetli insanların elinde küresel bir güç aracına dönüşebilecek olması, eseri bilimkurgu ile fantastik çocuk edebiyatının kesiştiği bir noktaya taşıyor. Dahası, finalde Puf Puf’un güvenli laboratuvarı dahi terk ederek “deney hayvanı olmak istemediğini” söylemesi, kitabın en önemli sorusunu açık bırakıyor: Bir canlıyı korumak ile onun hayatı üzerinde söz sahibi olmak arasındaki sınır nerede başlar? Bu yönüyle Mehmet Serdar Ateş, mizah ve macerayı öne çıkarırken çocuk okura yalnızca “sonra ne olacak?” sorusunu değil, “doğru olan nedir?” sorusunu da sorduran bir anlatı kuruyor.


Merhaba Mehmet Bey. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanıyarak söyleşimize başlamak isterim. Mehmet Serdar Ateş kimdir?

Merhaba. Öncelikle bu güzel ve kapsamlı söyleşi için teşekkür ederim. Sorularınızı büyük bir dikkat ve profesyonel yaklaşımla hazırladığınızı görmek beni ayrıca memnun etti. Ejderha Ateşi – Puf Puf’un Sırrı kitabını yalnızca olay örgüsüyle değil, taşıdığı düşünceler ve vermek istediği mesajlarla birlikte titizlikle değerlendirdiğinizi düşünüyorum.

Kısaca kendimden bahsedersem; gerçek adım Savaş Serdar Ateş, yazarlık çalışmalarımda ise Mehmet Serdar Ateş adını kullanıyorum. 1967 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdum. 1985 yılında Maden Mühendisliği lisans eğitimi almak üzere Eskişehir’e geldim ve 1989 yılında mezun oldum. 1990 yılından bugüne Kütahya’da yaşıyorum.

Meslek hayatım boyunca kamunun farklı kurumlarında görev yaptım. Kütahya’nın Emet ilçesinde ve Kütahya merkezde kamuya ait maden üretim tesislerinde mühendis, başmühendis ve şube müdürü olarak çalıştım. Daha sonraki yıllarda Sağlık, Çevre ve Orman alanlarında çeşitli kamu kurumlarında şube müdürlüğü görevleri yürüttüm. Halen kamu görevime devam ediyorum.

Mesleki hayatım daha çok teknik ve idari alanlarda geçmiş olsa da, edebiyat ve özellikle hikâye anlatıcılığı her zaman hayatımın önemli bir parçası oldu. Çocukların hayal dünyasına ulaşan, onları eğlendirirken düşündüren hikâyeler üretmeyi seviyorum. Yazarken özellikle macera, gizem, bilim, doğa ve fantastik unsurları bir araya getirmeye çalışıyorum.

Ejderha Ateşi – Puf Puf’un Sırrı da aslında bu anlayışın bir ürünü. Bir yandan çocukların merakla okuyabileceği heyecanlı bir macera anlatırken, diğer yandan dostluk, özgürlük, sorumluluk ve canlılara karşı duyarlılık gibi değerler üzerine düşünmelerini istedim.

Kısacası ben, meslek hayatımın teknik disiplinini ve araştırmacı yönünü, çocukluğumdan beri taşıdığım hayal gücüyle birleştirmeye çalışan biriyim. Yazarlık benim için yalnızca bir hikâye anlatma işi değil; aynı zamanda hayal kurmanın, düşünmenin ve okurla ortak bir dünyada buluşmanın güzel bir yolu.


Mehmet Bey, başka kitaplar da yazmışsınız. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Mehmet Serdar Ateş neden yazıyor?

Neden yazıyorum? Aslında bu sorunun cevabı, insanın hayatta neden üretmek istediğiyle yakından ilgili. Her insan, ardında kendisinden bir iz, geleceğe kalacak bir eser bırakmak ister diye düşünüyorum. Bir şey yazabilmek, üretebilmek için ise önce hayal etmek gerekir. Sanırım benim yazma yolculuğum da çocukluk yıllarımda hayal kurarak başladı.

Çocukluğumda amatörce senaryolar yazdığım, sonra onları resimlediğim, yani kendi kendime çizgi romanlar hazırladığım günler oldu. O zamanlar bunun ileride beni yazarlığa götüreceğini elbette bilmiyordum. Ama geriye dönüp baktığımda, hikâye anlatma isteğinin içimde hep var olduğunu görüyorum. Çünkü üretmek güzeldir ve insana mutluluk verir.

Ancak profesyonel anlamda hikâye yazmaya başlamamın çok özel bir sebebi var: Çocuklarım.

2000’li yılların başında, çok tanınmış bir yazarın çocuklara yönelik hikâye serisini satın almıştım. İlkokula giden oğlum kitapları okurken, çocukların dünyasına uygun olmadığını düşündüğüm bazı anlatımlarla karşılaşmış ve bana:

— “Baba, bana ne okutuyorsun böyle?”

demişti.

Bu söz benim için önemli bir dönüm noktası oldu. O anda şunu düşündüm: Çocuklara yönelik eserlerin yalnızca çocuklar tarafından okunuyor olması yeterli değildi. Onların hayal dünyasına, yaşlarına ve duygusal dünyalarına da dikkat etmek gerekiyordu. İşte beni gerçekten yazmaya iten olay bu oldu.

Önce aylık yayımlanan dergiler için, her ay farklı bir hikâye yazmaya başladım. Zamanla bu hikâyeler çoğaldı. Daha sonra yazdıklarımdan ilk kitabım yayımlandı. Ardından ikinci, üçüncü kitaplar geldi ve yazma yolculuğum devam etti.

Peki bugün neden hâlâ yazıyorum?

Bence her canlı, kendi neslinin geleceğe daha güçlü ve sağlıklı şekilde devam etmesini ister. Bir meyve ağacının dallarını budadığınızda, yaşamının tehlikeye girdiğini hissettiğinde neslini devam ettirmek için daha fazla meyve verme eğilimindedir. İnsan da farklı değildir. Hepimiz, bizden sonra gelecek olanlara bir şeyler bırakmak isteriz.

Ben de geleceğin sahipleri olan çocukların hayata mümkün olduğunca donanımlı, mutlu, merhametli ve iyi insanlar olarak hazırlanmalarına küçük de olsa bir katkı sunmayı amaçlıyorum. Kitaplarımda macera, gizem, fantastik olaylar ve mizah olabilir; ancak bütün bu hikâyelerin ve karakterlerin özünde iyilik, dostluk, merhamet ve yardımseverlik vardır.

Belki de yazma sebebimi en kısa şekilde şöyle özetleyebilirim:

İki şeyi çok seviyorum: Çiçekleri ve mutluluk dolu çocukları.

Çiçekler dünyayı güzelleştirir, mutlu çocuklar ise geleceği.

Ben de yazdığım hikâyelerle, geleceğin biraz daha güzel olmasına küçük bir katkı bırakabilmek için yazıyorum.


Bir yetişkin olarak çocuklar için yazarken kendi çocukluğunuza mı dönüyorsunuz, yoksa bugünün çocuklarının zihnine girmeye mi çalışıyorsunuz?

İnsan, ne kadar büyürse büyüsün, doğal olarak çocukluğundan besleniyor. Ben de çocukluğumu hayatımdan silsem, elimde fazla bir şey kalmayacağını düşünüyorum. Bugün yazdığım hikâyelerde, kurduğum karakterlerde ve hayal ettiğim maceralarda kendi çocukluğumun izleri mutlaka vardır.

Ama sadece geçmişe dönerek yazmıyorum. Aynı zamanda bugünün çocuklarını da anlamaya çalışıyorum. Onlarla iç içeyim, onları gözlemliyorum ve nelerden hoşlandıklarını, neleri merak ettiklerini dinliyorum. Çocukların bütün zamanlarını ekranların ve sanal dünyanın içinde geçirerek gerçek hayattan uzaklaşmalarını istemiyorum. Onların hayal kuran, araştıran, doğayı seven, soru soran ve keşfeden çocuklar olarak büyümelerini arzuluyorum.

Bu nedenle bazen çevremdeki çocuklara doğrudan şu soruyu soruyorum:

— “Bir kitap yazacağım. Sizce konusu ne olmalı?”

İnanın, çocukların hayal dünyası bazen bir yetişkinin düşünemeyeceği kadar zengin ve şaşırtıcı olabiliyor.

Ejderha Ateşi fikri de tam olarak böyle bir sohbetten doğdu. Daha sonra basım aşamasına gelen Uçan Çerez ve Kırmızı Boyalı Kalem için ortaya çıkan fikirlerde de çocukların düşüncelerinin ve hayal dünyalarının önemli bir etkisi oldu. Eserlerimde madenler ve yer altı dünyasıyla ilgili konulara yer verme düşüncem de yaptığım istişarelerden ortaya çıktı.

Bu nedenle yazarken yalnızca kendi çocukluğuma dönmüyor, bugünün çocuklarının dünyasına da girmeye çalışıyorum. Bir bakıma eserlerimde iki farklı dünya buluşuyor: Dünün çocukluğu ile bugünün çocukluğu.

Benim için ikisi de çok önemli bir referans noktası. Kendi çocukluğumdan getirdiğim hayal gücü ve deneyimlerle, bugünün çocuklarının meraklarını ve beklentilerini bir araya getirmeye çalışıyorum.

Yani hikâyelerimin bir ayağı geçmişte, diğer ayağı ise bugünün çocuklarının hayal dünyasında duruyor.


Arda ile Semih’in karakterlerini bilinçli biçimde karşıt iki psikolojik eksende kurmuş görünüyorsunuz: Arda merak eden, sorumluluk alan ve risk üstlenen tarafken Semih sürekli ihtimalleri hesaplıyor, temkinli, korkuyor ve mizaha sığınıyor. Peki size göre olması gereken Arda’nın psikolojisi mi yoksa Semih’inki mi?

Çok iyi bir tespit yapmışsınız. Aslında eserdeki karakterlerin her biri farklı kişilik özelliklerini temsil ediyor. Arda ile Semih ise özellikle bu yönleriyle birbirlerini tamamlayan iki karakter.

Arda hedef odaklı bir çocuk. İnandığı bir konuda kolay kolay vazgeçmiyor ve aldığı kararın arkasında duruyor. Çevresinden gelen tepkileri ve uyarıları dinliyor, onları süzüyor; ancak sonunda kendi doğruları doğrultusunda hareket ediyor. Semih’in bazen aşırıya kaçan temkinli ve korumacı tavrına da çoğu zaman hak veriyor. Onu sabırla dinliyor.

Arda’nın risk alırken gösterdiği cesarette, belki de çocukluğun verdiği tecrübesizlik de var. Çünkü çocuklar bazen yetişkinlerin çok fazla düşündüğü şeyleri düşünmeden harekete geçebiliyorlar. Ancak konu ailesi olduğunda Arda’nın daha sorgulayıcı ve daha dikkatli davrandığını görüyoruz. Yani cesareti, düşüncesiz bir gözü karalıktan kaynaklanmıyor.

Semih ise Arda’nın tam karşısında gibi görünse de aslında onun en önemli tamamlayıcısı. Aşırı garantici; en küçük olumsuz ihtimali bile düşünüyor ve çoğu zaman önce tehlikeyi görüyor. Bazen korkuyor, bazen sorumluluktan kaçmak istiyor, bazen de yaşadığı korkuyu mizahla gizlemeye çalışıyor.

Ama Semih’in en önemli özelliği şu: Korkmasına rağmen arkadaşını yalnız bırakmıyor.

Arda zor bir karar verdiğinde, Semih çoğu zaman karşı çıkıyor. Başlarına gelecekleri sayıp döküyor, “Bence hiç bulaşmayalım,” diyor. Ama Arda harekete geçtiğinde sonunda o da yanında oluyor. Bir bakıma, “Korkuyorum ama ben de varım,” diyor. Bence gerçek cesaret de biraz budur.

Bu nedenle hikâyeye yalnızca mizah katmıyor; aynı zamanda Arda’nın cesaretini dengeleyen bir karakter oluyor.

Peki olması gereken Arda’nın psikolojisi mi, Semih’inki mi?

Bence ikisinin de biraz birbirinden öğrenmesi gerekiyor. Arda’nın Semih kadar temkinli olması, Semih’in de Arda kadar gerektiğinde cesaret edip harekete geçebilmesi güzel olurdu. Hayatta da yalnızca cesaretle hareket etmek doğru olmadığı gibi, sürekli korkarak ve en kötü ihtimali düşünerek yaşamak da insanı bulunduğu yerde tutar.

Belki de en doğrusu, Arda’nın cesaretiyle Semih’in tedbirini bir araya getirebilmektir.

Zaten Semih’in hikâye boyunca söylediği gibi, karşılaştıkları şey bir kedi değil! Bu nedenle bazen Arda’nın cesareti, bazen de Semih’in haklı korkuları devreye girmelidir.

İyi bir ekip olmak da biraz böyle bir şeydir; biri ilerlerken diğeri çevreyi kontrol eder.


Hikâyenin ilk büyük ahlaki kırılma noktası “Sorumluluk ve Büyük Karar” bölümünde geliyor. Arda, Puf Puf’u bırakıp gitmeyi reddederek “Ben bu hayvanı ölüme terk edemem.” diyor. Fakat aynı Arda daha sonra ailesinden Puf Puf’u gizliyor. Burada çocuğun vicdanıyla yetişkin otoritesinin kuralları çatışıyor. Sizce çocuk, vicdanen doğru olduğuna inandığı bir şey uğruna anne-babasının koyduğu sınırları ihlal edebilir mi?

Burada gerçek hayatta da sıkça karşılaştığımız bir durum var. Çocuklar henüz hayat deneyimleri sınırlı olduğu için bazen doğru olduğunu düşündükleri bir davranışın doğurabileceği bütün sonuçları hesaplayamayabiliyorlar. Olaylara çoğu zaman kendi duyguları ve vicdanları üzerinden bakıyorlar.

Arda’nın, “Ben bu hayvanı ölüme terk edemem,” diyerek Puf Puf’a sahip çıkması benim için büyük bir erdemdir. Orada karşısındaki şeyin ne olduğunu tam olarak bilmeden, yardıma ihtiyacı olan bir canlı gördüğünü düşünüyor ve onu terk etmeyi reddediyor. Bu davranışın temelinde merhamet ve sorumluluk duygusu var.

Ancak Arda’nın daha sonra Puf Puf’u ailesinden gizlemesi farklı bir durum. Burada vicdanının doğru söylediğini düşündüğü şey uğruna hareket ederken, yaptığı davranışın doğurabileceği riskleri yeterince hesaplayamıyor. Çünkü Puf Puf sıradan bir hayvan değil ve Arda da zamanla bunun farkına varıyor. Kendisini ve arkadaşlarını ilgilendiren karar, daha sonra ailesinin ve çevresindekilerin güvenliğini de etkilemeye başlıyor.

Bu noktada Arda’nın yaptığı şeyin çocukluğun getirdiği tecrübesizlikten kaynaklanan bir hata olduğunu düşünüyorum. İyi bir niyetle başlayan bir kararın, yanlış yöntemlerle devam edebileceğini görüyoruz.

Hikâyede Arda’nın bu konuda değişmesini sağlayan önemli gelişmelerden biri, ailesinin de risk altında olduğunu fark etmesi. Nisa’nın hikâyeye dâhil olması da onun sorumluluk duygusunu daha farklı bir noktaya taşıyor. Artık mesele yalnızca Puf Puf’u korumak değil; sevdiği insanların güvenliğini de düşünmek zorunda olduğunu anlıyor.

Bu nedenle benim cevabım şu olur: Bir çocuk, vicdanının sesini dinlemelidir; ancak vicdanı, tehlikeleri görmezden gelmenin gerekçesi olmamalıdır. Anne ve babanın koyduğu sınırlar her zaman çocuğun karşısındaki bir engel olarak görülmemelidir. Özellikle çocuğun tek başına değerlendiremeyeceği riskler varsa, yetişkinlerin deneyimi ve rehberliği önemlidir.

Bence Arda’nın yaşadığı ahlaki çatışma da tam olarak budur. Puf Puf’u terk etmemesi doğrudur; fakat onu tek başına koruyabileceğini düşünerek ailesinden gizlemesi yanlıştır. Hikâye boyunca Arda’nın öğrenmesi gereken şey de budur: İyi niyetli olmak önemlidir, fakat sorumluluk bazen doğru şeyi yapmak kadar, doğru zamanda yardım istemeyi de gerektirir.


Arda, Puf Puf kaybolduğunda üzülmesine rağmen “Eğer böyle mutlu olacaksa… özgürlüğünü kısıtlayamayız.” diyor. Bu cümleyi yalnızca Puf Puf üzerinden değil, ebeveyn-çocuk ilişkisi üzerinden okursak oldukça güçlü bir anlam ortaya çıkıyor. Sizce anne-babaların çocuklarına duydukları sevgi, zaman zaman farkında olmadan onların özgürlüklerini sınırlayan bir sahiplenmeye dönüşüyor mu?

Ebeveynlerin çocuklarına duydukları derin sevgi, tamamen koruma içgüdüsüyle başlasa da zamanla farkında olmadan kontrolcü ve özgürlükleri kısıtlayan bir “sahiplenmeye” dönüşebiliyor. Sorumluluk alma ve birey olma fırsatı verilmeyen çocuklar, güvenli alanın dışına çıktıklarında kendi ayakları üzerinde durmakta zorlanıyorlar.

Arda’nın Puf Puf için gösterdiği olgunluk, ebeveynlikte “sağlıklı bağlanma” ile “özgür bırakabilme” arasındaki ince çizgiyi çok iyi özetliyor:

  • Sahiplenme ile Sevgi Arasındaki Fark: Gerçek sevgi, çocuğu kendi uzantın veya malın gibi görmek değil; onun ayrı bir kişiliği, arzuları ve deneyimleme ihtiyacı olduğunu kabul etmektir.
  • Deneyimleme ve Dayanıklılık: Çocuğun her düştüğünde anında kaldırılması, onda “ben tek başıma yapamam” algısı oluşturur. Küçük riskler alıp düşmesine ve kendi çabasıyla ayağa kalkmasına izin vermek, özgüvenin ve duygusal dayanıklılığın temel şartıdır.
  • Korumacı Büyüğün Rolü: Ebeveyn bir “müdahale memuru” değil; arka planda duran, rehberlik eden, sınırları güvenli tutan bir rehber olmalıdır.

Sonuç olarak, çocuklara verilebilecek en büyük hediye; kanatlarını çırpmalarına izin veren, düşmelerine tolerans gösteren ve kendi kararlarının sorumluluğunu almalarını sağlayan güvenli bir özgürlük alanıdır.


Puf Puf’un kuvars kristali aracılığıyla ilk kez konuştuğunda söylediği en önemli sözlerden biri “Dostlarıma asla zarar vermem.” oluyor. O ana kadar Semih’in korkusu Puf Puf’un “ne olduğu” üzerine kuruluydu; güven ise onun “ne söylediği ve ne yaptığı” üzerinden oluşuyor. Buradan hareketle sormak isterim: İnsanları da kimliklerine, kökenlerine ve görüntülerine göre değil davranışlarına göre değerlendirmeyi çocuk yaşta öğretebilsek, yetişkinlerin dünyasındaki neleri değiştirmek mümkün olur?

Çocuk yaşta kazanılan bu bakış açısı, yetişkinlerin dünyasındaki en köklü toplumsal sorunların temelini sarsabilir. Puf Puf’un önyargıları bir tek cümle ve tutarlı bir davranışla yıkması, kalıpların ötesine geçebilmenin en somut örneğidir.

İnsanları kimliklerine ve görüntülerine göre değil, eylemlerine göre değerlendirmeyi çocuklukta öğretmek yetişkinlik dünyasında şu büyük değişimleri sağlar:

  • Önyargı ve Ayrımcılığın Engellenmesi: Irk, din, dil veya sosyoekonomik köken üzerinden yapılan otomatik etiketlemeler yerini empatiye bırakır. İnsanlar nesnel tutumlar ve eylemler üzerinden değerlendirildiği için ötekileştirme azalır.
  • Toplumsal Güvenin Artması: Güven, kişilerin ait olduğu gruplara değil; sözlerine, dürüstlüklerine ve eylemlerine dayanır. Bu da toplumsal kutuplaşmayı ciddi oranda düşürür.
  • Kapsayıcı ve Zengin Bir Sosyal Dokunun Oluşması: Farklılıklar bir tehdit veya korku unsuru değil, kültürel ve düşünsel bir zenginlik olarak görülür. İş hayatından sosyal yaşama kadar liyakat ve karakter ön plana çıkar.
  • Sağlıklı İletişim ve Empati: İnsanlar karşılarındakini hazır kalıplarla yargılamak yerine, anlamak için dinlemeye başlar.

Kısacası; çocuğa “kim olduğuna” değil “ne yaptığına” bakmayı öğretmek, geleceğin yetişkin dünyasını korku ve şüpheden kurtarıp adalet, güven ve hoşgörü üzerine inşa etmek demektir.


Profesör İbrahim Alper, Puf Puf’un Antarktika buzullarında bulunduğunu ve yaşama ihtimali düşük olduğu için genetiğine müdahale edildiğini anlatıyor; ardından onun “iyi ellerde umut, kötü ellerde felaket” olabileceğini söylüyor. Burada Puf Puf aslında nükleer enerji, yapay zekâ, genetik mühendisliği gibi çağımızın büyük teknolojilerinin metaforuna dönüşmüyor mu? Sorun teknoloji midir, yoksa teknolojiyi elinde tutan insanın ahlakı mı?

Puf Puf, günümüzün hızla gelişen nükleer enerji, genetik mühendisliği ve yapay zekâ gibi devrimsel teknolojileri için kurgulanmış kusursuz bir mecaz anlatımdır. Sorunun özü teknoloji ya da bilimsel gelişmenin kendisinde değil; onu elinde tutan, yönlendiren ve kullanan insanın niyetinde ve ahlakındadır.

Teknoloji doğası gereği nötrdür; ne “iyi” ne de “kötü” olarak doğar. Onu bir umuda ya da felakete dönüştüren unsurlar şunlardır:

  • Araç ile Amacın Ayrımı: Atomun parçalanması bir fizik gerçeğidir. Bu bilgiyle temiz ve sürdürülebilir enerji de üretebilirsiniz (umut), bir şehri saniyeler içinde yok edecek atom bombası da yapabilirsiniz (felaket). Genetik mühendisliği hastalıklı genleri iyileştirebileceği gibi, biyolojik silahlara veya etik dışı müdahalelere de kapı aralayabilir.
  • Sorumluluk ve Etik: Teknolojik ilerleme, ahlaki ve etik gelişimle eşzamanlı gitmediğinde büyük krizler doğar. Yapay zekâ insanlığın en karmaşık sorunlarını çözme potansiyeline sahipken, denetimsiz ve kötü niyetli ellerde kitlesel dezenformasyona, siber saldırılara ve kontrolsüz güç odaklarına dönüşebilir.
  • Güç ve Bilgelik Dengesi: Profesör İbrahim Alper’in uyarısı tam olarak buna dikkat çeker: İnsanoğlu eline geçirdiği devasa gücü yönetecek olgunluğa ve vicdana sahip olmak zorundadır. Güç, bilgelik ve etik sorumlulukla dengelendiğinde sahibine ve çevresine yarar verir.

Teknoloji insanlığın ufkunu açan harika bir araçtır; ancak dümeni tutan zihniyet ahlaki ilkelerden yoksunsa, araç ne kadar gelişmiş olursa olsun varacağı yer yıkım olur.


Türk çocuk edebiyatında fantastik anlatılar çoğu zaman Batılı mitolojik evrenlerin gölgesinde değerlendiriliyor. Siz ise ejderhayı Ankara sokaklarına, bir Türk ailesinin evine, bodruma, kasaba, mahalleye ve hatta babaannenin toprak evi süpürme bilgisinin hatırlandığı gündelik kültürel ayrıntıların arasına yerleştiriyorsunuz. Fantastik Türk Edebiyatı’nı yeterli buluyor musunuz?

Türk çocuk edebiyatında fantastik tür, özellikle son yıllarda ivme kazansa da içerik, özgünlük ve nicelik bakımından henüz hak ettiği potansiyele tam anlamıyla ulaşmış değil. Batı edebiyatındaki ejderha, büyücü veya elf gibi kalıplaşmış unsurları doğrudan kopyalamak yerine; bu ögeleri Anadolu’nun zengin masal evreni, mitolojisi ve gündelik yaşam kültürüyle harmanlamak türün geleceği için en kritik adımdır.

Özellikle Batı fantastik edebiyatının baskın olduğu bir dönemde, yerel kültürün ve gündelik detayların bu anlatılara entegre edilmesi çocukların hikâyeyle daha güçlü bir bağ kurmasını sağlar:

  • Öz Kültür ve Evrensellik Dengesi: Fantastik kurgu sadece uzak diyarlarda geçmek zorunda değildir. Ankara’nın bir mahallesinde, geleneksel bir evde ya da zamansız bir Anadolu kasabasında geçen fantastik bir anlatı; çocuğun hem kendi gerçekliğiyle bağ kurmasını hem de hayal gücünü kendi kökleriyle beslemesini sağlar.
  • Geçmişin Zenginliğini Çağa Taşımak: Dede Korkut’tan Şahmeran’a, Zümrüdüanka’dan Anadolu efsanelerine kadar uzanan devasa bir kültürel mirasımız var. Sorunuzdaki yanıtta da belirtildiği gibi, geçmişte kalan anlatı kalıpları bugünün dijital çağında yetişen çocuklarına yetersiz gelebilir. Ancak bu köklü ögeleri modern dünyanın dinamikleri ve evrensel insani doğrularla harmanlamak fantastik edebiyatımıza çağ atlatacaktır.
  • Gelişim Alanı ve İhtiyaç: Günümüzde Türk çocuk fantastik edebiyatı gelişim aşamasındadır. Yeterli sayılabilecek nitelikte eserlerin sayısı artsa da, dünya standartlarında sürdürülebilir bir ekol oluşturabilmek için daha fazla özgün kurguya, derinlikli evren tasarımlarına ve yerel dokuyu bozmadan çağı yakalayan nitelikli yazarlara ihtiyaç vardır.

Sonuç olarak, Türk çocuk edebiyatında fantezi ve fantastik kurgu henüz doyum noktasına ulaşmamıştır; ancak kendi öz kültüründen beslenip dünyadaki iyi örneklerle doğru harmanlandığı takdirde hem ulusal hem de evrensel düzeyde çok daha güçlü bir konuma gelecektir.


Puf Puf’un ateşi sıradan taşları dönüştürebilecek, hatta uranyum ve toryum üzerinden olağanüstü enerji ortaya çıkarabilecek bir güç olarak sunuluyor. Fakat hikâyenin sonunda asıl belirleyici olan onun fiziksel gücü değil, dostlarına duyduğu bağlılık oluyor. Günümüzde abartılmış bir kendini kahraman görme algısı var ama dostlara bağlılık maalesef zayıflamış durumda. Siz, çağımız çocuklarının kahramanlık algısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz çocuklarının kahramanlık algısı, büyük ölçüde popüler kültürün etkisiyle “yenilmezliğe” ve “bireysel gösterişe” indirgenmiş durumdadır. Puf Puf’un devasa bir güce sahip olmasına rağmen en büyük sınavını dostlarına olan bağlılığıyla vermesi, bu yanılsamayı kırmak için çok değerli bir yaklaşımdır.

Bireysel ve Gösterişli Kahramanlık Yanılsaması: Dijital oyunlar ve modern sinema, çocuklara genellikle dünyayı tek başına kurtaran, olağanüstü fiziksel güçleri olan figürler sunuyor. Bu durum, çocukların zihninde kahramanlığı “diğerlerinden üstün olmak”, “herkesi yenmek” ve “yenilmez görünmek” ile eşleştiriyor.

Sadakatin Zayıflaması: Bireysel başarının, hızın ve görünür olmanın yüceltildiği günümüz dünyasında, başkası için fedakârlık yapmak, takımın bir parçası olmak veya bir dostun yanında sabırla durmak maalesef geride kalıyor. Çocuklar, “biz” demek yerine “ben” demenin daha çok alkış aldığı bir düzende büyüyorlar.

Gerçek Gücün Temeli: Hikâyedeki uranyumu dönüştürebilen o devasa ateş, aslında kontrolsüz bir tahrip gücüdür. Onu yapıcı bir “umuda” dönüştüren şey Puf Puf’un fiziksel kapasitesi değil, dostlarına duyduğu sevgidir. Çocuklara, en büyük gücün kaslarda veya teknolojide değil, kalpteki bağlarda ve bu gücü nerede frenleyeceğini bilmekte yattığını göstermek büyük bir edebi başarıdır.

Çağımız çocuklarına, asıl kahramanlığın dünyayı tek başına kurtarmak değil; zor bir anında arkadaşının elini bırakmamak, empati kurmak ve verilen sözde durmak olduğunu hatırlatan kurgulara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.


Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır? Varsa, onların hangi yönleri sizi etkiledi?

Edebi üretimin temelinde sadece klasik romanlar değil, zihni besleyen her türlü görsel, kurgusal ve duygusal deneyim yatar. Kendi yazarlık serüvenime baktığımda, geleneksel anlamda çok fazla roman okuyan biri değilim. Az ve öz okurum. Seçerek okurum. Ancak bir kitabı elime aldığımda onunla derin bir bağ kurmam da kaçınılmazdır. Beni asıl besleyen ve hayal dünyamı şekillendiren kaynak çizgi romanlar ve çocukluk oyunlarım oldu.

Binlerce çizgi roman okudum ve hâlâ okumaya devam ediyorum. Bu durum, anlatımıma ve ilham kaynaklarıma şu şekillerde yön verdi:

  • Çizgi Romanların Görsel ve Dinamik Gücü: Çizgi romanlar; olay örgüsünü hızlı, temposu yüksek ve görsel olarak zengin bir biçimde sunar. Bu türle büyümek, hikâyelerimi yazarken sahneleri zihnimde bir film şeridi gibi canlandırmamı ve okuyucuya aksiyonu en canlı haliyle aktarmamı sağladı.
  • Gözlem ve Özgünlük: Başka roman yazarlarının kalıplarını veya üsluplarını taklit etmek yerine; odağımı kendi çocukluğuma, masumiyetime ve hayal gücüme verdim. Hayal kurabilmek üretkenlik için önemlidir.
  • Çocukluk Oyunları ve Ahlaki Pusula: Çocukluğumda ilaç şişelerini birer karaktere dönüştürür; kötülere karşı mazlumları koruyan küçük ama yürekli kahramanlar düşünürdüm. Benim için ilhamın özü; zayıfın yanında duran, gücünü gösterişten değil iyilikten ve cesaretten alan karakterler oluşturmaktır.

Sonuç olarak; beni etkileyen şey belirli yazarların üsluplarından ziyade, çizgi romanların sunduğu o dinamik evren ile çocukluğumda ilaç şişeleriyle kurduğum adalet duygusudur. Yazarı besleyen ana kaynak kütüphanesindeki kitapların sayısı değil, kalbinde taşıdığı ahlaki pusula ve koruduğu çocuksu heyecandır.


Mehmet Bey; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir?

Her insanın yazarlığa yüklediği anlam farklıdır; benim için ise yazarlık, özellikle çocuk edebiyatı söz konusu olduğunda, geleceği inşa etme ve güzelliği savunma sorumluluğudur.

Çocuk edebiyatı, sürekli öğrenmeyi ve kendinizi geliştirmeyi gerektiren hassas bir alandır. Bir çocuk yazarının en temel görevi; onların dünyasına girebilmek, anlayabilecekleri kurgular üretmek, dili ve kelimeleri büyük bir titizlikle seçmektir.

Benim bu yolculuktaki temel hedefim; her zaman güzeli üretmek, güzeli ve doğruyu savunmaktır. Geleceğin sahipleri olan çocuklara evrensel değerleri; iyiliği, merhameti, yardımseverliği ve empatiyi aşılamayı en büyük sorumluluğum olarak görüyorum.

Benim için bu dünyadaki en büyük ödül, bugün dokunduğum bir çocuğun yarın yetişkin bir birey olduğunda arkasına dönüp: “İyi ki çocukken bu kitabı okumuşum, bana hayatım boyunca taşıyacağım çok büyük erdemler kazandırdı” diyebilmesidir.


Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Okurlarınız bol olsun.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*