Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Dönmemek Üzere, köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluşan; bireysel acıyı toplumsal hafızaya dönüştüren, aşk, vicdan, gelenek, kadın, adalet ve insanlık kavramlarını aynı anlatı içinde buluşturan güçlü bir romandır. Sabriye Luiza Demir, gerçek yaşamdan beslenen anlatısını yalnızca bir roman olarak değil; aynı zamanda toplumsal vicdana yöneltilmiş edebî bir tanıklık olarak kurmaktadır.
Eserde, zulüm gördüğü bir coğrafyadan çocuklarını geride bırakmak zorunda kalan Sinem’in derin trajedisi ile Nefel ve Abraham’ın ruhsal derinlik taşıyan imkânsız aşkı iç içe ilerlerken, okur yalnızca karakterlerin hikâyesini değil; cehaletin, törenin, ön yargının, kadın üzerindeki toplumsal baskının ve insanın vicdanıyla verdiği mücadelenin de izini sürmektedir. Roman boyunca “dönmemek” yalnızca fiziksel bir ayrılığı değil; çocukluğa, masumiyete, eski hayata, kaybedilen zamana ve geri gelmeyecek umutlara yapılan uzun bir vedayı simgeler. Güçlü iç monologları, şiirsel dili, psikolojik çözümlemeleri ve felsefi sorgulamalarıyla Dönmemek Üzere, günümüz Türk edebiyatında hafıza, kimlik, travma ve insan olma hâli üzerine düşündüren dikkat çekici eserlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Merhaba Sabriye Hanım. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanıyarak söyleşimize başlamak isterim. Sabriye Luiza Demir kimdir?
Merhaba. Öncelikle güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Ben Sabriye Luiza Demir. 1977 yılında Antalya’nın Gazipaşa ilçesinde doğdum. İlkokul mezunuyum. Aslen Mardinliyim; ancak Mardin’le uzun yıllar sonra tanışabildim. Evliyim ve üç çocuk annesiyim.
Romanımda yer alan Sinem benim annem, Melih ise babamdır. Onların yaşadıkları hayat ve verdikleri mücadele benim çocukluğumu da derinden etkiledi. Bu yüzden çocukluğum adeta bir sürgün gibi geçti. On iki yaşıma kadar dağlarda, vadilerde, yaylalarda yaşadım. Doğanın içinde büyüdüm. Hayatın zorluklarını, yalnızlığı ve mücadeleyi daha çocuk yaşlarda tanıdım.
1989 yılında Adana’ya taşındık. Şehir hayatıyla ilk kez o zaman tanıştım. Benim için hiç alışık olmadığım bambaşka bir dünyaydı. Havası, suyu, gürültüsü, kısaca gördüğüm her şey bana yabancıydı. Çocukluğumda yaşadığım her olay bugün kalemime yansıyan duyguların temelini oluşturdu. Belki de bu yüzden yazdığım her satırda biraz çocukluğum, biraz yaşanmışlık, biraz da insanın iç dünyasına dair derin izler vardır.
Sabriye Hanım, kanaatimce her eser toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum: Sabriye Luiza Demir bu eseri neden yazdı?
Bu romanı yazmamdaki en büyük sebep; yıllardır sessizce yaşanan acıların sessizliğe gömülmesine vicdanımın razı gelmemesiydi. Çünkü bazı hikâyeler yalnızca onları yaşayanlara ait değildir; bütün insanların vicdanına emanet edilmiştir. Sessiz bırakılan her acı zamanla iyileşmez. Aksine gelecek nesillere bulaşan görünmez bir yara, bulaşıcı bir hastalık gibi büyüyerek yaşamaya devam eder. Ben bu sessizliğin kader hâline gelmesine razı olamadım.
Ben bu kitapta sadece bir annenin, bir kadının ya da bir ailenin hikâyesini anlatmadım. Ben yılların, çaresizliğin, zulmün ve insanın insanı yavaş yavaş yok edişini anlatmaya çalıştım. İnsan sadece bir kurşunla değil; ön yargıyla, iftirayla, bir suskunlukla, merhametsizlikle, suçlulukla ya da toplumun dışına itilip yalnızlığa mahkûm edilerek de öldürülebilir. En derin yaralar çoğu zaman görünmeyen yaralardır.
Bugün teknoloji ilerliyor, şehirler büyüyor, imkânlar artıyor ama insanı gerçekten insan yapan duygular; merhamet, adalet ve vicdan aynı hızla büyümüyor, aksine geriye doğru gidiyor. İşte yazmayı seçmemin asıl sebebi buydu: Unutulmaya yüz tutmuş bu değerleri yeniden hatırlatmak ve okurun sadece gözlerine değil, vicdanına da dokunabilmek. Ben edebiyatın insanı eğlendirmekten önce insanı kendisiyle yüzleştirmesi gerektiğine inanıyorum. Eğer bu romanı okuyan bir kişi bile kitabı bitirdiğinde “Ben olsaydım ne yapardım?” diye kendi vicdanına dönüp samimiyetle bir soru sorarsa amacıma ulaşmışım demektir. Çünkü dünya yalnızca kötülük yapanlar yüzünden değil, bunu görüp kayıtsız kalanlar yüzünden de daha karanlık bir yer hâline geliyor. Ben ise kalemimle o karanlıkta küçük de olsa bir ışık yakabilmeyi umut ettim.
Roman boyunca hem gerçek yaşam hikâyelerini hem de yoğun psikolojik çözümlemeleri aynı potada eritiyorsunuz. Yazım sürecinde sizi en çok yoran şey yazmak mıydı, yoksa yeniden yaşamak mı?
Beni en çok yoran şey yazmak değildi; yeniden yaşamaktı. Çünkü kalem her zaman güzel hikâyeler yazmaz; bazen en ağır acılara, en derin yaralara, yıllarca susmuş çığlıklara da tercüman olur ve onları satırlara taşır. Bu romanı yazarken bazı bölümlerde yalnızca bir yazar değildim. Kimi zaman korkularıyla baş başa kalmış küçük bir çocuktum, kimi zaman çaresiz bir annenin susturulmuş çığlığı, kimi zaman da yaşanan acıları sessizce dinleyen biriydim. Kalemi elimde tutan bendim ama satırları yazan bazen çocukluğum, bazen hafızama kazınmış anılar, bazen de yıllardır içimde susturmamaya çalıştığım duygulardı.
Her cümlede geçmişin kapısını yeniden araladım. Unutulduğunu sandığım acılar hiç gitmemiş gibi karşıma çıktı. Kimi zaman yazdığım satırları gözyaşlarımın ardından görmekte zorlandım ve bazen günlerce, bazen haftalarca tek bir satır bile yazamadım. Çünkü bazı hatıralar sadece hatırlanmaz, yeniden yaşanır. Kelimeler bazen insanın en derin yaralarına dokunur ve o yaralar hiç kapanmamış gibi yeniden kanamaya başlar. İşte beni en çok yoran da buydu. Bu romanı yazarken hem tanığı olduğum hem de ruhumda taşıdığım acılarla yeniden yüzleştim.
Okur, Sinem’i okurken kimi zaman öfkeleniyor, kimi zaman ağlıyor. Romanı bitiren birçok okur şu soruda ikiye ayrılıyor: Sinem çocuklarını bırakarak bencilce mi davrandı, yoksa başka şansı olmayan çaresiz bir anne miydi? Siz bu tartışmada hangi noktadasınız?
Bu sorunun yalnızca tek bir cevabı olduğunu düşünmüyorum. Belki de romanın en ağır yükü tam da burada başlıyor. Çünkü hayatta bazı kararlar vardır; onları dışarıdan yargılamak kolay, içinde yaşamak ise neredeyse imkânsızdır. Açıkçası ben de bu konuda yıllarca kararsız kaldım. Zaman zaman annemi suçladım, hatta bencil buldum. Çünkü bana göre bir kadın anne olmuşsa ne bile bile ölmeye ne de evladını kendi isteğiyle terk etmeye hakkı vardır. Fakat Sinem’in hikâyesi, doğru ile yanlış arasında verilmiş bir karar değildi. O; iki yanlışın, iki acının ve iki çıkmazın arasında seçim yapmak zorunda kalan bir kadındı. Kalsa büyük ihtimalle öldürülecekti, gitse çocuklarından ayrılacaktı. Böyle bir durumda hangi kararın doğru olduğunu söylemek gerçekten mümkün mü?
Yıllar geçtikçe araştırdım, sorguladım ve geçmişin izlerini takip ettim. Her öğrendiğim gerçek bana olaylara tek bir pencereden bakmanın ne kadar yanıltıcı olduğunu gösterdi. Hiçbir annenin, yüreğinin bir parçası olan evladından kendi isteğiyle vazgeçeceğine bugün de inanmıyorum. Bir insanı yargılamadan önce, onu o kararı vermek zorunda bırakan şartları göz önünde bulundurmak gerektiğine inanıyorum. Ben bu romanı yazarken belki de en çok kendimle yüzleştim. Çünkü yıllarca anneme sorduğum soruların çoğunu bu kez kendi vicdanıma sordum ve belki de asıl sorgulanması gereken Sinem’in verdiği karar değil; onu bu imkânsız seçimi yapmaya zorlayan düzen, cehalet, toplumsal baskılar ve insanı çaresizliğe sürükleyen zihniyetti. Ben bu hikâyede kararın değil, o kararı doğuran şartların sorgulanması gerektiğine inanıyorum.
Roman boyunca “lanet köy” yalnızca bir mekân değil; cehaletin, dedikodunun ve törenin sembolü hâline geliyor. Sormak istediğim soru şu: “O köy” gerçekten belirli bir yer mi, yoksa bugün hâlâ farklı biçimlerde yaşamaya devam eden bir zihniyet mi?
Evet, o köy gerçekten var. Fakat benim için o köy yalnızca bir coğrafya değil; insanın vicdanını kaybettiğinde dönüşebileceği bir zihniyetin adıdır. Sinem gittiğinde herkes onun gidişini konuştu, yer yerinden oynadı adeta; ama hiç kimse dönüp “Biz ne yaptık?” diye sormadı. Yıllarca köyün dilinden düşmedi. Kimi büyük bir şaşkınlıkla karşıladı, kimi gidişini büyük bir cesaret olarak gördü. Fakat çoğunluk onun yaşamaya bile hakkı olmadığını düşünüyordu. Daha acısı, Sinem gittikten sonra çocukları da annelerinin üzerinden yargılandı; onlara yapılan eziyet ve hakaretler bitmek bilmedi. Sinem’in gerçekten suçsuz olduğunu bilen, onu seven, anlayan birkaç kişi vardı ama konuşmaya korktular. Gerçek ortadaydı fakat korku gerçeğin sesini bastırdı. Dedikodular, iftiralar hiçbir zaman bitmedi ve her biri kendi sonunu hazırladı adeta. Sinem henüz hayattayken köy bu kez tarlalar, hayvanlar, çobanlar ve ağır küfürlü sözler yüzünden birbirine düşüp kana bulandı; birçok insan öldü. Kalanlar da köyden dağıldılar. Bütün bunlar bana şunu gösterdi: Bir yeri lanetli yapan toprağı değil, insanların vicdanıyla yüzleşmemesidir. Bu yüzden lanetli köy yalnızca geçmişte kalan bir yer değil. İnsan kendini sorgulamayı beceremediğinde en büyük lanetli köyü kendi içinde kuruyor.
Romanın en sarsıcı sahnelerinden birinde Sinem, herkesi unutmasına rağmen sürekli çocukluğuna, köyüne ve annesine dönmek istiyor. Cemal Süreya “Çocukluk, insanın anavatanıdır.” derken; Oğuz Atay da “İnsan en çok çocukluğuna sürgündür.” der. Sizce insan yaşlandıkça neden çocukluğuna dönüyor?
Bence Cemal Süreya ve Oğuz Atay insanın çocukluğuyla kurduğu bağı çok güzel analiz etmişler. Çocukluk insanın hayatında yalnızca geride bıraktığı bir dönem değil; insanın ilk yurdu, kendisini tanıdığı ilk yerdir. Sinem için ise bu çok daha derin bir anlam taşıyordu. O köy onun çocukluğunun tamamıydı. Annesine, babasına, kardeşlerine ve çocuklarına aşırı bağlıydı ve çok derin bir özlem duyuyordu. Üstelik çok küçük yaşta evlenmiş ve çocukluğunu tam anlamıyla yaşayamamıştı. Belki de bu yüzden çocukluğu onun içinde hiç tamamlanmamış bir yara olarak kaldı. Annesinin ölümünü kırk gün sonra öğrenmiş olması da onda çok derin bir iz bırakmıştı. Yıllar geçmesine rağmen annesinin ölümünü kabullenemedi. Sanırım bu yüzden, her şeyi unuttuğunda bile annesinin yaşadığına inanıyordu. Zihni nereye savrulursa savrulsun dönüp dolaşıp yine o köye gidiyordu. Belki de kaybettiği her şeyi orada arıyordu. Bence insan yaşlandıkça çocukluğuna bu yüzden dönüyor. Çünkü bazı yerler yalnızca yaşadığımız yerler değildir; insanın hafızasına, ruhuna, kimliğine işleyen yerlerdir.
Nefel ile Abraham birbirlerine dokunmadan bile ömür boyu sürecek bir sevdaya inanıyorlar. Sizce günümüz insanı, sevmenin ruhsal tarafını kaybedip aşkı yalnızca birlikte vakit geçirmekten ibaret görmeye mi başladı?
Bence aşk, insanın yaşayabileceği en büyük, en derin ve en tarifsiz duygudur. Aşkı yalnızca birlikte olmak, birbirine dokunmak, aynı hayatı paylaşmak ya da birbirine sahip olmakla ölçmek, bana göre aşkın kendisini küçültmektir. Nefel ile Abraham’ın aşkı da tam burada başka bir boyutta yaşanıyor. Onlar birbirlerini sevdiler ama birbirlerine sahip olmayı seçmediler. Abraham evliydi. İkisi de bu gerçeğin üzerine kendi mutluluklarını kurmanın dürüst olmayacağını biliyordu. Bu yüzden birbirlerinden vazgeçtiler. Bu dünyada birbirlerine veda ettiler, vuslatı ise başka bir hayata bıraktılar.
Bence asıl aşk biraz da burada başlıyor. Çünkü bir insanı sevmek kolay olabilir; asıl mesele, sevdiğin insan uğruna kendi arzularına sınır koyabilmektir. Bazen aşk, sevdiğine kavuşmak değil; onu kendi günahının, kendi bencilliğinin ve kendi arzunun bedeline dönüştürmemektir.
Bugün ise aşkın kendisinden çok, onun tüketilmiş bir görüntüsünü görüyoruz. Çabuk başlayan, çabuk tüketilen ilişkiler… Sahip olmayı sevmek; ilgiyi aşk, tutkuyu bağlılık, yalnız kalmama isteğini sevgi sanan anlayışlar… Aşkın üzerine o kadar çok şey söylendi ve yaşandı ki bazen aşkın kendisi kalabalığın içinde kayboldu. Oysa gerçek aşk insanı kendine değil, vicdanına da hesap vermeye zorlar. Sabır ister, sadakat ister, fedakârlık ister. Bazen susmayı, bazen beklemeyi, bazen de sevdiğin hâlde gitmeyi gerektirir.
Nefel ve Abraham birbirlerinden vazgeçtiklerinde aşklarını kaybetmediler; belki de tam tersine, aşklarını kirletmeden korudular. Çünkü bana göre bazı aşklar kavuşarak değil, vazgeçerek büyür. Bazı insanlar birbirlerine bu dünyada değil, bir ömrün sınırlarını aşan bir inançla veda eder. Ve bazı aşklar vardır ki bedene değil ruha dokunduğu için unutulmaz. Nefel ile Abraham’ın aşkı da benim için böyle bir aşktı: Bu dünyada yarım kalan fakat anlamını yarım bırakmayan bir sevda.
Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır? Varsa, onların hangi yönleri sizi etkiledi?
Elbette birçok yazardan etkilendim. Yabancı yazarlardan Dostoyevski, Victor Hugo ve Tolstoy benim için ayrı bir yere sahip. Dostoyevski deyince aklıma insanı anlamak ve insanca yaşamak geliyor; insan ruhunun en karanlık taraflarına bile cesaretle bakabilmesi beni çok etkiliyor. Victor Hugo’da derin bir adalet duygusu görüyorum; insanı, vicdanı ve toplumsal adaletsizlikleri ele alış biçimi beni düşündürüyor. Tolstoy ise insanın kendisiyle, hayatla ve ahlaki seçimleriyle hesaplaşmasını çok güçlü bir şekilde anlatıyor.
Yerli yazarlardan Yaşar Kemal’in Anadolu insanını ve doğayı destansı bir dille anlatmasından, Sabahattin Ali’nin insanın iç dünyasına ve toplumsal yaralara dokunuşundan, Orhan Pamuk’un hafıza, kimlik ve geçmiş arasındaki bağları işleyişinden, Zülfü Livaneli’nin ise tarih, toplum ve insanı aynı hikâyede buluşturabilmesinden etkilendim. Bunların dışında adını sayamadığım daha birçok yazardan da beslendim. Her biri bana insanı, hayatı ve dünyayı başka bir pencereden görmeyi öğretti. Fakat hiçbirinin sesini taklit etmek istemedim. Onların eserlerinde kendime ait bir iz ararken zamanla kendi sesimi bulmaya çalıştım. Çünkü bence iyi bir yazarın başka yazarlardan alabileceği en değerli şey, onların cümleleri değil; dünyaya bakma cesaretidir.
Sabriye Hanım; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır. Kimine göre yazar duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir?
Bence yazar yalnızca hikâye anlatan kişi değildir. Yazar; insanın sustuğu yerde konuşan, toplumun görmezden geldiği acılara bakabilen ve insanın kendisinden sakladığı gerçeği yeniden karşısına koyabilendir. Bazen bir yaranın üzerine parmağını koyar, bazen unutulmuş bir insanı yeniden hatırlatır, bazen de okurun kendisine dönüp “Ben ne yaptım?” diye sormasını sağlar.
Yazmak bir yazarın haykırışıdır. İçinde biriken sözcüklerin, gördüğü haksızlıkların, tanık olduğu acıların ve susturamadığı vicdanının kâğıda dökülmesidir. Yazar en çok insanlığın sustuğu yerde haykırmalıdır: Zulme, adaletsizliğe, cehalete, unutulan acılara ve insanın insana yabancılaşmasına karşı… Çünkü belki bazı gerçekler susturulduğunda yok olmaz ama daha derine gömülür. Yazarın kalemi, o derinlere gömülen gerçeği yeniden gün ışığına çıkarmalıdır.
Yazarın kalemi yalnızca bugünü anlatmak için değil; geçmişin susturulmuş seslerini geleceğe taşımak, unutulmaya yüz tutmuş insanları, acıları ve hakikatleri zamanın içinde kaybolmaktan kurtarmak için yazmalıdır. Asırlar önce yaşananları, insanların hangi acılardan geçtiğini, hangi savaşları, zulümleri, sevinçleri ve değişimleri yaşadığını bugün biliyorsak bunda yazarların bıraktığı izlerin büyük payı vardır. Zaman insanı susturur, hayatları siler, nesilleri değiştirir; fakat kelimeler kalır. Bu yüzden bana göre bir yazarın en temel sorumluluğu yalnızca güzel cümleler kurmak değil; gördüğünü, hissettiğini ve tanık olduğunu geleceğe taşıyabilmektir. Belki bir gün biz olmayacağız; fakat bıraktığımız kelimeler, bizden sonra gelen birinin geçmişe bakmasını, düşünmesini ve insanı yeniden anlamasını sağlayacak.
Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Okurlarınız bol olsun.
Ben teşekkür ederim. Kitabımı ve düşüncelerimi anlatmama fırsat vermeniz benim için çok kıymetliydi. İlginiz ve emeğiniz için ayrıca teşekkür ederim.
Leave a Reply