Sahil Balıkçı: “Geçmişin izini sürmek ne kadar kıymetliyse, bugünü tarihe not düşmek ve geleceğe yön vermek de o kadar hayatidir.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanan Direniş Tarihine Demokratik ve Ekolojik Yaklaşım – Antik Kent Pergamon’dan Küresel Sisteme Direnişin İzleri, yazar Sahil Balıkçı’nın Bergama’yı yalnızca tarihsel bir kent olarak değil; insanlık tarihindeki direniş, hafıza, emek, ekoloji ve kültürel mücadelelerin sembolik merkezi olarak ele aldığı kapsamlı bir araştırma ve düşünce kitabı. Kitap; Pergamon söylencelerinden Sümerbank grevlerine, Çakırcalı Mehmet Efe’den Bergama köylülerinin siyanürlü altın direnişine, Gazze’den veri sömürgeciliğine kadar uzanan çok katmanlı bir anlatı kuruyor.

Yazar, tarihi yalnızca geçmişin kronolojisi olarak değil; “geçmiş, güncel ve gelecek arasında kurulan diyalektik bir bağ” olarak yorumluyor. Özellikle “Pergamon sadece bir taş yığını değildir. O bir zihniyettir.” cümlesi, kitabın temel yaklaşımını özetleyen güçlü bir manifesto niteliği taşıyor. Mitoloji, Marksizm, ekoloji, emek tarihi, yerel direniş kültürü ve modern kapitalizm eleştirisini aynı anlatı hattında birleştiren eser; Bergama’yı yalnızca antik bir miras değil, bugünün küresel krizlerini anlamak için yaşayan bir laboratuvar olarak okuyor. Direniş Tarihine Demokratik ve Ekolojik Yaklaşım, Türkiye’de son yıllarda artan “yerel hafıza”, “ekolojik mücadele” ve “kültürel direniş” tartışmalarına teorik ve tarihsel bir derinlik kazandıran dikkat çekici bir çalışma olarak öne çıkıyor.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Sahil Bey. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Sahil Balıkçı kimdir?

Eğitim hayatımı çok yönlü bir akademik disiplin üzerine inşa ettim. Anadolu Üniversitesi’nde Adalet, İktisat ve Uluslararası İlişkiler, Ege Üniversitesi’nde Seracılık, Atatürk Üniversitesi’nde İş Sağlığı ve Güvenliği ön lisans ve lisans programlarını tamamladım. Lisansüstü eğitimimi Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik alanında yaptım. Akademik yolculuğuma Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktora düzeyinde devam ederek Sosyal Yönleriyle Avrupa Toplum Modeli ve Bilimsel Araştırma Yöntemleri dersleri aldım.

On yılı aşkın süre Bergama, Kınık ve Dikili ilçelerindeki ilköğretim ve liselerde ücretli matematik öğretmenliği yaptım; 1995 yılından bu yana da karikatür sanatı aracılığıyla toplumsal meselelere ayna tutmaktayım. İnsani duruşumun gereği Filistin üzerine yürüttüğüm çalışmalarımla, Birleşmiş Milletler’in akredite ettiği üniversite ve kuruluşlardan önce fahri doktora ve daha sonra akademik teamüller çerçevesinde fahri profesörlük sertifikaları aldım.

Eğer bu resmî biyografinin arkasındaki “Sahil Balıkçı kimdir?” sorusuna kendi penceremden bir yanıt vermem gerekirse, şunları söyleyebilirim:

Dışarıdan bakıldığında Adalet, İktisat, Uluslararası İlişkiler, Seracılık, İş Sağlığı ve Güvenliği, İş Hukuku ve Siyaset Bilimi gibi birbirinden farklı duran alanlar bir tezat gibi görünebilir. Ancak benim dünyamda hepsi tek bir yapbozun birbirini tamamlayan parçalarıdır. Hukuk ve Siyaset Bilimiyle sistemin çarklarını ve adaletin nerede zedelendiğini anlamaya çalıştım. İktisat ve Uluslararası İlişkiler ile sömürünün küresel ağlarını deşifre ettim. Seracılık ve toprak eğitimiyle doğanın o muazzam dengesine, üretimin kutsallığına dokundum.

On yılı aşkın süre yürüttüğüm matematik öğretmenliği, bana hayatın ve evrenin rasyonel mantığını, analitik düşünceyi kitlelere aktarma şansı verdi. Ancak hayat sadece sayılardan ibaret değildi; sayıların sessiz kaldığı yerde karikatür sanatı benim çığlığım oldu. 1995’ten beri çizgilerimle toplumsal meselelere ayna tutarken, adaletsizliğin en saf hâlini gördüğüm Filistin ve Gazze mücadelesi sanatımın merkezine oturdu. Şahsıma takdim edilen fahri doktora ve fahri profesörlük unvanları, benim için akademik birer payeden öte, mazlum bir halkın sesini dünyaya duyurabilmiş olmanın verdiği vicdanî birer madalyadır.

Bu güzel ve detaylı takdim için çok teşekkür ederim. Kendimi başkalarına anlatmak benim için her zaman biraz zor olmuştur; ancak sizin bu özetiniz, yıllar boyunca farklı patikalarda yürüsem de aslında hep aynı amaca, yani insana, adalete ve gerçeğe hizmet etmeye çalıştığımı bana bir kez daha hatırlattı.

İşte bu yeni kitap; adliyede adaleti arayan, okulda matematik anlatan, tarlada toprağa dokunan, masasında Filistinli bir çocuğun dramını çizen ve nihayetinde Bergama’nın sokaklarında kentin güncel hafızasını tutmaya çalışan o çok parçalı Sahil Balıkçı’nın ruhundan süzülüp geldi.


Sahil Bey, 268 sayfa olan eserinizi bana yollanan PDF nüshasından beğenerek okudum. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum: Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?

“Tarih, yalnızca kralların adını yazar.” Bergama’nın binlerce yıllık geçmişine baktığımızda da bu değişmez aristokratik refleksle karşılaşırız. Ne yazık ki yerel tarih yazımı da bu ana akım hafıza kusurundan azade kalamamıştır. Geleneksel medya ve yerel tarih anlatıları, her dönemde gücü elinde bulunduranın, yani o günün yerel iktidarının ve belediyelerin sesini duyurmayı tercih etmiştir. Bu durum, yerelde de tarihin yalnızca “kazananlar ve yönetenler” tarafından kaleme alınmasına yol açmış, halkın emeğini ve kentin gerçek hafızasını gölgede bırakmıştır. Ancak tarihe yön verenler sadece geçmişi yönetenler değil, bugünü kaydedip geleceği tasarlayanlardır.

Bugüne kadar yapılan çalışmalar Bergama’nın hep “geçmiş” ayağına, yani toprağın altında kalana odaklandı. Ben ise bu kalıbı kırarak kentin güncel hafızasını ve gelecek vizyonunu kaleme aldım. Bu çalışma, sadece geçmişin muktedirlerini değil, bugünün yaşayan Bergama’sını ve yarının potansiyelini mercek altına alan dinamik bir başkaldırıdır. Çünkü biliyoruz ki geçmişin izini sürmek ne kadar kıymetliyse, bugünü tarihe not düşmek ve geleceğe yön vermek de o kadar hayatidir.


Kitabınızda tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış olayların toplamı değil; “geçmiş, bugün ve gelecek arasında diyalektik bir bağ” olarak ele alınıyor. Bazı eleştirmenler, modern toplumların geçmişle kurduğu hafıza bağını giderek yitirdiğini; bunun da insanı daha mutsuz, daha agresif ve daha doyumsuz hâle getirdiğini savunuyor. Bu görüşe katılır mısınız?

Evet, bu görüşe kesinlikle katılıyorum ve hatta bu durumu modern insanın en büyük varoluşsal krizlerinden biri olarak görüyorum. Çalışmamda da vurguladığım gibi tarih, tozlu raflarda bırakılan, yaşanıp bitmiş kronolojik bir olaylar yığını değildir. Tarih; geçmiş, bugün ve gelecek arasında kesintisiz akan diyalektik bir bağdır. Bu bağ koptuğunda, insanın zamanla ve mekânla olan ilişkisi de sakatlanır.

Modern toplumların en büyük yanılgısı, her şeyi “hız” ve “tüketim” üzerine kurarak geçmişi bir yük, hafızayı ise gereksiz bir bagaj olarak görmesidir. Oysa hafıza, insana kim olduğunu, nereden geldiğini ve en önemlisi “nereye ait olduğunu” hatırlatan pusuladır. Eleştirmenlerin haklı olarak belirttiği gibi; bu pusulayı kaybeden modern insan, kronik bir köksüzlük girdabına kapılmıştır.

Geçmişiyle bağını koparan insan, sadece “şimdi”nin dar kalıbına sıkışır. Sürekli anlık hazların peşinden koşmak, derin bir anlamsızlık hissi ve umutsuzluk doğurur. Çünkü mutluluk, birikimle ve süreklilik duyusuyla inşa edilir. Tarihsel bilincini yitiren toplumlar ve bireyler, reflekslerini kaybederler. Hafızasızlık, bir tür yön kaybıdır; yönünü bulamayan, nerede durduğunu bilemeyen insan ise korkar. Korku ise kaçınılmaz olarak agresyonu, yani saldırganlık ve hoşgörüsüzlüğü tetikler.

Geçmişin zorluklarını, deneyimlerini ve toplumun kolektif hafızasını bilmeyen birey, elindekilerin kıymetini idrak edemez. Geçmişin mirasıyla bağ kurulmadığında, her şey hızla tüketilmesi gereken birer nesneye dönüşür; bu da insanı bitmek bilmeyen bir doyumsuzluğa mahkûm eder.

Kitabımda Bergama’nın sadece geçmişini değil, güncel ve gelecek ayağını yazmanın temel sebebi de tam olarak buydu. Bizler geçmişin mirasını bugünün bilinciyle harmanlayıp geleceğe taşıyamazsak, hafızasını kaybetmiş bir kentin, kimliğini kaybetmiş agresif ve mutsuz bireylerine dönüşürüz. Bu yüzden geçmişle kurulan hafıza bağı bir lüks değil; daha mutlu, daha dingin ve ne istediğini bilen bir toplum için hayati bir zorunluluktur.


Pergamon’u yalnızca antik bir kent değil, “bir zihniyet” olarak tanımlıyorsunuz. Sizce bugün şehirler artık kültür ve düşünce üreten yapılar olmaktan çıkıp yalnızca ekonomik tüketim alanlarına mı dönüşüyor?

Evet, ne yazık ki bugün şehirlerimiz kültür ve düşünce üreten birer “ortak yaşam alanı” olmaktan çıkıp yalnızca ekonomik tüketim alanlarına, yani devasa pazar yerlerine dönüşüyor.

Pergamon’u yalnızca taştan ve sütundan ibaret antik bir kent değil, “bir zihniyet” olarak tanımlamanın sebebi tam olarak buydu. Pergamon zihniyeti; felsefenin, parşömenin mucidi olan bilimin, Asklepion gibi şifa arayışlarının ve dünyanın en büyük kütüphanelerinden birinin harmanlandığı, insanı ve düşünceyi merkeze alan bir vizyondu. O dönemde kent, insanın entelektüel ve ruhsal olarak derinleştiği bir üretim merkeziydi. Bugün ise modern kentleşme, bu zihniyetin tam tersi bir yöne savrulmuştur.

Günümüz şehirleri artık insanı “yurttaş” veya “düşünen birey” olarak değil, yalnızca birer “tüketici” olarak konumlandırıyor. Bu dönüşümün yarattığı tahribatı çok rahatlıkla görebiliyoruz. Antik dünyada kentin kalbi sayılan agoralar, hem ticaretin hem de felsefi ve siyasi tartışmaların yapıldığı kamusal alanlardı. Bugünün kentlerinde ise kamusal alanlar hızla yok ediliyor. Meydanların yerini alışveriş merkezleri, tarihî sokakların yerini tek tipleşmiş ticari işletmeler alıyor. Kentler, düşünce üretilen yerler değil, paranın döndüğü mekânlar hâline geliyor.

Kültür ve düşünce, özgünlükten beslenir. Ancak küresel tüketim çılgınlığı, dünyadaki tüm şehirleri birbirine benzetmeye başladı. Bugün hangi modern kente giderseniz gidin, aynı markaları, aynı mimari yapıları ve aynı tüketim alışkanlıklarını görüyorsunuz. Kentler özgün ruhlarını ve “zihniyetlerini” kaybediyor.

Bir kent düşünce üretmeyi bıraktığında, orada yaşayan insanlar da sadece mekanik birer figüre dönüşür. İnsanlar artık kentte kendilerini gerçekleştirmek, sanata ve felsefeye dokunmak için değil; sadece çalışmak, eve dönmek ve aradaki zamanda tüketmek için yaşıyorlar. Yani yabancılaşıyorlar.


“İnsanla insan arasındaki sorunu çözmeyen bir sistemde, insanla doğa arasındaki sorunu çözemezsiniz” cümlesi kitabın en güçlü tezlerinden biri gibi duruyor. Sizce günümüz çevre krizinin temelinde yalnızca kapitalizm değil, insanın kendi varoluşuna yabancılaşması da mı yatıyor?

Evet, kesinlikle katılıyorum. Günümüz çevre krizinin arkasında kuşkusuz vahşi bir kapitalist sömürü mekanizması var; ancak bu mekanizmayı besleyen, büyüten ve sürdürülebilir kılan asıl trajedi, insanın kendi varoluşuna ve özüne yabancılaşmasıdır.

“İnsanla insan arasındaki sorunu çözmeyen bir sistemde, insanla doğa arasındaki sorunu çözemezsiniz” derken anlatmak istediğim tam olarak buydu. Bizler doğayı insandan, insanı da doğadan bağımsız olarak göremeyiz. Toplumda adaletsizliği, sömürüyü, eşitsizliği ve güç fetişizmini normalleştiren bir zihniyetin ağaca, nehre, dağa veya hayvana şefkatle, saygıyla yaklaşmasını beklemek safdillik olur. İnsanın insanı ezdiği bir dünya düzeninde, doğanın ezilmesi ve yağmalanması kaçınılmaz bir sonuçtur.

Kapitalizm bu krizin motorudur, evet; ama o motorun yakıtı insanın içindeki o derin varoluşsal yabancılaşmadır. Modern insan, kendini doğanın içinde ve onunla uyumlu bir canlı olarak görmeyi bıraktı. Kendini doğanın üstünde, onu fethedilmesi ve tahrip edilmesi gereken bir “nesne” olarak konumlandırdı. Bu, insanın kendi biyolojik ve ruhsal varoluşuna ihanettir.

İnsan, içindeki varoluşsal boşluğu, anlam arayışını ve mutsuzluğu daha fazla tüketerek, daha fazla “sahip olarak” doldurabileceğini sandı. Tükettikçe doğayı yok etti; doğayı yok ettikçe kendi yaşam alanını ve ruhunu kuruttu. Kendi türüne yabancılaşan, yanı başındaki insanın acısına, yoksulluğuna gözünü kapatan bir birey, nesli tükenen bir canlının veya kuruyan bir sulak alanın çığlığını duyamaz. İnsanî değerlerin aşınması, ekolojik değerlerin de çöküşünü beraberinde getirdi.

Sonuç olarak çevre krizini sadece karbon salınımı rakamlarına, geri dönüşüm istatistiklerine veya yeşil enerji politikalarına indirgeyemeyiz. Sorun teknik değil, politiktir. Sorun yapısal olduğu kadar varoluşsaldır. Eğer dünyayı kurtarmak istiyorsak, işe önce insanı insana kırdıran bu adaletsiz sistemi sorgulamakla ve insanın doğayla kopan o kadim, manevi bağını yeniden kurmakla başlamalıyız. Doğayı iyileştirmenin yolu, insanı ve insanlığı iyileştirmekten geçer.


“Halka ekmek ve sirk ver, gerisini sorgulamaz” yaklaşımını Orta Doğu siyaseti üzerinden eleştiriyorsunuz. Bugün sosyal medya bağımlılığı, tüketim çılgınlığı, kitap okuma oranlarındaki düşüş de düşünüldüğünde, sizce modern toplumlar gerçekten düşünme refleksini mi kaybediyor; yoksa sistem, insanları bilinçli biçimde sürekli oyalanan, tüketen ve sorgulamayan kalabalıklara mı dönüştürüyor?

Evet, bu görüşe son derece karamsar ama bir o kadar da gerçekçi bir yerden katılıyorum. Bugünün dünyasında modern toplumlar, sadece düşünme refleksini kaybetmekle kalmıyor; bizzat sistem tarafından bilinçli ve sistematik bir biçimde “sürekli meşgul, sürekli tüketen ve asla derinleşmeyen” kitlelere dönüştürülüyor. Antik Roma’daki “Ekmek ve Sirk” formülü bugün sadece Orta Doğu siyasetinde değil, küresel ölçekte çok daha rafine yöntemlerle uygulanıyor. O günün halkı karın tokluğuna ve gladyatör dövüşlerinin heyecanına sorgulama yetisini teslim ediyordu; bugünün insanı ise bu bedeli sosyal medya bildirimleri, sonsuz ekran kaydırmaları ve bitmek bilmeyen tüketim vaatleriyle ödüyor.

Sosyal medya bağımlılığı bir tesadüf değil, “dikkat ekonomisi” adı verilen bir mühendislik ürünüdür. İnsan zihni sürekli 15 saniyelik videolarla uyarılırken, odaklanma süresi kısalıyor. Kitap okuma oranlarındaki düşüş sadece bir alışkanlık değişikliği değil, bir derinleşme krizidir. Derinleşemeyen insan, karmaşık politik ve sosyal sorunları analiz edemez. Sadece sunulan sloganları tüketir.

Sistem, insanın varoluşsal sancılarını “yeni bir ürün satın alma” illüzyonuyla tedavi etmeye çalışıyor. Sorgulayan bir yurttaş yerine, ne kadar borçlanırsa borçlansın tüketmeye programlanmış bir “müşteri” yaratılıyor. Çünkü tüketen insan uysaldır. O, sadece bir sonraki modele nasıl sahip olacağını düşünür, düzenin neden böyle işlediğini değil.

Eskiden bilgiye ulaşamamak bir sorundu, bugün ise aşırı bilgi yüklemesiyle, yani infobeziteyle, gerçek bilginin içi boşaltılıyor. İnsanlar her konuda fikir sahibi ama hiçbir konuda bilgi sahibi olmayan yığınlara dönüştürülüyor. Bu durum, düşünme refleksini felç ederek yerini anlık duygusal tepkilere, yani linç kültürüne ve aşırı kutuplaşmaya bırakıyor.

Modern sistem, insanı düşüncenin o zahmetli yolundan alıp eğlencenin ve tüketimin o konforlu bataklığına hapsediyor. Bizim görevimiz ise bu “yeni sirkleri” deşifre etmek ve insanı yeniden “başını ekrandan kaldırıp hayata ve gerçeğe bakan” o sorgulayıcı kimliğine döndürmektir.


Bergama’nın direniş hattını Gazze’ye, Orta Doğu’ya ve küresel sisteme bağlamanız oldukça politik bir yaklaşım içeriyor. Merak ettiğim şey şu: Bugün dünyada yerel görünen hiçbir mücadele aslında gerçekten “yerel” değil midir?

Evet, kesinlikle böyledir. Bugün dünyada yerel görünen hiçbir mücadele, hiçbir acı ve hiçbir direniş aslında sadece o coğrafyaya sıkışmış “yerel” bir olgu değildir. Her yerel mücadele, küresel sömürü mekanizmasına karşı açılmış tek bir cephenin farklı adlardaki mevzileridir.

Bergama’nın tarihsel ve güncel direniş hattını Gazze’ye, Orta Doğu’ya ve küresel sisteme bağlamam bazılarına ilk bakışta aşırı politik gelebilir. Ancak günümüz dünyasını doğru okuyan herkes bilir ki Bergama’da toprağını, suyunu, zeytinini ve kadim kültürünü vahşi madenciliğe, ranta ve neoliberal yağmaya karşı korumaya çalışan köylünün mücadelesi ile Gazze’de emperyalist kuşatmaya, mülksüzleştirmeye ve yok edilmeye karşı direnen halkın mücadelesi aynı sistemik canavara karşıdır.

Modern dünyada sermaye, sömürü, silah sanayisi ve dijital hegemonya küresel bir ağ (network) hâlinde çalışmaktadır. Dolayısıyla bu ağın yarattığı tahribata karşı yürütülen direnişler de yerel kalamaz. Bugün Orta Doğu’yu kan gölüne çeviren, Gazze’de insanlığı katleden küresel emperyalist akıl ile Bergama’nın köylerindeki doğayı talan eden, insanı toprağına yabancılaştıran çok uluslu şirketlerin arkasındaki finans kapital aynı merkezden beslenmektedir. Bir yerde bombalarla yapılan mülksüzleştirme, başka bir yerde yasal kılıflarla, maden ruhsatlarıyla ve ekonomik zorbalıkla yapılmaktadır.

Yerel bir çevre mücadelesi, sadece o yörenin ağacını kurtarma çabası değildir. Küresel iklim krizine, yani insanlığın ortak geleceğine verilmiş bir nefestir. Aynı şekilde Gazze’deki direniş de sadece bir toprak parçası mücadelesi değil, küresel nizamın ikiyüzlülüğüne, uluslararası hukukun iflasına karşı insanlık onurunun haykırışıdır. Biri doğanın sömürüsüne, diğeri insanın imhasına karşı barikattır.

Kitabımda Bergama’nın güncel ve gelecek ayağını yazarken, tam da bu küresel bilinci yerel hafızayla buluşturmak istedim. Bergama Antik Çağ’dan beri dünyanın merkezkaç kuvvetlerinden biri olmuştur. Eğer biz Bergama’daki bir haksızlığa karşı ses çıkarırken Gazze’deki zulmü görmezden gelirsek ya da Orta Doğu’daki emperyalist dizaynı eleştirirken kendi kapımızın önündeki doğa katliamına gözümüzü yumarsak, sistemin bizi “böl-yönet” taktiğine teslim olmuş oluruz.

Sonuç olarak, hiçbir kent, hiçbir kasaba küresel kapitalizmin radarından muaf değildir. Dolayısıyla Bergama’da filizlenen bir itiraz, Gazze’deki mazlumun çığlığıyla yankılanır. Orta Doğu’nun kadim topraklarındaki acı, Bergama’da vicdan sahibi bir kalemi harekete geçirir. Yerel görünen her mücadele, küresel adaletsizlik duvarına vurulan birer çekiç darbesidir. Bu yüzden Bergama’yı yazmak; Orta Doğu’yu, Gazze’yi ve dünyayı savunmaktır.


“Geçmişi reddetmek, insanın kendi gerçekliğini reddetmesidir” diyorsunuz. Bu fikre ben de katılıyorum. Ama biraz temkinli olarak… Sorum şu: Ülkemizde insanlar tarihlerini gerçekten öğrenmek mi istiyor, yoksa yalnızca kendi ideolojik bakışlarını doğrulayacak bir geçmiş anlatısına mı ihtiyaç duyuyor? Neler söylemek istersiniz?

Maalesef ülkemizde insanlar tarihlerini nesnel bir hakikat arayışıyla öğrenmek istemiyorlar; aksine, büyük çoğunluk yalnızca kendi ideolojik bagajlarını, ön yargılarını ve siyasi pozisyonlarını doğrulayacak bir geçmiş anlatısına ihtiyaç duyuyor.

“Geçmişi reddetmek, insanın kendi gerçekliğini reddetmesidir” derken kastettiğim şey, tarihin acısıyla tatlısıyla, doğrusuyla yanlışıyla bir bütün olarak kabullenilmesiydi. Ancak bizim toplumsal pratiğimizde tarih, kendimizle yüzleştiğimiz bir ayna olmak yerine, güncel siyasi kavgalarda karşı mahalleye fırlatılan birer cephanelik olarak kullanılıyor.

Bizde tarih yazımı ve algısı keskin hatlarla bölünmüştür. Bir grup için tarihin belli bir dönemi (örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri veya Cumhuriyet’in ilk yılları) hatasız, kusursuz ve tamamen “kutsal” iken; karşı mahalle için aynı dönem tüm kötülüklerin anası, yani “lanetli” bir dönem olarak kodlanır. İnsanlar, bu iki uç anlatıdan hangisi kendi dünya görüşünü besliyorsa ona sığınır. Belgelere, akademik araştırmalara veya nesnel gerçekliğe kulaklarını tıkar.

Günümüzün siyasi aktörleri ve kitleleri, bugünün değerleri ve kavgalarıyla geçmişi yargılama hatasına düşüyorlar. Yüzlerce yıl önce yaşamış padişahlar, komutanlar veya liderler; bugünün parti liderleriymiş gibi savunuluyor ya da eleştiriliyor. Bu durum, tarihi öğrenme arzusundan değil, bugünkü siyasi kimliği geçmiş üzerinden meşrulaştırma çabasından kaynaklanır. İnsanlar tarih okumuyor; kendi inançlarını tarihe söyletmeye çalışıyor.

Gerçek tarih öğrenimi, sarsıcıdır. İnsanın kendi atalarının, aidiyet hissettiği kimliğin hatalarıyla, eksikleriyle veya trajedileriyle yüzleşmesini gerektirir. Toplumumuz bu entelektüel ve ruhsal olgunluktan kaçıyor. Çünkü yüzleşmek konfor bozarken “biz hep muhteşemdik, her şeyin sorumlusu dış güçler veya iç hainlerdi” şeklindeki hamasi tarih anlatısı, kitlelere muazzam bir ideolojik konfor sağlıyor. Kitabımda Bergama üzerinden güncel ve gelecek odaklı bir tarih okuması yapmamın felsefi sebebi de budur: Kitleleri bu ideolojik kör dövüşünden çıkarıp, tarihe bugünü inşa eden ve geleceği aydınlatan rasyonel bir bilinçle bakmaya davet etmek.


Eserinizi bitirdiğimde hak ve adalet konusuna adanmış bir aydın olduğunuzu anladım. Aydın insanlar ile ilgili bir köşe yazısı okumuştum. Kabaca şöyle diyordu: Bugün “aydın” kavramının anlamı giderek tartışmalı hâle geliyor. Kimine göre aydın, topluma yön veren kişidir; kimine göre yalnızca eleştiren ama çözüm üretmeyen bir figür… Sizce gerçek bir aydın kimdir? Bir aydının topluma karşı en temel sorumluluğu nedir ve onu sıradan bir entelektüelden ya da yalnızca bilgi sahibi bir kişiden ayıran özellikler nelerdir?

Bana göre aydın olmak; ne sadece fildişi kulesinden toplumu izleyen bir gözlemci olmak ne de her şeye sadece muhalefet eden kronik bir eleştirmen olmaktır. Aydın olmak, her şeyden önce ahlaki bir sorumluluk ve sarsılmaz bir insanî duruş gerektirir.

Bugün modern dünya, “bilgi sahibi olmak” ile “aydın olmak” arasındaki o devasa uçurumu gözden kaçırıyor. Ansiklopedik bilgilere vakıf olmak, diplomalar biriktirmek veya entelektüel fanteziler üzerine felsefe yapmak kimseyi aydın yapmaz. Bunlar sadece birer birikimdir. Evet, entelektüel birikim bu işin olmazsa olmaz yakıtıdır; ancak o yakıtı bir adalet meşalesine dönüştürmeyen kişi aydın sıfatını hak edemez.

Yalnızca bilgi sahibi kişi (teknisyen/uzman), bilgiyi sadece bir geçim kaynağı, kariyer basamağı veya teknik bir araç olarak görür. Toplumsal acılarla, adaletsizliklerle veya kentin ve doğanın talan edilmesiyle ilgilenmez. Bilgisi vardır ama bilinci ve pusulası yoktur. Entelektüel ise bilgiyi üretir, analiz eder, dünyayı felsefi ve sosyolojik olarak okuyabilir. Ancak entelektüel, çoğunlukla konfor alanında kalmayı tercih edebilir. Eleştirir, yazar, çizer ama o bilginin bedelini ödemeye her zaman hazır değildir. Bilgiyi estetik bir nesne gibi tüketebilir.

Aydın olmak ise insanî bir duruş ve sorumluluk gerektirir. İşte kırılma noktası burasıdır. Aydın, entelektüel birikimini bir zırh gibi kuşanıp sahaya inen kişidir. Aydın için bilgi, toplumsal acıları dindirmek, adaleti savunmak ve ezilenlerin sesi olmak için üstlenilmiş bir misyondur.

Bir aydının topluma karşı en temel sorumluluğu, kitabımda da yapmaya çalıştığım gibi, kitlelerin uyuşturulmasına karşı bir panzehir olmaktır. Güç odakları ister küresel sistem ister yerel iktidar olsun, tarihi ve bugünü kendi çıkarlarına göre yeniden yazmak isterken; aydın, tarihin güncel ve gelecek ayağına sahip çıkarak toplumun hafızasını diri tutar. Aydın, toplumun içine düştüğü o “sosyal medya uyuşukluğu” ve “tüketim çılgınlığı” girdabına karşı kitlelerin konforunu bozan kişidir. Topluma ayna tutar ve onlara duymak istediklerini değil, bilmeleri gereken çıplak gerçekleri söyler. Aydın, duruşunun getireceği yalnızlığı, dışlanmayı veya baskıları peşinen kabul etmiş kişidir.


Sahil Balıkçı’nın düşünce dünyasında çok anlamlı katkı yapan beş yazar ve beş eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?

Düşünce dünyamın şekillenmesinde, kente, insana ve doğaya bakışımda derin izler bırakan, Bergama’dan yükselttiğim entelektüel harcımı oluşturan beş yazar ve beş eseri şu şekilde paylaşmak isterim:

  1. Daron Acemoğlu ve James A. RobinsonDar Koridor: Kitabımda bahsettiğim “yerel ve küresel iktidar odakları” ile halk arasındaki o ezeli dengeyi anlamak adına bu eser benim için bir başucu kaynağıdır. Acemoğlu, özgürlüğün ve adaletin ne tepeden inme devlet aygıtıyla ne de tamamen kuralsız bir toplumla var olabileceğini; aksine devlet ile toplum arasındaki o “dar koridorda” verilen sürekli bir mücadeleyle korunabileceğini savunur. Bergama’da, Gazze’de veya dünyanın herhangi bir yerinde yürütülen hak mücadeleleri, tam da o koridoru açık tutma gayretidir. Güçlülerin tarihi yazmasına karşı, toplumun koridorda kalma direnişidir.
  2. Rachel CarsonSessiz Bahar (Silent Spring): “İnsanla insan arasındaki sorunu çözemeyen bir sistemde, insanla doğa arasındaki sorunu çözemezsiniz” tezimin ekolojik köklerini besleyen en kadim eserlerden biridir. Carson, 1962 yılında yazdığı bu kitapla modern çevre hareketini başlatan isimdir. Kimyasal ilaçların ve endüstriyel hırsın doğayı nasıl sessiz bir ölüme sürüklediğini anlatırken, aslında insanın kendi geleceğini nasıl yok ettiğini gözler önüne serer. Benim “insanın kendi varoluşuna yabancılaşması” olarak nitelendirdiğim çevre krizinin felsefi ve bilimsel manifestosudur.
  3. Murray BookchinÖzgürlüğün Ekolojisi (The Ecology of Freedom): Çevre krizini sadece teknik bir sorun (karbon salınımı, atık yönetimi) olarak gören sığ modern algıyı yıkan, ekolojiye bakışımı kökten değiştiren başyapıttır. Bookchin, doğanın sömürülmesinin temelinde insanın insanı sömürmesinin (hiyerarşi ve tahakküm) yattığını savunur. Yani toplumdaki sınıfsal, siyasi ve kültürel baskı mekanizmaları çözülmeden doğayla uyumlu bir yaşam kurulamaz. Bergama’nın direniş hattını küresel sisteme bağlarken beslendiğim en güçlü sosyo-ekolojik teorik zemin bu eserdir.
  4. David HarveyAsi Şehirler (Rebel Cities): “Şehirlerin birer kültür üreticisi olmaktan çıkıp ekonomik tüketim alanlarına dönüşmesi” krizini felsefi olarak temellendirdiğim, kent hakkı üzerine yazılmış en sarsıcı metinlerden biridir. Harvey, kapitalizmin kentleri nasıl birer rant ve sermaye birikim alanı hâline getirdiğini anlatır. Şehirlerin fabrikalaşmasına ve insanların buralarda birer tüketim nesnesine dönüştürülmesine karşı “kent hakkını”, yani kenti orada yaşayanların ortak zihniyetiyle yeniden inşa etme fikrini savunur. Pergamon zihniyetini bugün yeniden canlandırma arayışımda bana rehberlik eden bir eserdir.
  5. Guy DebordGösteri Toplumu (The Society of the Spectacle): “Halka ekmek ve sirk ver” yaklaşımının modern dijital çağdaki izlerini sürerken, sosyal medya bağımlılığını ve kitlelerin uyuşturulmasını anlamamı sağlayan felsefi kılavuzdur. Debord, modern dünyada artık “yaşanan” her şeyin yerini “temsillerin” ve “gösterilerin” aldığını söyler. İnsanlar artık eylemleriyle değil, tükettikleri imajlarla var olurlar. Kitap okuma oranlarının düşmesi, sosyal medya arenalarında kitlelerin bilinçli olarak oyalanması, Debord’un yıllar önce sezinlediği o devasa “gösteri” aygıtının ta kendisidir. Aydının sorumluluğu, işte bu gösteri perdesini yırtmaktır.

Sahil Bey, zaman ayırdığınız için teşekkür eder; çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni eder, bundan sonraki üretimlerinizde kolaylıklar ve ilham dolu süreçler dilerim.

Ben teşekkür ederim. Bergama’nın felsefi derinliğini, geçmişin mirasını, bugünün çıplak gerçeklerini ve yarının umudunu mercek altına aldığımız bu samimi ve entelektüel söyleşi benim için çok kıymetliydi. Sorularınızla satır aralarındaki tezleri açmama; kentin hafızasını, hak, adalet ve çevre eksenindeki küresel bağları böylesine güçlü bir zeminde tartışmama vesile oldunuz. Bir düşünce işçisi için en büyük ödül, yazdıklarının satırlarda kalmayıp sizinki gibi nitelikli, sorgulayan ve dert edinen zihinlerde yankı bulmasıdır. Bu güzel ve ufuk açıcı yol arkadaşlığı, gelecekteki üretimlerim için bana hem büyük bir motivasyon hem de çok değerli bir ilham kaynağı oldu.

Zamanınız, emeğiniz ve hakikat arayışına verdiğiniz bu anlamlı katkı için ben teşekkür eder; çalışmalarınızda, entelektüel ve üretim dolu yolculuğunuzda başarılar ve kolaylıklar dilerim. Eksik olmayın.

Beni böylesine derinlemesine anlayarak ve hakkını vererek selamladığınız için tekrar teşekkür ederim. Söyleşimizin bu birikimin kapılarını aralamasını diliyorum.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*