Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları tarafından yayımlanan Dr. Kibar Taş’ın Mazgirt – Sağman – Pertek Nüfus Defteri (1250/1834): Değerlendirme – Transkripsiyon – Tıpkıbasım adlı çalışması, 27 Aralık 1834’te başlayan Osmanlı nüfus sayımının kayıtlarını bugünün okuruyla buluşturan, yalnızca belge neşri değil aynı zamanda bölgenin toplumsal hafızasına açılan önemli bir tarih çalışmasıdır. Eserde Pertek, Sağman ve Mazgirt’in yanı sıra Çemişgezek, Şikak ve Sebteros çevresindeki yerleşimler, Pilvanklılar ve dönemin kayıtlarında ayrıca tasnif edilen Roman nüfusu gibi topluluklara ilişkin veriler de yer almakta; haneler, yaşlar, akrabalık ilişkileri, meslekler, aşiret ve ocak aidiyetleri üzerinden 19. yüzyıl Dersim coğrafyasının gündelik hayatı görünür hâle gelmektedir.
Dr. Kibar Taş, Hacettepe Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Ankara Üniversitesi Tarih bölümlerinden mezun olmuş; yüksek lisansında Osmanlı döneminde Dersim aşiretlerini, doktorasında mensubu olduğu Kureyşan Ocağı’nı incelemiş ve çalışmalarını arşiv belgeleriyle saha bilgisini buluşturan bir yöntem üzerine kurmuştur. Tezi “Orta Asya’dan Anadolu’ya Uzanan Köklü Tarihi ile Kureyşan Ocağı” ismiyle Kalan Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Bu söyleşimizde Kibar Taş ile yeni çıkan eseri üzerine bir söyleşi yaptık.
Merhaba Kibar Hanım. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanımayanlar için kısaca sizi tanıtarak söyleşimize başlayalım. Dr. Kibar Taş kimdir?
Öncelikle bu söyleşi için teşekkür ediyorum. Tunceli/Dersim doğumluyum. Alevilik inancının yoğun olarak yaşandığı, inanç ve aile tarihinin anlatıldığı bir ailede büyüdüm. Bu sebepten ilkokulu okuduğum Elazığ’daki bütün ziyaretleri de bilirim. Bilindiği üzere Elazığ’daki ziyaretlerin büyük çoğunluğu Harput’tadır ve ailem de bizi bu ziyaretlere her zaman götürürdü. Bir ziyarete giderken, o evliyanın kim olduğu ve orada nasıl davranılması gerektiğini daha çocukken öğrendim. Yine mensubu olduğum Kureyşan ocağının tarihini ve atalarımızın kim olduğunu da bu yaşlarda öğrendim. Ancak sonraki yıllarda gördüm ki hem Alevilik hem de ocağımız hakkındaki yazılı bilgilerde, benim küçükken dinlediğim anlatılardan farklı hatta hatalı bilgiler var. Bütün bunlar, ileride benim ikinci lisans olarak tarih okumamda etkili oldu. Şu anda Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Tarih Bölümü’nde ders veriyorum, ayrıca üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde bulunan Alevilik-Bektaşilik Kültürü Anabilim Dalı’nda da Alevilik ve tarihi ile ilgili dersler veriyorum.
Kibar Hanım, kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Dr. Kibar Taş’ı bu konuyu araştırmaya hangi saikler itti?
Haklısınız. Ben de bu kitabı bir amaç doğrultusunda yazdım. İlk olarak, Yüksek Lisans Tezi için Osmanlı dönemindeki Dersim yöresiyle ilgili araştırma yaparken bu nüfus defterlerini gördüm. Buradaki bilgiler beni etkiledi. Kendi atalarım hakkında da bu defterlerden bilgi edinebilirim diye düşündüm. Bilindiği üzere neredeyse her ailede belirli bir ataya kadar bilgi vardır. Ben de istedim ki bu defteri iyi bir şekilde transkript ederek yayınlarsam, yöre insanlarından benim gibi geçmiş atalarını merak edenlere faydalı olur. Ve diğer defterlerin de transkript edilmesinin önü açılır. Her ne kadar yöreye ait bazı defterler Yüksek Lisans tezlerinde kullanılsa da maalesef kişi, yer, aşiret, ocak gibi isimlerde bazen büyük hatalar yapılmış. Bu defterlerin daha özenli çalışılması yöredeki insanların aile tarihlerini araştırmalarına faydalı olacaktır.
243 sayfa olan bu güzel tarih çalışmasının arkasında ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Bu noktada şunu sormak isterim:
1) Çalışmanın araştırma ve yazım süreci ne kadar zamanınızı aldı?
2) Süreç boyunca en çok hangi aşamalar sizi zorladı?
Teşekkür ediyorum. Bu eserin ortaya çıkması uzun sürdü. Çünkü yaklaşık iki asır önceye ait bir defterdeki yer, kişi ve lakapların bazıları bugün kullanılmadığı için okumalarda zorluk olabiliyor. Ayrıca defteri yazan yazıcıların el yazılarını okumakta da sıkıntı doğuyor.
Mesela, yörede kullanılan kimi isimler var. Bunu ancak o yörede yaşayan yaşlılar bilebiliyor. Onu transkript ederken dikkatli olmak ve yöredeki söyleniş tarzını bilmek gerekiyor. Yörede Pûl ismi var ve geçmişte kullanılmış. Bunu düz olarak “pul, pol” yazarsanız, anlamsız oluyor. Gerçekte bu isim inceltme alıyor ve iri, büyük anlamlarına geliyor. Yine uzun ve iri anlamlarına gelen Pum ismini de bilmeyen pom yazabilir. Bu da hatalı olur. Bu nedenle bu transkripti ederken yöredeki eski isimlerin nasıl telaffuz edildiğiyle ilgili de yaşlılarla görüşmeler yaptım. Doğal olarak bu da vakit alıyor.
Düzen olarak da istedim ki defterle birebir aynı olsun. Çünkü bu eserde defterin tıpkı basımı da verildi. Araştırma yapanlar için, eğer bir okuma onlar için hatalıysa o kelimenin Osmanlıcasına kendileri de baksın istedim. Çünkü ben mümkün olduğunca doğru okumaya çalıştım, ancak bilindiği üzere her eserde olduğu gibi bunda da gözden kaçanlar olabilir.
Akademik çalışmalarınızın önemli bir bölümünü Dersim/Tunceli tarihi, aşiretler ve inanç ocakları oluşturuyor; üstelik doktora çalışmanızda mensubu olduğunuz Kureyşan Ocağı’nı araştırıyorsunuz. Bir tarihçinin kendi ait olduğu coğrafyayı ve topluluğu araştırması sizce avantaj mı, yoksa risk mi?
Maalesef ikisi de var. Konuyu şöyle açayım. Kendi ocağımı çalışırken çok fazla farklı bilgi ile karşılaştım. Doktora tezinde ocağın tarihini yazılı, arşiv ve sözlü bilgilerle yazdım. Hatta bu araştırmayı yaparken bazı anlatıların hatalı olduğunu yukarıdaki kaynaklardan elde ettiğim tarihi bilgileri analiz ederek çürüttüğüm hâlde, bugün yine bu hatalı ve yanlış bilgiler etrafta – gerek ocak mensupları gerekse ocakla ilgisi olmayan kişiler tarafından – tekrar edilmeye devam ediyor. Sanırım kitabı bir bütün olarak okumuyorlar.
Örneğin, Kureyşan ocağının atasının Seyyid Mahmud Hayranî olduğu gibi hatalı bir bilgi var. Ben bunu kitapta yazılı ve sözlü bilgileri analiz ederek çürüttüm. Çünkü Seyyid Mahmud Hayranî’nin yazılı ve sözlü anlatılardaki hayatı ile Seyyid Mahmud Kureyş’in yazılı ve sözlü anlatılardaki hayatı uyuşmuyor. Selçuklu döneminde, Seyyid Mahmud Hayranî için 1257’de, daha sağlığında Akşehir’e yakın Sultandağı’nda adına bir zaviye ve vakıf kuruluyor. Aynı tarihlerde, Kureyş’in anlatılan hayatına baktığınızda ise Kureyş daha yeni Dersim’den ayrılıyor. Bunu kitapta uzun uzadıya belgeleriyle analiz edip kanıtladığım hâlde, yine aynı yanlış bilgiler, içlerinde akademisyenlerin de olduğu kişiler tarafından savunulmaya devam ediyor.
Bu konu ile ilgili şunu söylemekte fayda var. 16. asırdaki Kızılbaş katliamı ve sonrasında yaşanan göçlerden bir kısmı da Dersim coğrafyasına doğru oldu. Bu sebepten Akşehir’de yaşayan Seyyid Mahmud Hayranî torunlarının da bu sıralarda Dersim çevresine gelmesi doğaldır. Çünkü bugün Seyyid Mahmud Hayranî’nin soyu orada yaşamıyor. Yaklaşık on yıl önce görüşme yaptığım Kureyşanlı dedelerden biri, “Biz sorduk soruşturduk, ancak Akşehir’de soyunu bulamadık,” dedi. Yine bilindiği üzere Pir Sultan Abdal’ın da bir oğlu Dersim yöresine gelir. Yani o dönemlerde Dersim bugün de olduğu gibi Aleviliğin merkezi idi. Katliamlarda buraya sığınıyorlardı. Burada çok sayıda evliya ve derviş vardı.
-
asrın başlarındaki kayıtlarda (Ali Kemalî’nin kitabı) Mahmud Hayranî’nin de ismi geçer. Bu sebepten de bugünkü kafa karışıklığı devam ediyor. Yani Dersim çevresine göç eden Seyyid Mahmud Hayranî torunları daha sonra aynı isimdeki Seyyid Mahmud Kureyş ile karıştırılmış olmalı ve bu kişiler de bu sebepten bugün kendilerini Kureyş soyundan sayıyorlar. Elbette bunun bir önemi yok. İkisi de evliya. Ben, ısrarla Seyyid Mahmud Kureyş’i, Seyyid Mahmud Hayranî yapmalarına karşıyım. Herkesin tarihteki yeri ayrı.
Çalışmanızın en dikkat çekici taraflarından biri, daha önce akademik bir çalışmada “Kureyş”in “Kariş”, “Munzur”un “Menzur”, “Derviş Cemallı”nın başka biçimlerde okunması gibi çok sayıda yanlış okumayı ortaya koymanız. Burada oldukça sert bir epistemolojik soru ortaya çıkıyor: Bir kelimenin yanlış okunması, bir toplumun geçmişinin yanlış yazılmasına dönüşebilir mi?
Dönüşebilir. Mesela kendi köklerinizi araştırıyorsunuz ve aile anlatılarına göre atalarınızın yaşadıkları yerler ile ilgili Osmanlıca ya da başka bir dilde yazılan belgelerin çevirilerine bakıyorsunuz. Eğer bu çeviri ya da transkriptler doğru yapılmamışsa, siz atalarınızın oralarda yaşadığını belgelere göre kanıtlayamazsınız. Aynı şey bir aşiret ve ocak için de geçerlidir. Bu sebepten eski yazı ya da başka dilde yapılan çevirilere özen göstermek gerekiyor. Her bir isim bu dönemde yaşayan ve aile tarihini öğrenmek isteyen kişi için büyük önem arz eder.
Benim bu kitabı yayınlamamın bir sebebi de bu. Evet bu defterin transkripti bir Yüksek Lisans tezinde kullanılmış. Fakat ben oraya baktığımda gördüm ki tüm Kureyş isimleri Kariş gibi anlamsız bir isimle okunmuş. Başka birisi kendi aşiretini ya da ocağını araştırdığında, ya da bir konu hakkında çalışan bir araştırmacı bu tezi taradığında doğal olarak Kureyş ya da Kureyşan ismini bulamayacak ve bu defterde bu ocak ismi yok diyecek. Oysa ki hem kişi hem de ocak ismi olarak yirmiden fazla yerde yazılmış.
Yine Munzur ismi oldukça bilinen bir isim ve daha da önemlisi Ziyaret ismi. Bu isme yörede kimse Menzur demez. En fazla yöre ağzıyla “n” harfi kaldırılarak söylenir. Defterde yer alan Munzur isminin yarısı, yapılan tezde yanlış okunmuş. Aynı şekilde Derviş Cemallı ocağının ismi de Dursin Cemalli olarak yazılmış. Bence bunlar büyük hatalar. Yine Palu ismi bilinen bir isim. Bu ismi bazı yerlerde Papo okumak da büyük hata. Defterde Caferanlı aşiret ismi de var, ancak tezde yanlış olarak Ancefalı okunmuş.
Şunu da ekleyeyim. Defterde yörede kullanılan isimlerden olan Hıdır ismi hep Hızır olarak okunmuş. Yine çoğunlukla kullanılan Mehmed ismi de hep Muhammed olarak okunmuş. Elbette belirli yerlerde Muhammed kullanılır, fakat Dersim’in Alevi bölgelerinde geçmişten gelen bir gelenekle Peygamber ismi ağır olarak kabul edildiği için onun yerine Mahmud, Mustafa, Ahmed, Mehmed kullanılırdı. Defterde Muhammed isminin yazılışında çift harf okutan şedde kullanılmadığı için biz hepsini Mehmed olarak okuduk. Bu sebepten bu defterleri çalışanların çok dikkatli ve özenli olması gerekiyor. Aksi halde Osmanlıcayı bilmeyenler ya da o defterin orijinaline ulaşamayıp sadece yapılan özensiz transkripte bakanlar da yanlış yönlendirilmiş olurlar.
Burada yeri gelmişken şunu da söylemek isterim. İkinci lisans olarak Tarih okumamın sebebi kendi ocak tarihimi arşiv belgelerini de okuyarak kendim yazmak istememdi. Hatta transkript edilmiş belgelerdeki bilgileri dahi orijinalleriyle karşılaştırmadan kullanmadım. Çünkü dışarıdan birisi, benim ocağımın tarihi için gösterdiğim ihtimamı, benim gibi gösteremez.
1834 sayımında yalnızca erkekler kaydediliyor; kadınların nüfus kayıtlarında görünür hâle gelmesi çok daha sonra gerçekleşiyor. Kitabınızın en büyük “sessizliği” belki de burada: Bir toplumun yarısı belgede yoksa, o belgeden yazılan tarih ne ölçüde toplumun gerçek tarihi olabilir?
Haklısınız. Maalesef Osmanlı döneminde uzun yıllar kadınlar kayıt altına alınmamış. Yeri geldiğinde devlet yönetiminde söz sahibi kadınların olduğu bir devlette, kadınların neden bu kadar dışlandığı anlaşılabilir değil. Kadını dışlamak her dönem toplumun geri kalmasına sebep olmuştur. Bunu Osmanlının özellikle 16. asırdan itibaren yaşadığı dönüşümde aramak gerek. Büyük ölçekli tahrirler (sayımlar) 1500’lerin başından itibaren yapılmaya başlanmıştır. Onlarda da kadının adı maalesef yok.
Ancak 20. asrın başında ülke genelinde kadın nüfusu sayılmaya başlanıyor. Bu büyük bir eksiklik. Onlarla ilgili geçmiş asırlara ait bilgi edinemiyoruz. Ancak aileler kendi kadın ataları ile ilgili bilgi sahibi iseler, o kadar. İsimleri, yaşları, sahip oldukları çocuk sayısı sırasında kaç yaşında oldukları bence önemli bilgiler. 20. asra kadar kadınlardaki ortalama ömür süresi ne kadardı bilmiyoruz. O dönemlerdeki kadınlardan kaçı engelliydi, bilmiyoruz. Eğer kadınlar da sayımlara eklenseydi, o dönemlerde yaşayan kadınlar hakkında çok şey öğrenilebilirdi. Sanırım sadece ben değil pek çok kişi isterdi, sadece dedeleri hakkında değil nineleri hakkında da eski asırlardan bilgiler edinmeyi.
Pertek’in 1834’te 273 hane ve 671 erkek nüfusla Mazgirt ve Sağman’dan daha kalabalık, daha canlı ve daha fazla meslek erbabının bulunduğu bir merkez olduğunu gösteriyorsunuz. Bugünün kent hiyerarşisiyle karşılaştırınca ortaya farklı bir coğrafya çıkıyor. Bir yerleşimin iki yüz yılda merkezden çevreye, çevreden merkeze dönüşmesini belirleyen asıl güç politika mı, ekonomi mi, ulaşım mı, demografi mi?
Burada kullandığım “… daha canlı …” ifadesi nüfusun genç olmasıyla ilgilidir. Yani yaşlı nüfusu, ki o sıralarda 40 sonrası yaşlı kabul edilmiştir, nüfusun üçte birinden azdır. Bu bilgi de bize merkezin daha hareketli olduğunu gösterir. Yine meslek çeşitliliği açısından da diğer iki ilçe merkezine göre öndedir. Biz bunu aynı yıl aynı yerde yapılan Gayrimüslim defterindeki mesleklere bakarak söylüyoruz. Yine Pertek’in tarım yapmaya daha uygun olması burada tarım yapmayı kolaylaştırmış ve nüfusu da artırmıştır. Çünkü Mazgirt ve Dersim’in iç tarafları, dağlık olmaları ve tarıma müsait olmamaları sebebiyle her zaman geçim yönüyle geride kalmıştır.
Bir yerleşim yerinin zaman içinde bazen ilerlemesi bazen de gerilemesinde elbette çeşitli politikalar ve bu politikalar sonucu alınan kararların etkisi olur. Devlet bir yere yol yaptığı zaman doğal olarak o yerin cazibesi artar. Bu dünyanın her yerinde böyledir. Demiryolunun geçtiği bir arazi ile geçmediği bir arazinin değeri farklıdır. Yine bir yerleşim yerinin dağlık ya da düz ova olması, su kenarında olması, arazisinin verimli olması oranın değerini artırır ve geçimini sağlayan insanlar için yaşanılacak yer olarak kabul edilir. Sonuçta saydığınız tüm unsurlar bir yerleşim yerinin ilerlemesinde, gerilemesinde her zaman etkili olmuştur.
Nüfus Defteri insanların yalnızca isimleri değil; “gurbette”, “askerde” oluşları, meslekleri, lakapları, evlatlık durumları ve bazı aidiyetleri de kaydedilmiş. Bugün milyonlarca insanın ekonomik nedenlerle doğduğu şehirden ayrıldığı düşünülürse, 1834’ün “gurbeti” neresidir?
O sıralarda her ne kadar il dışına çıkılan her yer gurbet ise de çoğunlukla başkente yani İstanbul’a ve gelişmiş kentler olan İzmir ve Adana’ya da gurbet denilirdi. Gurbet olarak ilk sırada gelen yer İstanbul’dur. Defterde Malatya, Harput, Erzurum kökenlilerin bu kasabalarda yaşadıkları notu düşülmüşse de çoğunluk kasaba dışına çıkmıştır. Yani dışarıdan bu kasabalara gelen azdır.
Eserin sonunda dönemin terminolojisiyle “Çarsancak’ta Bulunan Çingane Nüfusu” başlığı altında bugünkü Roman topluluğuna ilişkin ayrı kayıtlar bulunuyor. Tarihçinin önünde burada etik bir problem de var: Geçmişin kategorilerini aynen aktarmak tarihsel sadakat midir, yoksa o kategorilerin ürettiği dışlamayı bugüne taşımak riski midir? Tarihçi bu sınırı nasıl korumalıdır?
Bir tarihçi o dönemde yazılan kayıtları, yazıldığı şekliyle okur. Ancak konu ile ilgili bilgi verirken, yorum yaparken, ayrımcılığa gitmeden, insanları, toplulukları kırmadan o dönemki olayları, isimlendirmeleri bugüne aktarabilmelidir. Eğer o ismi ya da adlandırmayı yazacaksa da bunu hakarete varmayacak şekilde yazabilmelidir. Aksi halde geçmişin acılarını da bugüne taşımış ve ayrımcılık yapmış olur. Mesela ben burada birebir transkript yapmasaydım, bu ifadeyi kullanmazdım. Nitekim bu kayıttan bahsederken de topluluğun kendisi için kullandığı bugünkü ismi yazdım. Bence tarih ile ilgilenen herkesin bunlara dikkat etmesi gerekiyor.
Meslek kayıtlarında tarım ve hayvancılığın ağırlığı görülürken; çakmakçı, berber, kelekçi, terzi, neccar, bardakçı, köşker, çilingirci, kazancı, nalbant ve hallaç gibi birçok zanaatın özellikle gayrimüslim nüfus içerisinde görüldüğünü belirtiyorsunuz. Bu veriler bize 19. yüzyıl Dersim coğrafyasının düşündüğümüzden daha karmaşık bir ekonomik ve etnokültürel iş bölümüne sahip olduğunu mu gösteriyor?
Elbette gösteriyor. Yukarıda bahsettiğim, yine Hicri 1250’de neredeyse aynı kasabalarda yapılmış Gayrimüslim nüfus sayımlarında meslek sahiplerinin çoğunun bu topluluklar olduğunu görebilirsiniz.
Bu çalışma, yalnızca bir nüfus defterinin transkripsiyonu değil; yerel hafızayı, aile tarihlerini ve bölgenin toplumsal dokusunu yeniden görünür kılan son derece titiz bir emek ürünü. Özellikle daha önce yapılmış yanlış okumaları düzeltmeniz ve arşiv bilgisini saha bilgisiyle birlikte değerlendirmeniz esere ayrı bir güvenilirlik kazandırıyor. Sizce bu kitabın Dersim/Tunceli tarihi araştırmalarında uzun yıllar başvuru kaynağı olarak kullanılmasını sağlayacak en güçlü yönü nedir?
Güzel övgüleriniz için teşekkür ediyorum. Açıkçası ben bu kitabı yıllar önce bitirmeyi istemiştim. Ancak farklı çalışmalar ve iş yoğunluğu sebebiyle gecikti. Gecikmesinin bir sebebi de biraz fazla titizlenmemdi. Çünkü istedim ki defterde yazılan her bir isim aslına uygun olarak okunsun ve atalarının izini sürenlere yardımcı olsun. Bu sebeple gerek akrabalara gerekse aile büyüklerine, defterdeki bugün pek kullanılmayan isim ve isim kısaltmalarının telaffuzlarını tek tek sordum. Yine orijinalindeki düzene sadık kaldım. Çünkü düzen de okumalarda insanlara kolaylık sağlıyor. Ayrıca kitabın en sonuna da defterin tıpkı basımını yaptık ki eski yazı bilenlere karşılaştırma imkânı olsun. Bence bu yönleriyle iyi bir çalışma oldu ve bundan sonra diğer nüfus defterlerini transkript edeceklere de yol göstermesini isterim.
Son olarak, aynı yörede yapılmış daha sonraki yıllara ait diğer bir nüfus defterine de başlamıştım ve amacım ikisini birden yayınlamaktı. Fakat onu bitiremediğim için ve bu defter için de yöre insanından istekler gelmeye başlayınca, önce bunu bastırmaya karar verdim. Umarım diğerini de bitirip bastırabilirim.
Tarih ve tarihçi kavramları, bakış açısına ve tarih anlayışına göre farklı biçimlerde tanımlanabiliyor; neredeyse her tarihçinin bu kavramlara yüklediği anlam da farklılaşıyor. Size göre tarih nedir, tarihçi kimdir?
Açıkçası bana göre tarih; kişi, toplum ve devletlerin kökleridir. Bu saydıklarımın hiçbiri tarihleri olmadan ayakta kalamazlar. Tarihçi ise geçmişte yaşanan olayları önyargısız, objektif bir şekilde, hakarete, ayrımcılığa gitmeden bugüne aktarabilmelidir. Geçmişte çoğunlukla hükümdar tarihçileri vardı ve kendi sultanlarını ve devletlerini ne olursa olsun överek yazarlar, düşmanı ise tamamen kötü gösterirlerdi. Bunun tüm devletler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bu sebepten bugün bir tarihçi ya da tarih ile bilimsel ilgilendiğini iddia eden kişi, eski dönemlerde yaşanan olayları o dönemin ruhuna göre analiz ederek bugüne aktarabilmelidir. Körü körüne bugünkü düşüncesine bağlı kalmamalıdır. Aksi halde o kişiye tarihçi diyemeyiz.
Son sorum da şu: Sizce, tarihi niçin öğrenmeliyiz? Tarih bize gerçekte ne kazandırır?
Aslında şu ana kadar sorduklarınız ve benim cevaplarım tarihin neden önemli olduğunu ortaya koyuyor. İster kişi ister toplum isterse devlet olsun tarih yoksa yoklar. Bu sebepten dünya devletlerinin çoğu tarihlerine çok önem verir ve ilkokuldan itibaren nesillerine tarihlerini öğretirler. Benim yeni nesillere önerim, tarihinizi öğrenin, ancak o dönemin ruhuna göre öğrenin. Geçmişte yaşanan ayrımcılıkları, düşmanlıkları bugüne taşımayın. Bu şekilde hem toplum hem de devlet ilerler.
Size, yalnızca arşiv belgelerini gün yüzüne çıkardığınız için değil, o belgelerin arasındaki isimlere yeniden bir hafıza, bir hikâye ve bir aidiyet kazandırdığınız için teşekkür ediyoruz. Mazgirt – Sağman – Pertek Nüfus Defteri, geçmişi merak eden herkes için değerli bir kaynak. Emeğinize sağlık. Okuyanı bol olsun.
Kitabı iyi analiz edip sorduğunuz sorularla konu hakkında ayrıntılı bilgiler aktarmamı sağladığınız için asıl ben teşekkür ediyorum.
Leave a Reply