Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanan Zihnin Kıyısında (Aforizmalar), Muhbet İnan’ın modern insanın iç dünyasını kısa ama yoğun aforizmalar üzerinden çözümlediği dikkat çekici bir düşünce kitabı. Eserde kişilik, benlik, korku, aidiyet, algı, suçluluk, kimlik, sezgi, yalnızlık ve modern insanın zihinsel dağınıklığı gibi meseleler; psikoloji, felsefe ve gündelik yaşamın kesişim noktasında ele alınıyor. Muhbet İnan, klasik aforizma geleneğini yalnızca özlü söz üretmek için değil, insanın kendi zihniyle hesaplaşmasını sağlamak için kullanıyor.
Kitabın özellikle “İnsan bazen dünyayı olduğu gibi değil, korkuları ve beklentileri kadar görür” yaklaşımı etrafında kurduğu düşünsel yapı, günümüz dijital çağındaki dikkat dağınıklığı, kimlik bulanıklığı ve sürekli onay arayışıyla güçlü bir bağ kuruyor. Eserde yer alan “İnsan kendisiyle hesaplaşmayı bıraktığı anda, dış dünyanın etkisine açık hâle gelir” ya da “Mutluluk tüketilecek bir şeye dönüştüğünde, insan onu sürekli dışarıda aramaya başlar” gibi ifadeler, çağdaş bireyin içsel kırılmalarını yalın ama sert bir dille görünür kılıyor. Zihnin Kıyısında, yalnızca okunacak değil; altı çizilecek, tartışılacak ve kişisel yüzleşmelere dönüşecek bir düşünce atlası niteliği taşıyor.
Yeni kitabınız hayırlı olsun Muhbet Hanım. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Muhbet İnan kimdir?
Öncelikle teşekkür ederim Aslı Hanım. Ben Muhbet İnan, otuz üç yaşındayım ve Mardin’in Nusaybin ilçesinde dünyaya geldim. Anadolu Üniversitesi Engelli Bakım ve Rehabilitasyon Bölümü mezunuyum.
Muhbet Hanım, 120 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum: Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?
Yazma ihtiyacım ilk olarak sezgilerimle başladı. Daha sonra hem kendi içimde hem de çevremde gözlemlediğim o karmaşıklığa, yani “dert” diye nitelendirdiğimiz olgulara bir çare olması amacıyla Zihnin Kıyısında kitabını kaleme aldım.
Muhbet Hanım; ilk olarak, ne zamandan beri yazıyorsunuz? İkinci olarak, Zihnin Kıyısında‘yı ne kadar sürede yazdınız?
Ben aslında daha on üç yaşında başladım yazmaya fakat yazdıklarımın kitaplaşması ancak yirmi yıl sonra, kalemimin oturmasıyla başladı. Zihnin Kıyısında‘ya başlama sürecimin benim için çok özel bir yeri var; çünkü ben onu, içimdeki birikimle kendimi çevremden neredeyse tamamen soyutladığım bir dönemde yazdım ve içimden taşan sözcükler, üç aylık bir süre içinde zihnimin kıyısına ulaştı.
Kitabınızda “kişilik”, “benlik”, “algı” ve “hakikat” kavramları birbirine sürekli temas ediyor. Özellikle “İnsan bazen dünyayı olduğu gibi değil, korkuları ve beklentileri kadar görür” yaklaşımınızdan hareketle sormak istiyorum: Sizce modern insan gerçeği mi yaşıyor, yoksa kendi zihninin ürettiğini mi gerçek sanıyor ve onu yaşıyor?
Bence modern insan kendi zihninin ürettiğini gerçek sanıp onu yaşıyor. Çünkü gerçeği yaşamak çok zorlayıcı ve uzun bir süreç. Benim kanaatimce, bunu başarabilen insan kendini tamamlamış bir evreye geçmiştir.
Kitap boyunca bireyin, dış dünyanın etkisine karşı zihinsel savunma geliştirmesi gerektiğini vurguluyorsunuz. Bu yaklaşımınız, günümüz sosyal medya çağındaki “algı toplumu” tartışmalarıyla doğrudan ilişkili görünüyor. Sizce çağımız insanı düşüncelerini gerçekten kendisi mi üretiyor, yoksa maruz kaldığı dijital yönlendirmelerin içinde mi şekilleniyor?
Çoğumuzun düşünceleri hem gündelik hayatta hem de sosyal mecralarda maruz kaldığımız yönlendirmelerin içinde şekilleniyor diyebilirim.
Aforizmalarınızın önemli bir kısmında insanın kendi benliğiyle kurduğu ilişkinin bozulduğu görülüyor. “Kendinden bihaber olmak”, “övgü zehirlenmesi”, “kimlik utancı” gibi kavramlarla çağdaş insanın psikolojik çözülüşünü anlatıyorsunuz. Sizce günümüz insanının en büyük krizi nedir?
Günümüz insanının en büyük krizini tek bir kavramla sınırlandırmak doğru olmaz bence; yani bu kriz “kendinden bihaber olmak” da olabilir, “övgü zehirlenmesi” de.
Kitabınızda geçen “Sürekli dolu olan bir zihin, bir süre sonra düşünemez; yalnızca yorulur” cümlesi, çağımız insanının zihinsel durumuna oldukça güçlü bir eleştiri getiriyor. Özellikle sosyal medya, sürekli bilgi akışı, hız kültürü ve bitmeyen dijital uyarılar düşünüldüğünde bunun makul bir eleştiri olduğu anlaşılmaktadır. Günümüzde insanlar bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşıyorlar fakat buna rağmen derinleşemiyor, odaklanamıyor ve içsel bir netlik kuramıyorlar ve bu giderek bir soruna dönüşüyor. Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum.
Benim naçizane fikrim; her bilgi, her güzel fikir senin olacak ya da seninle yaşayacak diye bir düşünce yapısı olmamalı. Önemli olan burada kendi ihtiyaç hiyerarşisine göre kendini tanımak ve o doğrultuda, bilgi olsun ya da seni mutlu edecek şey her neyse, ona yönelmektir.
“Mutluluk tüketilecek bir şeye dönüştüğünde, insan onu sürekli dışarıda aramaya başlar” diyorsunuz. Kitabınızda mutluluğun artık içsel bir denge olmaktan çıkıp, gösterilmesi gereken bir performansa dönüştüğü hissediliyor. Özellikle sosyal medya çağında insanlar yaşadıkları anın kendisinden çok, o anın nasıl göründüğüyle ilgileniyor gibi… Sizce günümüz insanı gerçekten mutlu olmayı mı istiyor, yoksa çevresine mutlu göründüğünü kanıtlamaya mı çalışıyor? Modern insanın yaşadığı yalnızlık, tüketim alışkanlıkları ve sürekli onay alma ihtiyacı düşünüldüğünde, bugün mutluluk samimi bir duygu olmaktan çıkıp dijital bir vitrine mi dönüştü?
Aslında burada mutluluğu çok bonkör bir davranış biçimiyle harcamamak, olması gerektiği yerde mutluluğu yakalayıp biraz da dengeli yaşamak gerekir. Günümüz insanı, ben de dâhil herkes, gerçekten mutlu olmayı istiyor olmalı. Fakat çevre de burada büyük bir etken; mutluluk kavramı kendini çevreye kanıtlamaya doğru kayıyor. Evet, mutluluk dijital bir vitrine dönüşmüş diyebilirim.
Türkiye’de felsefe eğitiminin uzun yıllardır daha çok ezber, kavram aktarımı ve sınav odaklı ilerlediği yönünde ciddi eleştiriler var. Zihnin Kıyısında ise insanı sürekli kendi zihniyle hesaplaşmaya çağıran, sorgulayan ve düşündüren felsefi bir eser. Bu temelde şu üç soruyu sormak istiyorum:
1) Günümüzdeki felsefe eğitimini nasıl buluyorsunuz?
2) Sizce Türkiye’de felsefenin en büyük problemi nedir?
3) Felsefe Antik Yunan’daki gibi yeniden insanın gündelik hayatına dokunan bir düşünme biçimine dönüşebilir mi?
Felsefe eğitimine burada bir şey demek bana düşmez fakat Türkiye’de ya da doğrusu çevremde gördüğüm kadarıyla felsefeye bakış açısına değinebilirim. Yani olumsuz bir bakış açısı sezdim diyebilirim. Bence bu olumsuz bakış açısını yıktığımızda, düşünme ne kadar uçsuz bucaksız olursa olsun sonunda bir düzleme geçiş olacağını söyleyebilirim. Felsefe bence gündelik hayata dokunan bir düşünce biçimine dönüşmeli.
Size ilham veren beş yazar ve beş eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?
Ben Ahter Kutadgu’nun Kızlarıma Notlar eserini okurken başladım Zihnin Kıyısında aforizmalarını yazmaya; o yüzden ilk sırada o var. İkinci sırada Franz Kafka’nın Dönüşüm‘ü ile Aforizmalar‘ı, ardından da Doğan Cüceloğlu’nun Geliştiren Anne Baba eseri gelir.
Muhbet Hanım, aforizmalarınızı beğenerek okudum. Kitabınız şimdiden beğendiğim eserler arasına girdi. Çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni eder, bundan sonraki üretimlerinizde kolaylıklar ve ilham dolu süreçler dilerim.
Güzel dilekleriniz için tekrar teşekkürler Aslı Hanım.
Kalan Yayınları’na teşekkürler…
Leave a Reply