Muhammed Necmeddin Hocaoğulları: “Edebiyat, bazen psikolojinin, bazen felsefenin, bazen de metafiziğin söyleyemediği şeyleri sezdirmenin en güçlü yollarından biri.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Muhammed Necmeddin Hocaoğulları’nın Ezelden Beri Seninleyim adlı romanı, Kalan Yayınları gibi köklü bir yayınevinin etiketiyle yayımlanan; psikoloji, bilinçaltı, rüya analizi, metafizik ve insan hafızasının karanlık katmanlarını iç içe geçiren dikkat çekici bir anlatı sunuyor. Roman, askerlik görevini sürdüren genç psikiyatrist Burak’ın, şizofreni belirtileri gösteren asker Gülcemal ile kurduğu sıra dışı ilişki üzerinden ilerlerken; Jungçu bilinçdışı, bastırılmış benlik, “Kâlû Belâ”, kader, kimlik ve ruhsal parçalanma gibi kavramları edebî bir zeminde tartışmaya açıyor. Özellikle “kapı”, “rüya”, “ikiz boşluğu”, “mavi-pembe patikler” ve “içeriden çıkmak isteyen kız çocuğu” gibi tekrar eden semboller; romanı yalnızca bir hikâye olmaktan çıkarıp metafizik-psikolojik bir sorgulamaya dönüştürüyor. Hocaoğulları’nın dili yer yer akademik referanslarla örülürken, yer yer Anadolu anlatıcılığına yaklaşan sıcak ve ironik bir tona dönüşüyor; bu da metni hem düşünsel hem duygusal açıdan katmanlı hâle getiriyor. Özellikle modern insanın “kendilik” krizini rüyalar ve bilinçaltı üzerinden okuma biçimi, Türk okurunun son yıllarda artan psikoloji merkezli edebiyat ilgisiyle doğrudan temas kuruyor.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Necmettin Bey. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Muhammed Necmeddin Hocaoğulları kimdir?

Öncelikle romanımı bu denli dikkatle, hissederek ve içselleştirerek okuduğunuz için size gönülden teşekkür ederim.

İnsanın görünen yüzünden çok görünmeyen tarafıyla ilgilenen biriyim diyebilirim. Uzun yıllar boyunca insan davranışlarını, psikolojiyi, bilinçaltını, travmaları ve insanın kendi içindeki çatışmaları gözlemlemeye çalıştım. Hayatın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri şu oldu: İnsan sadece yaşadığı olaylardan oluşmuyor; bastırdığı duygular, susturduğu tarafları ve hatta hatırlamadığını sandığı şeyler de kişiliğinin bir parçası oluyor.

Yazmak benim için biraz da bu görünmeyen katmanları anlamaya çalışma çabası. Romanlarımda yalnızca bir hikâye anlatmak istemiyorum; insanın iç dünyasına dair sorular sormaya çalışıyorum. Çünkü bana göre edebiyat, bazen psikolojinin, bazen felsefenin, bazen de metafiziğin söyleyemediği şeyleri sezdirmenin en güçlü yollarından biridir.


Necmettin Bey, 148 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Bana göre her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkıyor. Her yazarın kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?

Bu kitabı yazarken çıkış noktam aslında insanın kendi içindeki yabancılığıydı. Modern insan çok şey biliyor ama kendisini tanımakta giderek zorlanıyor. Hepimiz dış dünyayı anlamaya çalışıyoruz ama içimizde susturduğumuz taraflarla yüzleşmekten kaçıyoruz.

Ben özellikle şu sorunun peşindeydim: İnsan gerçekten tek bir kişilikten mi oluşur, yoksa bastırdığı parçalar hayatının farklı yerlerinden geri dönmeye devam mı eder? Ezelden Beri Seninleyim biraz da bu yüzden ortaya çıktı. Hafıza, rüyalar, çocukluk, travmalar, sezgiler ve insanın açıklayamadığı iç sesler… Bunların hepsi aslında insanın kendi hakikatine ulaşma çabasının parçaları. Romanı yazarken bir hikâye kurmaktan çok, insan ruhunun karanlık odalarında dolaşıyormuşum gibi hissettim.


Eserinizi keyifle ve beğeniyle okudum. Bu bağlamda yazın hayatınıza dair iki noktayı merak ediyorum:

1) Ne zamandan beri yazıyorsunuz?
2) Yazmak konusunda herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa tamamen kendi deneyiminizle mi geliştirdiniz?

Aslında yazmaya çok uzun zamandır hazırlanıyorum diyebilirim. Çocukluk dönemimden beri gözlem yapmayı, insanları izlemeyi ve zihnimde hikâyeler kurmayı seviyordum. Fakat bunu profesyonel anlamda bir romana dönüştürmem daha geç oldu. Ezelden Beri Seninleyim benim ikinci romanım. İlki olan Hatırla! Unutmayı Kabul Ettin romanımda yer alan iki karaktere – Esra ve Murat’a – bu romanımda selam gönderdim. Bu sayede iki roman arasında görünmeyen ama okurun hissedebileceği bir bağ bıraktım.

Yazarlık konusunda akademik bir eğitim almadım. Daha çok okuyarak, gözlemleyerek ve yaşayarak geliştirdim kendimi. Bana göre yazarlığın en büyük öğretmeni hayatın kendisidir. İnsan acıyı, kaybı, sevgiyi, korkuyu ya da yalnızlığı gerçekten yaşamadan onları sahici biçimde yazamıyor. Elbette teknik önemli ama bir metni yaşatan şey teknikten çok insanın içtenliğidir.


Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

Bence yazar, insanın iç dünyasında ismini koyamadığı duygulara tercüman olan kişidir. Bazen bir toplumun bastırdığı şeyi söyler, bazen bir insanın kendisinden bile sakladığı gerçeği görünür hâle getirir.

Yazarın temel sorumluluğu ise hakikate dürüst yaklaşmaktır. Bu hakikat illa toplumsal ya da politik olmak zorunda değil; bazen insanın kendi karanlığı da bir hakikattir. İyi yazarı diğerlerinden ayıran şeyin teknikten önce samimiyet olduğunu düşünüyorum. Çünkü okur kusursuz cümleden çok sahici duyguyu hisseder. Bir metin okurun zihnine değil ruhuna dokunuyorsa, orada gerçek bir edebiyat vardır.


“Kâlû Belâ” ile başlayan anlatınızda modern psikiyatriyi, tasavvufi ve metafizik düşünceyle aynı zeminde buluşturuyorsunuz. Oysa bugün birçok insan bilimin insan zihnini açıklamaya çalışırken, metafiziğin daha çok inanç alanında kaldığını ve bu iki yaklaşımın birbiriyle çeliştiğini düşünüyor. Sizce insan ruhunu anlamaya çalışırken modern psikiyatri ile kadim metafizik anlatılar gerçekten karşı karşıya mı duruyor, yoksa iki alan birbirine uzak değil mi?

Ben bu iki alanın tamamen karşı karşıya olduğunu düşünmüyorum. Modern psikiyatri insan zihnini bilimsel yöntemlerle anlamaya çalışıyor; metafizik ise insanın varoluşsal tarafına, yani anlam arayışına temas ediyor.

Aslında insan yalnızca biyolojik bir varlık değil. Hafızası, korkuları, sezgileri, bilinçdışı ve anlam arayışı olan bir canlı. Bilim zihnin mekanizmasını açıklayabilir ama insanın neden “eksik” hissettiğini her zaman açıklayamayabilir. Kadim anlatılar ise bazen semboller üzerinden insan ruhuna dair çok güçlü sezgiler taşıyor. Jung’un da yaptığı buydu aslında: Mitolojiyi ve bilinçdışını aynı yerde okumaya çalışmak. Dolayısıyla ben psikiyatriyle metafiziğin birbirini yok etmek zorunda olmadığını düşünüyorum. İkisi bazen aynı kapıya farklı yollardan yaklaşabiliyor.


Kitapta şizofren bir asker olan Gülcemal, zaman zaman en “sağlıklı” karakter gibi görünüyor. Burak karakteri ise psikiyatrist olmasına rağmen kendi bilinçaltının karşısında giderek savunmasızlaşıyor. Modern insanın bilgisi arttıkça içsel anlamını kaybetmesi gibi bir durum var sanki. Neler söylemek istersiniz?

Evet, bugün insanın en büyük paradokslarından biri bu olabilir. Bilgi çağında yaşıyoruz ama aynı zamanda anlam krizinin de tam ortasındayız. Modern insan dış dünyayı kontrol etmeyi öğrendi ama kendi iç dünyasıyla temasını büyük ölçüde kaybetti. Sürekli konuşuyoruz ama kendimizi dinlemiyoruz. Sürekli bağlanıyoruz ama giderek yalnızlaşıyoruz.

Gülcemal karakterini yazarken şunu düşündüm: Toplumun “hasta” dediği biri bazen hakikate en yakın kişi olabilir mi? Çünkü bazı insanlar toplumun kurduğu yapay gerçekliğe uyum sağlayamadıkları için “bozuk” görünürler. Burak ise tam tersine; bilgili, eğitimli ve sistemin içinde bir karakter. Ama kendi bilinçaltıyla yüzleşmeye başladığında savunmasız hâle geliyor. Çünkü insan başkalarını analiz etmeyi öğrenebilir ama kendisini görmek çok daha zordur.


Romanınızda geçen “İnsan bazen içine hapsettiği bir parçayı başkasının rüyasında görür” cümlesi dikkatimi çekti. Sizce bugün insanlar gerçekten kendi hayatlarını mı yaşıyor, yoksa bastırılmış başka kimliklerin gölgesinde mi yaşıyor?

Bence insanların büyük bir kısmı tamamen kendileri olarak yaşamıyor. Çocuklukta bastırılmış duygular, aileden aktarılan korkular, toplumun dayattığı roller ve kişinin sakladığı taraflar zamanla başka bir kimlik oluşturuyor. İnsan bazen kendi hayatını değil, kendisinden beklenen hayatı yaşamaya başlıyor.

Bu yüzden romandaki o cümle benim için önemliydi: “İnsan bazen içine hapsettiği bir parçayı başkasının rüyasında görür.” Çünkü bastırılan hiçbir şey tamamen yok olmuyor. Sadece şekil değiştiriyor. Rüyada, ilişkilerde, korkularda ya da bazen sanatın içinde geri dönüyor.


Gülcemal’in rüyasında “kapının arkasından çıkmak isteyen kız çocuğu” ile Burak’ın rüyasında karşılaştığı “boş beşik” ve “pembe patik” sahneleri arasında oldukça güçlü, hatta bilinçaltının derinlerine uzanan sembolik bir bağ hissediliyor. Bu iki sahne üzerinden aslında bastırılmış bir hafızayı mı, kaybedilmiş bir kimliği mi, yoksa insanın doğmadan önce taşıdığı eksik bir parçayı mı anlatmak istediniz?

Bu semboller aslında tek bir şeye işaret ediyor: Eksiklik hissine. İnsan bazen hayatı boyunca neyi kaybettiğini tam olarak bilmeden bir eksiklik duygusuyla yaşar. Bunun kaynağı çocukluk olabilir, bastırılmış bir travma olabilir ya da insanın varoluşsal yalnızlığı olabilir.

Kapının arkasındaki kız çocuğu benim için bastırılmış hafızanın sembolüydü. Boş beşik ve pembe patikler ise gerçekleşmemiş bir ihtimalin, yaşanamamış bir hayatın ve insanın içinde taşıdığı eksik parçanın sembolleri. Roman burada kesin cevaplar vermiyor. Çünkü bazı soruların gücü cevabından değil, insanda bıraktığı yankıdan gelir.


Romanınız, insanın doğumdan önce de bir “hafızası” olabileceği fikrine oldukça açık kapı bırakıyor. Şu soruya vereceğiniz yanıtı merak ediyorum: Bilimsel dünyanın cesaret edemediği bazı hakikatleri edebiyatın daha rahat söyleyebildiğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle evet. Bilim doğal olarak kanıtlanabilir olana yaklaşmak zorunda. Edebiyatın alanı ise sezgiye, simgeye ve insanın iç deneyimine daha açık. Bazı duygular vardır; ölçemezsiniz ama gerçektir. Bazı korkular, sezgiler ya da açıklayamadığımız hisler vardır; bilim onları tam tarif edemese bile insan onları yaşar.

Edebiyat bu yüzden özgür bir alan. Çünkü bazen hakikat, doğrudan anlatıldığında değil; bir rüya, bir sembol ya da bir hikâye aracılığıyla hissedildiğinde daha görünür hâle geliyor.


Kitap boyunca “iç sesler”, “bölünmüş benlikler” ve “bastırılmış parçalar” üzerinden ilerliyorsunuz. Sizce günümüz toplumu gerçekten psikolojik olarak hasta mı, yoksa sistemin dayattığı normallik zaten başlı başına bir hastalık mı?

Bence modern toplum ciddi bir ruhsal yorgunluk içinde. İnsan sürekli üretmek, yetişmek, görünmek ve güçlü olmak zorundaymış gibi hissediyor. Ama bu kadar hızın içinde insan kendi ruhundan uzaklaşıyor.

Bugün birçok insanın problemi yalnızca bireysel değil; sistemsel. Çünkü sürekli performans isteyen bir düzen içinde kırılgan olmak neredeyse yasaklandı. İnsan üzülmemeli, yavaşlamamalı, sorgulamamalı gibi bir baskı var. Belki de asıl problem, insanın doğal ruhsal yapısının “normal dışı” ilan edilmesidir.


Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Gelecekte edebiyatın tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?

Hayır, buna inanmıyorum. İnsan var olduğu sürece hikâye anlatma ihtiyacı da var olacak. Teknoloji değişebilir, okuma biçimleri dönüşebilir, yapay zekâ birçok şeyi üretebilir ama insanın içindeki o “anlaşılma” arzusu kaybolmaz. Belki gelecekte biçimler değişecek ama insan ruhu anlam aramaya devam ettiği sürece edebiyat da yaşayacaktır.


Necmettin Bey, Ezelden Beri Seninleyim’i okuduğum için mutluyum. Çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni eder, bundan sonraki üretimlerinizde kolaylıklar ve ilham dolu süreçler dilerim.

Bu değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Romanı beğendiğinize çok sevindim. Şu an üçüncü kitabımı yazmaktayım. Bu romanın omurgasını anormal psikoloji oluşturacak ve içerisinde polisiye unsurlar ile gizemli olayları da barındıracak. Çok teşekkür ederim.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*