Bahriye İplikçi: “Yazar, yaşadığı dönemin bir tanığıdır.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları’nın kültür belleğine katkı sunan nitelikli eserlerinden biri olan Bahriye İplikçi’nin kaleme aldığı Vurla’dan Urla’ya eseri, çocuk edebiyatı ile yerel tarih anlatıcılığını bir araya getiren özgün bir çalışma. Eserde, Urla’nın simgesi hâline gelen beyaz bir kuğunun rehberliğinde küçük Hakan’ın çıktığı yolculuk üzerinden, Klazomenai’den Liman Tepe’ye, Karantina Adası’ndan Necati Cumalı’ya kadar uzanan çok katmanlı bir kültür atlası kuruluyor.

Yazar, kuru tarih bilgisi vermek yerine; diyaloglar, anlatılar ve canlı mekân tasvirleri aracılığıyla Urla’nın hafızasını çocuk okurun zihninde yaşayan bir hikâyeye dönüştürüyor. Kitapta Prof. Dr. Güven Bakır, Prof. Dr. Hayat Erkanal, Prof. Dr. Yaşar Ersoy, Anaksagoras, Yorgo Seferis, Neyzen Tevfik ve Tanju Okan gibi tarihî ve kültürel figürlerin kurmaca içinde yeniden canlandırılması, eseri yalnızca bir çocuk kitabı olmaktan çıkarıp kültürel süreklilik üzerine düşünmeye çağıran edebî bir metne dönüştürüyor. Özellikle Hakan’ın “beton binalar çoğaldı, ağaçlar azaldı” sözleri üzerinden gelişen çevre duyarlılığı, kitabın yalnızca geçmişi anlatmadığını; modernleşme, hafıza kaybı ve kent kimliği üzerine de güçlü bir eleştiri geliştirdiğini gösteriyor.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Bahriye Hanım. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Bahriye İplikçi kimdir?

Teşekkür ederim. 1971 yılı Manisa ili Ahmetli ilçesi doğumluyum. Ahmetli Lisesi Edebiyat Bölümü mezunuyum. 1994 yılında Urla’ya yerleştim. Birçok kültür ve sanat dergisinde ve Urla yerel gazetesinde köşe yazarlığı yaptım. Çevre konularını ilke hâline getirdiğim araştırmaya dayalı üç kitabım var.

Kültürümüzde ve tarihimizde uzun yıllardır damaklarımıza tat veren otlarımızı ve onlarla yapılan yemeklerimizi gelecek nesillere aktarmak için hazırladığım Annemin Ot Sepeti; doğa sevgisinin gelişmesinde, özellikle zeytin ağaçlarının yetiştirilmesi ve korunmasında, 2500 yıllık tarihî geçmişe sahip zeytinyağı işliğinin bulunduğu Klazomenai’nin önemini vurgulayan Vurla’da Yaşanan Sihirli Mucize ve yine araştırmaya dayalı, okuyucuyu 8 bin yıllık masal tadında bir tarihî yolculuğa çıkaran Vurla’dan Urla’ya kitaplarının yazarıyım.


Bahriye Hanım, 44 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Bana göre her eserin bir yazılış amacı vardır. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir niyeti bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel niyet neydi?

Urla, ilk geldiğim yıllarda çok küçük bir kasaba gibi görünse de doğup büyüdüğüm yer Manisa ve ilçeleri gibi tarih fışkıran bir yer. İnsan yaşadığı yerden etkileniyor. Sardes Antik Kenti beni nasıl etkilediyse Urla da doğasıyla, tarihiyle ve hatta Klazomenai Antik Dönem Zeytinyağı İşliği’nin ayağa kaldırılmasına tanık olmak da beni çok etkiledi.

Aidiyet duygusunu çok yoğun yaşayan biriyim. Yaşadığımız topraklara borcumuz olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden yazmayı ve araştırmayı seven biri olarak ilk geldiğim yıllarda etkilendiğim bu kasabayı sadece tanımak değil; otuyla, hikâyesiyle, diliyle, yemeğiyle, tarihiyle tanıtmak; kültürünü duygu, kimlik ve hafıza olarak gelecek nesillere aktarmak istedim.


Yazarı ve edebiyatı nasıl tanımladığınızı merak ediyorum. Bir başka deyişle yazar kimdir; onun en temel sorumluluğu nedir?

Bence yazar, yaşadığı dönemin bir tanığıdır. Gördüklerini, düşündüklerini yazıya dökerek ölümsüzleştirir ve gelecek kuşaklara aktarır. Bir yazar önce kendisinden sorumludur. Gerçeği görünür kılmalı, bağımsız olmalıdır. Toplumun hafızasına katkıda bulunmalıdır. Ayrıca bir yazarın önemli sorumluluklarından biri – ve benim çok önemsediğim şey – dildir. Bir yazarın temel aracı dil olduğu için dile gerekli özeni göstermelidir.


Kitapta Urla’nın tarihi yalnızca kronolojik biçimde aktarılmıyor; hafıza, mekân ve kimlik arasında güçlü bir bağ kuruluyor. Urla örneğinden yola çıkarak bir kentin kimliğinin nelerle oluştuğunu size sorsak yanıtınız ne olurdu?

Bir kentin kimliğini her şeyden önce elbette geçmişi belirler. Savaşlar, göçler, eski uygarlıklar, eski sokaklar, tarihî binalar, arkeolojik kalıntılar… Kısacası tarih, bir kentin kimliğini oluşturan önemli bir unsurdur. Tabii ki tarih tek başına yeterli değil. “Coğrafya kaderdir” deriz her zaman. İnsanların karakterlerini, yaşam koşullarını ve beslenme alışkanlıklarını o bölgenin coğrafyası belirlediği gibi, kimliğini de oluşturur. Ayrıca kültür, sanat ve gündelik yaşam bir şehrin kimliğini oluşturan önemli öğelerdir.


Hakan’ın rehber olarak bir “kuğu” ile Urla’nın geçmişinde yolculuğa çıkması, esere mitolojik ve kültürel hafızayı taşıyan sembolik bir derinlik kazandırıyor. Klazomenai’den Cumhuriyet Dönemi’ne kadar uzanan anlatıda ise Urla’nın sürekli değişen, dönüşen ama hafızasını tamamen kaybetmeyen bir coğrafya olduğu görülüyor. Kuğu figürü, yalnızca bir çocuk anlatısının masalsı unsuru mu; yoksa geçmiş ile bugün arasında köprü kurmaya çalışan kültürel belleğin sesi mi?

Kuğu figürü, masalsı unsurdan daha çok kültürel bir bellektir. Klazomenaililer kuğuyu sikkelerinde kullanmışlardır. Kuğu, Urla’nın simgesidir. Zarif, sakin, kıyıya ait bir kültürle ilişkili bir kimliktir. Bu nedenle logo tasarımlarında, sanat çalışmalarında ve yerel anlatılarda yerini alır. Hatta kuyumcuların bile ziynet eşyalarını kuğu figürü süslemektedir. Ressamların tablolarına ilham olur. Hikâyelerin baş kahramanıdır. Kısacası geçmişten günümüze hafızalara kazınmış güçlü bir semboldür.


Kitapta çocuk bir karakter, yetişkinlerin çoğundan daha fazla tarih ve çevre bilinci taşıyor. Hakan’ın “ağaçlar azaldı, beton binalar çoğaldı” sözleri üzerinden, değişen kent dokusuna ve doğanın giderek geri planda kalışına dikkat çekiliyor. Sizce bugün Türkiye’de şehirlerin büyüme süreci ile tarihî ve doğal mirası koruma arasında yeterli bir denge kurulabiliyor mu?

Maalesef hızlı büyüyen yerleşim yerlerinde bu mümkün değil. Bu büyüme doğanın yok edilmesiyle gerçekleşiyor. Yer altı ve yer üstü kaynaklarının plansız bir şekilde kullanılması da dengeyi bozan önemli bir etken.


Kitabı okurken “Urla’nın geçmişi denizin altında saklı kalırken, geleceği de betonlaşmanın gölgesinde yavaş yavaş siliniyor” hissine kapıldım. Sizce bu gidişatı değiştirmek ve Urla’nın tarihî ve doğal kimliğini koruyabilmek için neler yapılmalı?

Bu sorunun cevabı eleştiri olarak algılanmasın lütfen. Bir gözlem olarak değerlendirilirse sevinirim. Düzensiz yapılaşma ve dışarıdan gelen göçün önüne geçilmesi gerekiyor. Urla’yı Urla yapan şeylerin neler olduğunu bilmek gerekiyor. Tarihi, kültürü ve doğası konusunda burada yaşayanların – özellikle yönetim kademesinde olanların – bilinç düzeyini, farkındalığını arttırmak gerekiyor.


Necati Cumalı, Yorgo Seferis, Tanju Okan ve Neyzen Tevfik gibi farklı dönemlerin sanat ve düşünce insanlarını aynı masa etrafında buluşturduğunuz sahne, Urla’nın kültürel hafızasını çok güçlü biçimde hissettiriyor. Sizce bugün Urla, yetiştirdiği bu önemli isimlerin değerini ve mirasını yeterince sahiplenebiliyor mu?

Hayır, yeterince sahiplenildiğini düşünmüyorum. Urla coğrafyasından Türkiye’de, hatta dünyada söz sahibi olan bunca yazar, şair, sanatçı ve bilim insanının çıkması buradaki kültürel derinliğin bir yansımasıdır. Bu derinliğin günümüzde artarak devam ettiğini görmekteyiz. Urla’da neredeyse her gün bir sosyal ve kültürel etkinlik düzenleniyor. Bugün içinde bulunduğumuz Sanat Haftası gösteriyor ki burada yaşadığını söylediğimiz düşünce ve sanat insanlarının açtığı yolda yürümeye devam ediliyor. Elbette bu gurur verici bir durum.

Ancak çağa damgasını vurmuş sanatçıların değeri sadece bu yolda yürümekle ilgili değil; onların düşünsel ve kültürel mirasının yaşatılmasıyla ilgili. Bahsettiğimiz sanatçılar Urla’nın hafızasında önemli bir yere sahip. Buna rağmen günlük yaşamda bu isimlerin derinliği bazen turistik bir simgeye indirgeniyor. Değerleri tamamen unutulmuş olmasa da gerçekten yaşamaları için sadece festivallerle değil; eğitim, yerel hafıza ve gündelik hayatın içinde de sürekli hatırlanmaları gerekiyor.


Kitapta Rumların, Türklerin ve Musevilerin uzun yıllar bir arada yaşadığı çok kültürlü bir Urla tablosu çiziliyor; ancak savaşlar ve mübadele süreciyle bu yapının değiştiği de görülüyor. Urla’da günümüzde bu çok kültürlülüğün devam edip etmediğini merak ediyorum.

Geçmişteki kadar yoğun olmasa da Urla’da çok kültürlülüğün izleri bugün hâlâ devam ediyor. Bugün nüfus yapısı büyük ölçüde Türk olsa da geçmişin çok kültürlü mirası tamamen kaybolmuş değil. Farklı mutfak geleneklerinin iç içe yaşaması, sanat etkinlikleri ve kültür festivallerinin yapılması, hatta bu hafta sonu yapılan Gülbahçe Arnavut Böreği Festivali bu çeşitliliğin devam ettiğinin göstergesidir. Son yıllarda sanatçıların, yazarların ve gastronomiyle ilgilenen insanların da Urla’ya yönelmesi kültürel çeşitliliği artırmaktadır.


Türk edebiyatında size ilham veren beş yazar ve beş eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?

  • Yaşar Kemal – İnce Memed
  • Sait Faik Abasıyanık – Son Kuşlar
  • Refik Halid Karay – Üç Nesil Üç Hayat
  • Necati Cumalı – Tütün Zamanı Üçlemesi (Zeliş, Yağmurlar ve Topraklar, Acı Tütün)
  • Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) – Aganta Burina Burinata

Bahriye Hanım, çocuklar için hazırlanmış bu önemli Urla yerel tarihi çalışmasını okuduğum için mutluyum. Çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni eder, bundan sonraki üretimlerinizde kolaylıklar ve ilham dolu süreçler dilerim.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*