Gonca Gürbüz: “Bazen en zor vedalar, hiç başlayamamış hikâyelere edilir.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Gonca Gürbüz’ün Aşkın Yankısı, yazarın Nisan ayında Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluşan ilk kitabı Sessizliğin Melodisi‘nin ardından gelen ikinci şiir kitabı olarak, sessizlikten sese, saklanmış duygudan açık yüzleşmeye uzanan şiirsel bir hattı belirginleştiriyor. Ağustos 2026 tarihli eser; aşkı yalnızca kavuşma ve romantik mutluluk üzerinden değil, beklemek, geç kalmak, görülmemek, susmak, kaybetmek, yas tutmak ve nihayet insanın yeniden kendisine dönmesi üzerinden kuruyor.

Kitabın ön sözünde Gürbüz, eseri insanın kendisinin bile girmeye cesaret edemediği içsel bir odaya yıllar sonra yeniden girişinin hikâyesi olarak tanımlarken, şiirlerin yalnızca yazılmadığını, yaşanmış duygulardan doğduğunu özellikle vurguluyor. Aşkın Sızısı, Bir İhtimali Sevdim, Kadınlar Mezarlığı, Hiç Bana Ait Olmayan Adam, Aşkımın Dul Kadınıyım, Aşkın Yetimhanesi Benim Yüreğimdir, Haberin Olmadan Geçtim Hayatından, Sana Rastlamasaydım Kim Olurdum? ve Sevmenin Külleri Üşür mü? gibi başlıklar, kitabın kişisel aşk anlatısından giderek kadınlık, benlik, hafıza, kayıp ve varoluş problemine doğru genişlediğini gösteriyor.

Gürbüz’ün şiirinde İstanbul, vapur, yağmur, şarkı, rakı masası, boş sandalye, mektup, ayna, saat, oda ve şehir gibi imgeler tekrar tekrar dönerek adeta aşkın maddi hafızasını kuruyor; fakat kitabın asıl gerilimi sevilen kişiden çok, seven kişinin kendi benliğiyle hesaplaşmasında ortaya çıkıyor. Şairin “Ben seni sevmedim belki de, / Sadece sana denk gelen boşluğu / Yanlış doldurdum” diyebilecek kadar kendi duygusunu sorguladığı bir eser. Biz de bu söyleşimizde Gonca Gürbüz’ün yeni çıkan eseri üzerine bir söyleşi yaptık.


Merhaba Gonca Hanım. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Ben sizi tanıyorum ama sizi bu kitap vesilesiyle ilk kez tanıyacak olan okurlar için sizi tanıtarak söyleşimize başlamak isterim. Gonca Gürbüz kimdir?

Aslında “Gonca Gürbüz kimdir?” sorusu, kendime de zaman zaman sorduğum bir soru. Çünkü insan yaşadıkça değişiyor; bazı yanlarını geride bırakıyor, bazı yanlarıyla da yıllar sonra yeniden karşılaşıyor.

Kendimi en yalın hâliyle, hayatı biraz fazla hisseden ve hissettiklerini kelimelere emanet eden bir kadın olarak tarif edebilirim. Uzun yıllardır hayatın içinde, sorumlulukların, telaşların, sevinçlerin ve kırılmaların arasında yaşayan; ama bütün bunların içinde kelimelerle kurduğu bağı hiç kaybetmeyen biriyim.

Şiir benim için yalnızca bir edebiyat türü değil. Söyleyemediğim, bazen kendime bile itiraf edemediğim şeylerin başka bir dili. Belki bu yüzden şiirlerimde aşk kadar suskunluk, özlem, zaman, yarım kalmışlık ve insanın kendi iç dünyasıyla hesaplaşması da var.

Kısacası Gonca Gürbüz; hayatı olduğu kadar kelimeleri de ciddiye alan, hâlâ kendini ve insanı anlamaya çalışan ve bulduğu cevaplardan çok, içinde kalan soruları yazan bir kadın.


İlk kitabınız Sessizliğin Melodisi Nisan ayında, Aşkın Yankısı ise yalnızca birkaç ay sonra köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları tarafından yayımlandı. Arka arkaya gelen bu iki eser, aynı zamanda oldukça üretken bir şair olduğunuzu da gösteriyor. Peki, kaleminizin bu kadar canlı ve üretken olmasını neye bağlıyorsunuz?

Sanırım bunun en doğru cevabı şu: Ben birkaç ayda iki kitap yazmadım; yıllarca biriktirdim. Yaşadıklarımı, sustuklarımı, söyleyemediklerimi, içimde yarım bıraktığım cümleleri… Uzun süre onların yalnızca bende kaldığını düşünüyordum. Meğer hepsi bir yerde kendi zamanını bekliyormuş.

Sessizliğin Melodisi ile o kapı ilk kez açıldı. Aşkın Yankısı ise arkasından gelen, belki daha cesur, daha çıplak bir yüzleşme oldu.

Kaleminin canlılığını da biraz buna bağlıyorum. Ben şiir yazmak için masaya oturup kendime bir konu aramıyorum. Bir duygu içimde yeterince büyüdüğünde zaten beni rahat bırakmıyor. Bazen bir cümleyle, bazen bir anıyla, bazen yıllar önce yaşanmış ama hâlâ içimde sesini kaybetmemiş bir şeyle geliyor.

Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında kısa sürede peş peşe gelen iki kitap var; benim tarafımdan bakıldığında ise o kitapların arkasında oldukça uzun bir hayat birikimi var.

Sanırım insan uzun süre sustuğunda, konuşmaya başladığı zaman anlatacak çok şeyi oluyor.


Ön sözde, “Her insanın içinde kimsenin bilmediği bir oda vardır” diyerek bu kitabı yıllar sonra o odaya yeniden girme cesaretinizin hikâyesi olarak tarif ediyorsunuz. Şairin o kapıyı açmasının bir bedeli mi olur yoksa ödülü mü? Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum.

Bence ikisi de. Hatta bazen hangisinin bedel, hangisinin ödül olduğunu ayırt etmek bile zor.

İnsanın içinde gerçekten kimsenin bilmediği odalar var. Üstelik bazılarına başkalarını değil, kendimizi bile almıyoruz. Kapısını kapatıp hayatımıza devam ettiğimizi sanıyoruz. Ama o odada bıraktığımız şeyler kaybolmuyor; yalnızca sessizleşiyor.

Ben yıllar sonra o kapıyı yeniden açtığımda içeride bıraktığım duyguların hiç yaşlanmadığını gördüm. Ben değişmiştim, hayat değişmişti, zaman geçmişti ama bazı hisler bıraktığım yerde, bıraktığım yaşta duruyordu.

Bunun bir bedeli var elbette. Çünkü yazmak bazen unutmayı seçtiğiniz bir şeyi yeniden hatırlamak, üzerini örttüğünüz bir yaranın hâlâ sızlayıp sızlamadığını kendi elinizle yoklamak demek. Bazı şiirleri yazarken insan yalnızca geçmişine dönmüyor; geçmişteki kendisiyle de karşılaşıyor.

Ama ödülü de tam burada başlıyor. Çünkü o kapıyı açtığınızda sadece acılarınızla değil, yıllar içinde geride bıraktığınız kendinizle de yeniden karşılaşıyorsunuz. Ben o odadan çıktığımda geçmişimi değiştiremedim belki ama ona baktığım yeri değiştirdim.

Aşkın Yankısı biraz da bunun kitabı aslında. Geçmişi geri çağırmanın değil, yıllardır içinizde yankılanan bir sese nihayet dönüp “Seni duyuyorum” diyebilmenin kitabı.

Bu yüzden bugün bana “O kapıyı açtığınıza pişman mısınız?” diye sorulsa, cevabım hayır olurdu. Çünkü bazı kapılar ardında ne olduğunu görmek için değil, artık onlardan korkmadığımızı anlamak için açılır.


Senden Sonra şiirindeki “Ben seni sevmedim belki de, sadece sana denk gelen boşluğu yanlış doldurdum” düşüncesi kitabın en hoşuma giden dizelerinden biri oldu. Sizce aşkın ne kadarı karşımızdaki insan, ne kadarı bizim ona yüklediğimiz anlamdır?

Sanırım aşkın en zor taraflarından biri tam da bu: Karşımızdaki insanla, bizim zihnimizde yarattığımız insanı birbirinden ayırabilmek.

Birini severken yalnızca onun kim olduğunu sevmiyoruz. Bazen onda bulmayı umduğumuz şeyi, bize hissettirdiklerini, eksik bıraktığımız yanlarımızı, hatta onunla yaşayabileceğimizi düşündüğümüz ihtimalleri de seviyoruz. Bu yüzden bazı aşklar bittikten sonra insanın özlediği şeyin gerçekten o kişi mi, yoksa onun yanında olduğunu sandığı kendi hâli mi olduğunu anlaması zaman alıyor.

Senden Sonra şiirindeki “Ben seni sevmedim belki de, sadece sana denk gelen boşluğu yanlış doldurdum” dizesi biraz bu sorgulamadan doğdu. Oldukça acımasız bir cümle aslında. Çünkü insan yıllarca çok büyük olduğuna inandığı bir duygunun karşısına geçip “Ya ben seni değil de sende kurduğum hikâyeyi sevdiysem?” diye soruyor.

Ama bunun yaşanan duyguyu değersizleştirdiğini düşünmüyorum. Yanılmış olsak bile hissettiğimiz şey gerçektir. Karşımızdakine yüklediğimiz anlam bize ait olabilir ama o anlamı doğuran duygu da bize aittir.

Belki aşk, karşımızdaki insanla ona yüklediğimiz anlamın birbirine karıştığı yerdir. Olgunlaşmak ise bir gün o ikisini birbirinden ayırabilecek kadar cesur olabilmektir.


Hiç Bana Ait Olmayan Adam‘da çok çarpıcı bir paradoks kuruyorsunuz: Ortada ortak bir hayat, dokunuş, hatta “biz” bile yok; buna rağmen anlatıcı hiç yaşanmamış bir ayrılığın acısını taşıyor. İnsan hiç sahip olmadığı birini gerçekten kaybedebilir mi?

Bence kaybedebilir. Çünkü kayıp duygusu her zaman sahip olmakla başlamıyor.

Bazen hayatınızda hiç “biz” diyemediğiniz biri, gerçekten birlikte olduğunuz birçok insandan daha derin bir iz bırakabiliyor. Ortada ortak bir hayat olmayabilir; birlikte kurulmuş bir ev, paylaşılmış yıllar, hatta bazen dokunulmuş bir an bile olmayabilir. Ama insan yalnızca yaşadıklarının yasını tutmuyor. Yaşayabilecekken yaşayamadıklarının da yasını tutuyor.

Hiç Bana Ait Olmayan Adam tam olarak bu paradoksun içinden çıktı. Oradaki kayıp bir insanın sahipliğini kaybetmek değil; bir ihtimali kaybetmek. “Belki bir gün” dediğiniz şeyin bir gün gerçekten hiç olmayacağını anlamak…

Bence bazı vedaların bu kadar ağır olmasının nedeni de bu. Yaşanmış bir hikâyenin hiç değilse anıları vardır. Yaşanmamış bir hikâyenin ise insanın zihninde sonsuz sayıda ihtimali kalır. Ve bazen insanı en uzun süre takip edenler, yaşadıkları değil, yaşayamadıklarıdır.

Bu yüzden evet, insan hiç sahip olmadığı birini kaybedebilir. Hatta bazen en zor vedalar, hiç başlayamamış hikâyelere edilir.


Özlemek Başka, Beklemek Başka şiirinde özlemeyi özgürlükle, beklemeyi ise zaman tarafından bir köşeye çivilenmekle ilişkilendiriyorsunuz. Türk edebiyatı beklemeyi çoğu zaman sadakat ve büyük aşk göstergesi olarak romantikleştirdi. Siz bu şiirle “beklemek her zaman sadakat değildir; bazen insanın kendisine yaptığı bir haksızlıktır” diyorsunuz. Beklemek İçin Fazla Şairdim şiirinde daha da ileri gidiyor ve beklerken “kendi gençliğini bir masanın üstünde tüketen” bir kadından söz ediyorsunuz. Bir insan aşk uğruna yıllarını tükettiğinde buna sadakat mi demeliyiz, yoksa kendi hayatına karşı işlenmiş sessiz bir ihmal mi? Siz hangi taraftasınız?

Bugün durduğum yerden baktığımda, bir insanın aşk uğruna yıllarını tüketmesini sadakat olarak romantikleştiremiyorum. Çünkü sadakat başka bir şey, kendinden vazgeçmek başka.

Elbette insan sevebilir, özleyebilir; hatta birini yıllarca kalbinin bir yerinde taşıyabilir. Bazı duygulara “artık bitti” demekle son veremiyoruz. Zaten Özlemek Başka, Beklemek Başka şiirinde anlatmak istediğim de buydu. Özlemek duygunun kendisidir; insanın içinden gelir. Beklemek ise çoğu zaman o duygu uğruna hayatını olduğun yerde tutmayı seçmektir.

Ben bu ikisini artık birbirinden ayırıyorum. Birini sevmeye devam ederken de yürüyebilirsiniz. Özlerken de yaşayabilir, değişebilir, başka sabahlara uyanabilir, kendiniz için yeni bir hayat kurabilirsiniz. Birini kalbinizde taşımak, hayatınızın anahtarını ona teslim etmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Beklemek İçin Fazla Şairdim şiirindeki “kendi gençliğini bir masanın üstünde tüketen kadın” bu yüzden benim için yalnızca âşık bir kadın değildir. Aynı zamanda bir gün dönüp baktığında, bir başkasının gelmesini beklerken kendisine gelmeyi unuttuğunu fark eden bir kadındır.

Belki gençken buna büyük aşk ya da sadakat derdim. Bugün ise insanın kendisine de sadakat borcu olduğunu düşünüyorum.

Çünkü aşk insanın hayatında çok büyük bir yer tutabilir; ama insanın bütün hayatının yerine geçmemeli. Birini beklerken kendinizi kaybediyorsanız, orada artık yalnızca aşktan değil, kendinize yaptığınız sessiz bir haksızlıktan da söz etmek gerekir.

Bu yüzden benim tarafım bugün çok net: Sevmekten vazgeçmek gerekmiyor; ama kendinden vazgeçerek sevmemek gerekiyor.


Kadınlar Mezarlığı kitabın aşk şiirlerinden ayrılarak çok daha toplumsal bir alana açılıyor. “El âlem ne der”, fedakârlık, çeyiz, mutfak ve bastırılmış “hayır”lar üzerinden yaşayan fakat kendi hayatından eksiltilmiş kadınları anlatıyorsunuz. İki sorum olacak:

1) Toplumda kadınlara öğretilen “iyi kadın” modelinin içinde sizce ne kadar görünmez şiddet var?

2) Toplumumuz fedakâr kadını överken aslında kendi hayatından vazgeçen kadını mı ödüllendiriyor? Neler söylersiniz?

  1. Bence “iyi kadın” tanımının içinde, farkına bile varmadığımız kadar çok görünmez şiddet var. Çünkü kadınlara çok küçük yaşlardan itibaren iyi olmanın ölçüsü olarak çoğu zaman kendilerinden ne kadar vazgeçebildikleri öğretiliyor. Uyumlu ol, idare et, sesini yükseltme, yuvanı koru, fedakâr ol, “el âlem ne der”i unutma… Bunların her biri tek başına masum görünebilir ama yan yana geldiklerinde kadının kendi hayatından azar azar eksildiği bir düzen ortaya çıkıyor.

Üstelik görünmez şiddetin en tehlikeli yanı, zamanla normalleşmesi. Bir kadın fiziksel olarak bir yere kapatılmamış olabilir ama seçimleri sürekli başkalarının onayına bağlıysa, “hayır” dediğinde suçluluk duyuyorsa, kendi isteklerini dile getirdiğinde bencil olmakla suçlanıyorsa orada da bir tür sınırlandırılmadan söz etmek gerekir.

Kadınlar Mezarlığı‘ndaki mezarlık bu yüzden gerçek bir mezarlıktan çok, bir metafor. Orada bedenleri değil; hayalleri, hevesleri, seçimleri, söyleyemedikleri “hayır”ları gömülmüş kadınlar var. Yaşıyorlar, hayatlarına devam ediyorlar ama kendilerinden bıraktıkları parçalar giderek çoğalıyor.

  1. Fedakârlık meselesine de bu yüzden biraz mesafeliyim. Fedakârlık insanın kendi iradesiyle yaptığı bir seçim olduğunda çok kıymetli olabilir. Fakat bir kadından sürekli fedakârlık bekleniyor ve bunu yapmadığında ona eksik eş, eksik anne ya da eksik kadın olduğu hissettiriliyorsa, artık bunun adı fedakârlık değildir.

Bence toplumumuz uzun yıllar boyunca kendinden vazgeçebilen kadını “iyi kadın” diye ödüllendirdi. Oysa bir kadının iyi olabilmesi için kendisini eksiltmesi gerekmemeli.

Ben Kadınlar Mezarlığı‘nda tam da buna itiraz ediyorum: Bir kadın başkalarının hayatını güzelleştirirken kendi hayatından silinmek zorunda değil. Çünkü fedakârlıkla kendini feda etmek arasında çok ince ama çok önemli bir çizgi var.


Sana Rastlamasaydım Kim Olurdum? şiiri aşkı iyileştirici bir deneyim olarak değil, kişinin eski benliğini parçalayan radikal bir dönüşüm olarak kuruyor; sonunda anlatıcı artık ne geçmişine ne de yeni benliğine bütünüyle ait. Bizi değiştiren bir aşk bittikten sonra ortaya çıkan insan gerçekten “biz” midir, yoksa sevdiğimiz kişinin bizde bıraktığı bir karakter midir?

Bence ortaya çıkan insan ne bütünüyle “biz”dir ne de sevdiğimiz kişinin bizde bıraktığı bir karakter. İkisinin birbirine değdiği yerde doğmuş yeni bir hâlimizdir.

Bazı insanlar hayatımıza girer ve bizde daha önce hiç karşılaşmadığımız taraflarımızı ortaya çıkarır. Onlarla birlikte ne kadar sevebildiğimizi, ne kadar kırılabildiğimizi, nelerden korktuğumuzu, neyi göze alabileceğimizi öğreniriz. Bazen de kendimiz hakkında bilmek istemediğimiz şeyleri gösterirler bize.

Sana Rastlamasaydım Kim Olurdum? biraz bu düşüncenin şiiri. Orada aşkı yalnızca iyileştiren, insanı güzelleştiren bir duygu olarak anlatmak istemedim. Çünkü bazı aşklar iyileştirmekten önce parçalar. Bildiğiniz kendinizi dağıtır ve sizi, o parçaların arasından başka bir benlik kurmaya mecbur bırakır.

İlişki ya da aşk bittiğinde o insan hayatımızdan çıkabilir ama onunla karşılaşmış olan hâlimiz artık eski hâlimiz değildir. Ondan öğrendiklerimiz, onun yüzünden öğrendiklerimiz, kaybettiklerimiz, kazandıklarımız bizde kalır. Fakat bütün bunlardan sonra kim olacağımıza yine biz karar veririz.

Bu yüzden sevdiğimiz kişinin bizde bıraktığı şeyin bir “karakter”den çok bir iz olduğunu düşünüyorum. İz başkasına ait olabilir ama o izin etrafında nasıl bir insan inşa edeceğimiz bize aittir.

Belki de şiirin başlığındaki sorunun cevabı tam olarak budur: Sana rastlamasaydım başka biri olurdum. Ama sana rastladığım için olduğum kişi de artık sen değil, benim.


Kitabın önemli damarlarından biri de İstanbul: vapurlar, Beyoğlu, Moda, Balat, Haliç, Boğaz, yağmur, meyhane ve sokaklar sevgilinin bedenine ve hafızasına karışıyor. Hatta İstanbul’u “baştan aşağı sen kokan yedi tepeli bir şiir”e dönüştürüyorsunuz. İstanbul’u şairler için vazgeçilmez yapan özellikleri nelerdir?

İstanbul’un şairler için vazgeçilmez olmasının nedeni bence şehrin kendisinin de bir duygu gibi sürekli değişmesi. Aynı İstanbul sabah başka, gece başka; yağmurda başka, vapurun güvertesinden bakınca bambaşka bir şehir. Bir yanınız kalabalığın içinde kaybolurken bir yanınız dünyanın en yalnız insanı gibi hissedebiliyor. Şiir de biraz böyle değil mi zaten? Aynı anda birbirine zıt duyguları taşıyabilmek.

Ben İstanbul’u şiirlerimde bir fon olarak kullanmıyorum. O, çoğu zaman şiirin karakterlerinden biri. Çünkü bazı insanları bir şehirden ayıramıyorsunuz. Bir sokak, bir vapur sesi, Boğaz’dan gelen rüzgâr, Beyoğlu’nda yürüdüğünüz bir gece ya da Moda’da oturduğunuz bir masa bir süre sonra o kişinin hafızanızdaki hâline karışıyor.

Sonra insan gidiyor belki ama şehir kalıyor. Siz aynı sokaktan yeniden geçiyorsunuz ve yıllar önceki bir an, hiç izin istemeden gelip yanınıza oturuyor. İstanbul’un hafızası biraz acımasızdır bu yüzden; unutmak istediğiniz şeyleri bile bir köşe başında yeniden karşınıza çıkarabilir.

Ama sanırım şairi cezbeden tarafı da tam olarak bu. İstanbul hem kavuşmanın hem ayrılığın, hem kalabalığın hem yalnızlığın şehri. İçinde sürekli bir karşıtlık taşıyor.

Benim şiirlerimde İstanbul bazen şehir olmaktan çıkıp sevdiğim insanın hafızasına karışıyor. “Baştan aşağı sen kokan yedi tepeli bir şiir” derken kastettiğim biraz da bu. Bazen bir insanı o kadar çok bir şehre yazarsınız ki sonunda hangisini özlediğinizi siz de bilemezsiniz: O insanı mı, o şehri mi, yoksa ikisinin içinde kalmış eski kendinizi mi?


Sevmenin Külleri Üşür mü? ile sona eriyor ve burada aşkın sönmesinin sevmenin bütünüyle ölmesi anlamına gelmediğini söylüyorsunuz; geriye yeniden alev almayan ama tamamen de yok olmayan bir kor kalıyor. O hâlde kitabın kapağını kapatırken size belki de cevaplaması en zor soruyu soralım: Bugün bu kitaptaki bütün şiirlerin yazılmasına sebep olan kişiyi ve yaşananları hafızanızdan tamamen silebilme imkânınız olsaydı bunu kabul eder miydiniz; yoksa bütün acısına rağmen “O aşk olmasaydı bugünkü Gonca Gürbüz ve bu şiirler de olmazdı” diyerek hatırlamayı mı seçerdiniz?

Sanırım hatırlamayı seçerdim. Ama bunun nedeni acıya özel bir anlam yüklemem ya da “İyi ki canım yandı” demem değil. İnsan yaşadığı hiçbir acıya teşekkür etmek zorunda değil.

Yine de bugün bana bütün bunları hafızamdan silebileceğim söylense, bunu kabul etmezdim. Çünkü hafızamdan yalnızca bir kişiyi ya da bir aşkı silmiş olmazdım. O yıllardaki kendimi, hissettiklerimi, yanılgılarımı, bekleyişlerimi, öğrendiklerimi ve bütün bunların içinden geçerek dönüştüğüm kadını da silmiş olurdum.

Elbette o aşk olmasaydı bazı şiirler başka türlü yazılırdı, bazıları belki hiç yazılmazdı. Ama şunu da özellikle söylemek isterim: Beni şair yapan bir aşk ya da bir insan değil. O duyguları kelimeye dönüştüren, onlardan bir anlam çıkaran ve sonunda onları bir kitaba taşıyan benim. Yaşananlar malzemeyi verdi belki; ama kalem her zaman benim elimdeydi.

Sevmenin Külleri Üşür mü? biraz da bu yüzden kitabın sonunda. Bir şeyin bitmiş olması, onun hiç yaşanmamış olduğu anlamına gelmiyor. Ateş sönebilir; fakat geride kalan kül, bir zamanlar orada bir yangın olduğunu hatırlatır. Ben o külü yeniden tutuşturmak istemiyorum. Ama geçmişte yanmış olan ateşi de inkâr etmek istemiyorum.

Bugünkü aklımla geçmişteki Gonca’ya baktığımda bazı seçimlerine kızabilirim, bazılarına gülümseyebilirim, bazıları için “Keşke” diyebilirim. Ama onu hayatımdan çıkaramam. Çünkü bugünkü ben, biraz da onun düştüğü yerlerden kalkarak oluştu.

Bu nedenle hatırlamayı seçerdim.

O aşk benim hayatımın tamamı değildi; bugün de değil. Ama hayatımın bir parçasıydı. Onu silmek yerine olduğu yerde bırakmayı tercih ederim. Ne büyüterek ne küçülterek…

Çünkü insan geçmişini iyileştirdiğinde onu unutmaz; artık ona geri dönmek zorunda kalmadan hatırlayabilir.


Aşkın Yankısı‘nı okurken yalnızca aşkı değil; susmanın, beklemenin, kırılmanın ve insanın bütün bunlardan sonra yeniden kendine dönmesinin izlerini gördüm. Sessizliğin Melodisi ile başlayan yolculuğunuzun bu kitapla daha güçlü ve kendine özgü bir sese kavuştuğunu düşünüyorum. Bazı dizelerinizde durup düşündüm, bazılarında ise hepimizin hayatından bir parçaya rastladım. Kalan Yayınları’ndan çıkan Aşkın Yankısı‘nın çok sayıda okurun kalbine dokunacağına inanıyorum. Kaleminiz ve yolunuz açık olsun; yeni kitaplarınızı merakla bekliyorum. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Okurlarınız bol olsun.

Bu güzel ve incelikli söyleşi için asıl ben teşekkür ederim. Aşkın Yankısı‘nı yalnızca okumanız değil, dizelerin arasında saklı kalan duyguları da böylesine özenle görmeniz benim için çok kıymetli.

Bir şair için sanırım en güzel karşılık, yazdığı bir duygunun hiç tanımadığı bir insanın kalbinde kendine ait bir yer bulması. Ben şiirlerimi kendi hikâyemden yola çıkarak yazdım; kitap olduktan sonra ise artık yalnızca bana ait olmadıklarını düşünüyorum. Her okur kendi hikâyesiyle okuyacak, kendi yarasına, aşkına, özlemine ya da suskunluğuna denk gelen başka bir dize bulacak.

Dilerim Aşkın Yankısı da yolu kimin kalbine düşerse, orada kendine ait küçük bir yankı bırakır.

Bu güzel sorular ve içten dilekleriniz için tekrar teşekkür ediyorum. Belki de bir kitabın gerçek yolculuğu, yazarının elinden çıktığı yerde değil, ilk kez bir okurun kalbine değdiği yerde başlıyor.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*