Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanan Atalay Gürsoy’un 30 Gece romanı, ilk sayfadan itibaren okuru psikolojik bir bilmecenin içine davet eden, gerilim ile varoluşsal sorgulamayı ustaca harmanlayan güçlü bir anlatıdır. Taksi şoförü Tahir’in, eşi Esma’nın yokluğunda giderek gerçeklikten kopan otuz gecelik yolculuğu; aslında yas, suçluluk, inkâr, hafıza ve insan zihninin kendini koruma mekanizmaları üzerine derin bir psikolojik çözümleme sunar.
Roman boyunca tekrar eden yağmur, martılar, karanlık ev, bitmeyen konuşmalar ve boş sokaklar yalnızca atmosfer kurmaz; Tahir’in parçalanan zihninin sembollerine dönüşür. Finalde ortaya çıkan Esma’nın mektubu ise bütün hikâyeyi yeniden anlamlandırarak okura ikinci kez okuma isteği uyandıran güçlü bir edebî kırılma yaratır. Atalay Gürsoy, sürpriz finale yaslanmak yerine insan ruhunun en kırılgan noktalarını cesurca anlatmayı tercih ediyor ve Türk edebiyatında psikolojik roman geleneğine dikkat çekici bir katkı sunuyor. Biz de bu söyleşimizde Atalay Gürsoy ile yeni çıkan eseri üzerine bir söyleşi yaptık.
Merhaba Atalay Bey. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanıyarak söyleşimize başlamak isterim. Atalay Gürsoy kimdir?
Açıkçası güzel bir eşin kocası, iki kedi ve çok tatlı bir kızı babası Atalay Gürsoy. Benim için beni tanıtan en önemli özellikler bunlar ama klasik cevabı da vermem gerekirse; 7 Haziran 1984 İstanbul doğumluyum. Ortaköy’de çocukluk ve gençliğimi geçirdim, şimdi de ailemle Göztepe’de yaşıyorum. İşletme Fakültesi bitirdim, meslek olarak turizm sektöründe çalışıyorum. Yazmanın yanında heykel, resim ve dijital illüstrasyonla da ilgileniyorum. Sanırım benimle ilgili bu kadar bilgi yeterlidir.
Atalay Bey, kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Atalay Gürsoy neden yazıyor?
Hayatın siyah ya da beyaz olmadığına inanıyorum. Bu zamana kadar okuduğum kitaplarda çizgi hep griye kadar geliyordu. Ben biraz da siyahtan bahsetmek istedim. Bize hep en büyük darbelerde bile ana karakterlerin nasıl tekrar ayağa kalkışları, hayata nasıl tutundukları anlatıldı. İnsan bazen ayağa kalkamaz, bazen de kalkmak istemez. Bu bizim doğamız.
Günümüzde insanlar ne kadar kırılgan olduklarını unuttular. Ben biraz da o kırılganlığı hatırlatıp, yürüdüğümüz çizginin ne kadar tekinsiz olduğundan konuşmak istedim. Bir yerde ölümsüz olmadığımızı anlatmak istedim diyebiliriz. Bence en büyük yaraları tam da bu reddedişten alıyoruz çünkü.
158 sayfa boyunca Tahir’in çıplak gerçekle değil, ancak taşıyabileceği, ‘yaşayabileceği bir gerçekle’ mücadele ettiğine şahit oluyoruz. Aslında bu durum bana günümüz insanını hatırlatıyor; bugün bizler de sosyal medyanın ve filtre balonlarının içinde, sadece katlanabileceğimiz ve işimize gelen ‘kişiselleştirilmiş gerçeklikler’ inşa ediyoruz. Tahir’in bu kaçışı ile modern insanın kendi yarattığı simülasyona sığınması arasında nasıl bir paralellik görüyorsunuz? Günümüz insanı da birer modern Tahir mi?
Ne yazık ki evet. Sosyal medya ya da televizyon, aslında Tahir’in içinde bulunduğu reddedişin topluma yayılmış hâli. Biraz önce de söylediğim gibi insan gerçekten kırılgan bir varlık. Biz de toplum olarak canımızı yakan gerçeklere gözlerimizi kapatıp yalan bir dünyada yaşıyoruz. Daha kolay olduğu için. Bu kaçış için de farklı enstrümanlar kullanıyoruz.
Bizler mutlu olmayı unuttuk, daha kötüsü mutsuz olmayı da unuttuk. Sadece “miş” gibi yaşıyoruz. Mutluymuş gibi gönderiler, mutsuzmuş gibi story’ler. Cenazesini sosyal medyada paylaşan insanlar var. Gerçek acının buna izin vereceğine ben inanmıyorum.
Roman boyunca okuru tekinsiz, neredeyse doğaüstü bir atmosferin labirentlerinde gezdiriyorsunuz. Ancak finalde anlıyoruz ki asıl ‘hayalet’ dışarıda değil, içerideymiş. Sizin ifadenizle; insan zihninin ürettiği en büyük hayalet, aslında ‘inkâr’ın ta kendisi. Peki, insan niçin bu inkâr hayaletine sığınıyor?
Daha kolay olduğu için. Bazen gerçekleri kabullenip acımızı çekmek yerine alternatif gerçekler üretip orada yalan mutluluklar yaşamak daha kolay geliyor. O hayalet hepimizin içinde yaşıyor. Öleceğimizi bildiğimiz hâlde hepimiz 10 yıl sonrası için planlar yapıyor, hayaller kuruyoruz. Bu reddediş bizim gerçeğimiz.
Romanda adeta birer gölge gibi sürekli karşımıza çıkan motifler var: Gitmek bilmeyen martılar, dinmeyen bir yağmur, sığınılan karanlık, tekinsiz bir koku ve sürekli hareket halindeki o taksi… Bu imgeler sadece bir atmosfer dekoru mu yoksa başka anlamları da var mı?
İnsan anılarla yaşar, şekillenir ve o an olduğu kişi olur. Etrafımızdaki her şey bizi biz yapıyor. Açıkçası hissetmediğim hiçbir motifi romana eklemedim. Her imge aslında bir duyguyu yaşatıyor bize. Aynı zamanda kopya vermek istemem ama okuyucu bu kitap bittiğinde tüm bunların cevabını almış oluyor. Son sayfayı çevirip kitabı kapattığınızda işte bu his sizi tekrar 28. Şubat’a ve 1. Gece’ye taşıyor. Yeniden.
30 Gece yalnızca bir roman olarak kalmıyor; adeta yepyeni bir psikolojik evrenin ilk halkası hissini uyandırıyor. Eserin asıl başarısı da tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor. Romanı bitiren pek çok okur, muhtemelen kendini hemen ilk sayfaya geri dönmek isterken bulacaktır. Sizce bu roman, ikinci okunuşta ilk seferde fark edilemeyen detayları ve saklı ipuçlarını açığa çıkaracak gizemler barındırıyor mu?
Kesinlikle evet diyebilirim. Bu bilinçle atılmış tuzaklar değil ama. Bu kurgunun doğurduğu sonuç. Birinci satırı yazıp esere başladığımda son satır kafamdaydı, bunun sayesinde gecelerin bağlantısı da karakterlerin bağlantısı da organik oldu. Hiçbir olay ya da his sürpriz olsun diye sonradan eklenmedi. İlk satırı yazdığımdaki istek okuru kitap bittiğinde tekrar burada bulmaktı.
Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır? Varsa, onların hangi yönleri sizi etkiledi?
Düşünmeden söyleyeceğim ilk isim Sayın Oğuz Atay’dır. Onun dünyasının tadını ben başka hiçbir yazarda bulamadım. Yabancı yazarlardan da Haruki Murakami ve Paul Auster’i rahatlıkla söyleyebilirim.
Atalay Bey; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir?
Bence yazarın temel görevi insanların bakış açısını değiştirip, göremediklerini ya da görmekten korktukları şeyleri göstermektir. Bu bazen bir duygu, bazen bir düşünce, bazen de sadece farklı bir renk. Anlattığı ne olursa olsun o kitap kapandığında küçücük bile olsa bir parçanın okurda kalması gerekir. Bence yazarın en temel sorumluluğu da okur ile kendisini paylaşmaktır.
30 Gece, psikolojik derinliği ve çarpıcı finaliyle okurun hafızasında kalıcı bir yer edinecek nitelikte bir eser. Bu romanın ardından okurlarınız sizden yeni hikâyeler ve yeni romanlar yazmanızı beklesinler mi yoksa 30 Gece sizin final eseriniz miydi?
30 Gece‘yi okuyup beğenmiş değerli okurlara şunu rahatlıkla söyleyebilirim: “Bu bir son değil, bir başlangıç.” Yeni romana da başladım ve gayet güzel gidiyor, yakında yine onlarla olmayı umuyorum.
Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Okurlarınız bol olsun.
Çok teşekkür ederim.
Leave a Reply