Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Türkiye’deki köklü yayınevlerinden biri olan Kalan Yayınları tarafından yayımlanan *13*, gündelik hayatın sıradan görünen kırılmalarını psikolojik gerilim, kara mizah, toplumsal eleştiri ve içsel çatışmalar üzerinden anlatan güçlü bir öykü kitabı olarak dikkat çekiyor. Daha önce yazarla ilk öykü kitabı Karalama Defteri üzerine yaptığım söyleşide öne çıkan gözlem gücü ve insan ruhunun kırılgan taraflarına odaklanan anlatım dili, bu kitapta daha sert, daha cesur bir noktaya taşınmış görünüyor. Deniz Gölpunar, müzik öğretmenliğinden gelen ritim duygusunu; yalnızlık, yabancılaşma, vicdan, suç, ölüm korkusu ve modern insanın iç çürümesi gibi temalarla birleştiriyor. “Palyaço”, “Hiç”, “Soğuk Metal” ve “Sütten Çıkmış Ak Kaşıklar” gibi öykülerde okur yalnızca olayların değil, karakterlerin zihinsel dağılma süreçlerinin de içine çekiliyor. Özellikle sıradan insanların iç dünyasındaki karanlığı görünür kılması ve trajediyi zaman zaman ironik bir dille anlatması, kitabı yalnızca bir öykü derlemesi olmaktan çıkarıp çağdaş insan ruhuna tutulmuş edebî bir projektöre dönüştürüyor. Buyrun söyleşimize.
Yeni kitabınız hayırlı olsun Deniz Bey. Ben sizi önceki söyleşimizden tanıyorum ama isminizi yeni duyacak okurlar için söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Deniz Gölpunar kimdir?
Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim, eksik olmayın. Deniz Gölpunar, altı yaşından beri müziğin içinde olan bir müzik öğretmeni. Antalya’nın Serik ilçesinde çalışıyor. Elli yaşında. Kısaca, bu şekilde.
Karalama Defteri‘nde daha çok gündelik insan ilişkileri, bireysel kırılmalar ve hayatın görünmeyen duygusal ayrıntıları öne çıkarken, *13* kitabında insan ruhunun karanlık tarafına çok daha sert ve cesur biçimde yaklaştığınızı görüyoruz. Özellikle korku, vicdan, suç, psikolojik çöküş ve içsel hesaplaşma temaları bu kitapta çok daha baskın hissediliyor. Siz bugün dönüp baktığınızda ilk kitabınız ile *13* arasında kendinizde nasıl bir fark görüyorsunuz?
*13*’e baktığımda, ilk kitaptan çok daha sert, daha karanlık ve karamsar bir kitap görüyorum. İlk kitaba göre, biraz daha ilerlediğimi ve biraz daha iyi yazabildiğimi de düşünüyorum. Bir de, yazdıklarıma daha fazla okuyucu gözüyle bakmaya çalışıyorum artık. ‘Ben olsam bu öyküyü yarım bırakırdım’ deyip, yazımın gidişatını değiştiriyorum. Sütten Çıkmış Ak Kaşıklar öyküm, bu dediğim şekilde ortaya çıktı. Aslında, cephede çoktan ölmüş ama öldüklerinin farkına sonradan varan iki asker olarak başlamıştım öyküye. Bir yerden sonra durdum ve dedim ki, ‘ben kitapta bu öyküyü sonuna kadar okumam, çok kopuk ilerliyor çünkü.’ Değiştirdim o yüzden ve olaylar bambaşka yerlere gitti. Daha iyi de oldu bence.
Eseriniz birbirinden güzel 13 öyküden oluşuyor fakat özellikle “Hiç” öyküsü beni daha çok etkiledi. “Hiç” öyküsündeki asansör kabinine benzeyen dar metal kutu, sürekli yükselen su ve çıkışsızlık hissi; modern insanın yalnızlık, kaygı ve varoluş sıkışmasına dair güçlü metaforlar taşıyor. Sizce günümüz insanı gerçekten fiziksel olarak değil ama psikolojik olarak görünmez bir kafesin içinde mi yaşıyor?
Eksik olmayın, çok teşekkürler. Şöyle özetlemeye çalışayım. Gerek ülkemizde gerekse de dünyada, insanlar ekonomik sebeplerden (ve başka bazı sebeplerden) ötürü, belki de farkında olmadan görünmez bir kafesin içindeler. Herkes kendi boğazının derdinde ve sadece günü kurtarmaya çalışıyorlar. Böyle olunca da, kendilerini istemsizce soyutluyorlar başkalarından. Bir sosyal hayatları olmuyor ve her gün aynı film oynuyor onlar için. Hiç öykümün esin kaynağı da, Japon yazar Kobo Abe’nin Kumların Kadını adlı romanıdır, bu arada. Orada, kahramanın sıkışıp kaldığı bir köy vardı. Benim öykümde de bir kabin. Kumların Kadını‘nı herkese tavsiye ederim bu arada, kesinlikle pişman olmazsınız. Gerçekten muhteşem bir kitap.
*13*’te özellikle hoşuma giden ve dikkatimi çeken bir anlatım tarzı vardı. Şimdi soracağım sorunun içinde aslında ne demek istediğimi anlayacağınızı düşünüyorum: Kitaptaki birçok karakter, kesin çizgilerle “iyi” ya da “kötü” olarak tanımlanamıyor; daha çok ahlaki olarak gri bölgelerde dolaşıyor. Sizce çağdaş edebiyat artık klasik “iyi insan-kötü insan” ayrımını aşarak, insanın çelişkili iç doğasını, karanlık taraflarını ve bastırılmış yönlerini daha mı fazla ele almalı?
Evet. Çünkü birçok insan, aslında bize göründükleri gibi değiller. Mutlu görünüyorlar ama mutsuzlar. İyi görünüyorlar ama bilerek ve isteyerek kötüler, kötülük yapıyorlar. Ahlaklı görünüyorlar ama ahlaksızlığın bayrak taşıyanları aslında ta kendileri. İnsan olduğu sürece, çelişkiler de olacak, karanlık şeyler de. Bunlar da çağdaş edebiyatta, bir şekilde yerini almalı diye düşünüyorum.
Deniz Bey, öykülerinizde mizah ile trajedinin neredeyse yan yana yürüdüğünü hissettim ve açıkçası bu anlatım tarzı kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri oldu benim için. Özellikle “Sütten Çıkmış Ak Kaşıklar” öyküsünde okur bir yandan gülümserken, diğer yandan anlatılan hayatların çürümesine ve çıkmazına çarpıyor. Bu dengeyi kurabilmeniz bence önemli bir anlatı gücü. Sizce mizah, edebiyatta özellikle de Türk edebiyatında yeterince kullanılan bir anlatım biçimi mi? Yoksa biz hâlâ mizahı sadece güldüren bir unsur olarak görüp, onun insanın acısını, çelişkisini ve toplumsal çöküşünü anlatmadaki derin gücünü yeterince değerlendiremiyor muyuz?
Bence yeterince kullanıp değerlendiriyoruz. Bir sürü güzel mizah kitabı var edebiyatımızda. Zaten, mizah ve kara mizaha konu asla bitmez bizde, mümkün değil. Kendi adıma bir endişem yok. 😊
Kitabınız boyunca ölüm, yalnızlık, suç, vicdan, korku ve içsel çöküş gibi temaların çok yoğun biçimde işlendiğini görüyoruz. Karakterlerinizin çoğu gerçekten yaşamaktan çok, sanki hayatta kalmaya çalışan insanlar gibi görünüyor. Sizce çağımız insanı artık mutlu olmaya çalışan biri değil de, sadece ayakta kalmaya çalışan birine mi dönüştü?
Biraz yukarıda da dediğim gibi, insanlar artık sadece kendi boğazlarının derdinde. Yakınlarını huzurevine bırakıp, bir daha yüzüne bakmayan insanlar var. Çocuğunu da çöpün içine sokup kendi yemeğini bulduran bir hayat var ayrıca, bu dünyada. Birçok insan sadece, günü sağ salim kurtarmanın peşinde. O gün yemeği varsa, bir şeyler yediyse ondan iyisi yok. Mutsuz olduklarının farkındalar mı, değiller mi bilmiyorum.
“Palyaço” öyküsünde aynadaki karakterin kendi vicdanıyla, bastırdığı gerçeklerle ve iç sesiyle yüzleşmesi gerçekten çok sarsıcı bir atmosfer oluşturuyor. Özellikle karakterin dışarıya gösterdiği yüz ile aynada karşısına çıkan gerçek benliği arasındaki çatışma, yalnızca bireysel bir psikolojik kırılma gibi değil; modern insanın iç dünyasına dair güçlü bir metafor gibi duruyor. Bugün insanlar özellikle sosyal medyada, sürekli bir şeylerle meşgul ama, yalnız kaldıklarında kendi iç sesleriyle karşılaşmaktan kaçıyor gibiler. Sizce günümüz insanı kendisiyle baş başa kalmaktan korkuyor mu, neden?
Ne desem, bilmiyorum. Korkanlar da var korkmayanlar da, sanki. Vicdan, empati sahibi olan insanlar, belki her zaman olmuyordur ama, yine de bir şekilde iç sesleriyle konuşuyorlardır. Ama bir kısım insan da var ki; hepsi prenses, hepsi pırlanta, hepsi sütten çıkmış ak kaşık ve onlardan başka herkes kötü, adi, ahlaksız vb. Bu tip insanların iç ses gibi bir dertleri de yok zaten. Sosyal medya onların kılıfı sadece.
Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir?
Kendimi yazar olarak tanımlamadığım için, zor bir soru bence. Bence bir yazar, insanlara başka hayatları, başka dünyaları, yazdığı satırlarla anlatabilen, hayal ettirebilen biri olmalı. Hayatın her zaman tozpembe olmadığını / olmayacağını, kurgularıyla hissettirebilmeli.
Deniz Bey, Türk öykücülüğünün son yıllarda giderek daha “güvenli”, daha “benzer” ve risk almaktan uzak bir çizgiye kaydığı yönünde eleştiriler var. Sizce çağdaş Türk öykücülüğü gerçekten bir tekrar ve konfor alanına mı sıkıştı, yoksa bu eleştiriler abartılı mı?
Risk almaktan uzak olduğunu düşünmüyorum. Çok farklı ve çok güzel bir sürü öykü kitabı var.
Türk edebiyatında size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?
İlham açısından bakacak olursak, benim öykülerimin içeriği ile sevdiğim Türk yazarların kitaplarının içerikleri ne kadar uyuşuyor, emin değilim. Çok sevdiğim birçok kitap var tabii. Bunlar, biraz daha fazla sevdiklerim diyeyim. Alfabetik olarak yazayım, hak geçmesin:
- Abbas Sayar – Yılkı Atı (Bir de Can Şenliği. Bu da çok güzeldi, eklemek zorundayım.)
- Ferhan Ezel – Cehennem, Kedi ve Küçük Kız Çocuğu (Karalama Defteri kitabımla aynı zamanda, Kalan Yayınları’ndan çıkmıştı. Gerçekten de, şimdiye kadar en beğendiğim kitaplardan biridir. Kendisine de yazmıştım görüşlerimi.)
- Nedim Gürsel – Mehdi’yi Beklerken – İran’a Yolculuk
- Suat Derviş – Bir Haremağasının Hatıraları
- Yaşar Kemal – İnce Memed serisi
Deniz Bey, her iki eserinizi de okuduğum için mutluyum. Çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni eder, bundan sonraki üretimlerinizde kolaylıklar ve ilham dolu süreçler dilerim.
Çok teşekkür ederim ilginize. Sorularınız zordu, umarım sınavı geçebilmişimdir. 😊 Kitabımda emeği olan herkese, hem yayınevinde hem de matbaada, çok teşekkür ederim. Sevgilerimle.
Leave a Reply