Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanan Unutulmayan Viyaklamalar Anısına, Serap Tire’nin kişisel hafızadan, kadın deneyimlerinden, aile içi kırılmalardan, yoksulluktan, kayıplardan ve çocukluk travmalarından beslenen öykülerini bir araya getiriyor. “Kadın Varoluşunun İronisi”, “Aziz Bey’in Kara Kutusu”, “Keşke Sebepsiz Olsaydı O Geceki Gözyaşlarım” ve kitaba adını veren “Unutulmayan Viyaklamalar Anısına” gibi metinlerde; kadınlık deneyimi, annesizlik, affetme, vicdan, sınıfsal yoksunluk, sevgi açlığı ve insan ruhunun çelişkileri güçlü bir anlatımla işleniyor.
Özellikle bir yanda kadınlığın toplumsal yüklerini, diğer yanda sevgi ile travmanın iç içe geçtiği karmaşık insan ilişkilerini ele alan eser; otobiyografik izler taşıyan samimi diliyle okuru yalnızca hikâyelerin içine değil, kendi geçmişiyle hesaplaşmaya da davet ediyor. Kitap boyunca “umut”, “hafıza”, “suçluluk”, “özgürleşme” ve “aidiyet” kavramları tekrar tekrar karşımıza çıkarken, Serap Tire bireysel hikâyeler üzerinden Türkiye’nin toplumsal belleğine de dokunmayı başarıyor.
Yeni kitabınız hayırlı olsun Serap Hanım. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Serap Tire kimdir?
Çok teşekkür ederim. Öncelikle, ilk göz ağrımın tam da istediğim gibi yayımlanmasında her türlü desteği sağlayan Kalan Yayınları’na çok teşekkür etmek istiyorum.
Öğretmen anne ve babanın sekiz çocuğundan biriyim. Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra on yıl bankacılık yaptım. Sonrasında, üniversite yıllarında hayalim olan ancak maddi olanaksızlıklar nedeniyle devam edemediğim yüksek lisans eğitimimi yine Dokuz Eylül Üniversitesi’nde muhasebe alanında yaptım. Ancak hayaller ve hayatlar her zaman farklı olur. Ben de tez aşamasında öyle sıkıldım ki öykü yazarlığı, senaryo yazarlığı ve animasyon atölyelerine katıldım. Zira muhasebe alanında çalışmaya bir hobisi olmadan dayanabilen var mıdır, bilemiyorum.
Evliyim, bir oğlumuz var. Üniversite okumak için geldiğim İzmir’e âşık oldum ve İzmir’de yaşamanın hayatıma ve hayata bakış açıma çok şey kazandırdığını düşünüyorum.
Serap Hanım, 64 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?
Bu ihtiyaç, bende hem muhasebe alanından fazlasıyla sıkılıyor olmamdan hem de hayatıma büyük katkıları olan ve kitabımda da “Şemsi Teyze” öyküsüyle yer alan Şemsi Teyze’yi tanıtma arzusundan doğdu. Şemsi Teyze’nin evine kiracı olarak taşınmamız, hayatımı adeta 180 derece değiştirdi. Zira 44 yaşındayım ve bugüne kadar Şemsi Teyzem kadar merhametli, şefkatli, gücünü yüreğinden alan ve hayatına giren her insanın yaşamında olumlu değişiklikler yapabilen başka bir kadın tanımadım desem yalan olmaz.
Gönül ister ki Şemsi Teyzemi bir film aracılığıyla yalnızca tüm ülkeye değil, tüm dünyaya tanıtabileyim. Şemsi Teyzem şu an hayatta değil. Ben ise onu bir şekilde yaşatmanın ve ona karşı vefa borcumu ödemenin yolunu yazarlıkta buldum. Kitaptaki son öykünün Şemsi Teyze’ye ayrılmış olmasının sebebi de budur. Çünkü yalnızca onu anlatan ayrı bir kitap projem bulunmaktadır.
Bir öykünüzde kadın olmanın ilk adımı utançla, bir diğerinde özgürlük mücadelesiyle, bir diğerinde ise hayatta kalma savaşıyla anlatılıyor. Bugün Türkiye’de kız çocukları sizce hâlâ benzer sınavlardan mı geçiyor?
Zaman ve mekân değişse de kız çocuklarının kaderi maalesef yeterince değişmiyor. Ne yazık ki bu durum yalnızca ülkemize özgü değil; dünyanın birçok yerinde benzer sorunlar yaşanıyor. Bu yüzden kız çocuklarına yönelik daha fazla sosyal sorumluluk projesinin hayata geçirilmesi gerektiğine ve bu konuda hepimizin elini taşın altına koyması gerektiğine inanıyorum.
Ben teyzemin yanında büyüdüm. Belki de kendi evimde büyüyememenin ruhumda açtığı derin yaraların etkisiyle böyle bir kitap yazmak istedim. Kız çocuklarının eğitim alabilmesi ve hayata daha güçlü hazırlanabilmesi için bugüne kadar elimden gelen çabayı gösterdim; bundan sonra da göstermeye devam edeceğim. Bir kız çocuğunun hayatına dokunmanın ne kadar değerli olduğunu, Şemsi Teyzem benim hayatıma dokunduğunda anladım. Bu nedenle herkesi çevresindeki kız çocuklarına karşı daha duyarlı olmaya; onlardan sevgisini, şefkatini ve hoşgörüsünü esirgememeye davet ediyorum.
“Nur İçinde Yat Öfkem, Kırgınlığım” metninde anlatıcı, yıllarca taşıdığı öfke ve kırgınlıkla affetme arzusu arasında derin bir iç çatışma yaşıyor. Peki sizce insan gerçekten affedebilir mi? Yoksa affetmek dediğimiz şey, aslında yaşanan acıyla yaşamayı öğrenmekten ve onunla barışmaktan mı ibarettir?
Affetmenin, ancak değişimle mümkün olduğuna inanıyorum. Hepimiz hata yapıyor, zaman zaman birilerini kırıp incitebiliyoruz. Önemli olan, yaptığımız hataların farkına varıp kendimizi değiştirebilmemizdir. Bize karşı hata yapan kişinin değişmediği sürece onu affetmenin, bir noktadan sonra kendimize ihanet etmek anlamına gelebileceğini düşünüyorum.
Öykümde de anlatmaya çalıştığım şey, babanın geçmişte yaptığı hatalardan çok, aradan yıllar geçmesine rağmen aynı bencillik ve sorumsuzlukta ısrar etmesidir. Herkesin affedilmesi gerektiğine inanmıyorum. Ancak toprağa karıştıktan sonra hesabımızı kapatamayacağımız insanlar hepimizin hayatında vardır. Onların bizde açtığı yaraları sarıp sarmalamak ise çoğu zaman bize düşer. Bunu kabullenmenin ve geçmişle barışmanın, hayatı daha güzel ve daha yaşanabilir kılacağına inanıyorum.
Kitaptaki karakterlerin çoğu dışarıdan bakıldığında güçlü, dayanıklı ve hayata tutunmayı başarmış insanlar gibi görünüyor; ancak iç dünyalarında derin kırgınlıklar, kayıplar ve yaralar taşıyorlar. Günümüzde sosyal medyanın da etkisiyle insanlar sizce acılarını saklamayı mı öğrendi, yoksa mutlu, başarılı, güçlü görünme baskısı nedeniyle onları göstermeye cesaret edemiyor mu?
Günümüzde hepimiz yaralarımızı saklar olduk. Çünkü onları insanlara gösterdiğimizde, yaralarımızı daha da derinleştireceklerini düşünüyoruz. Bu konuda haksız da sayılmayız. Çocukluk yıllarımda insanların birbirlerine karşı daha hoşgörülü, daha şefkatli olduğunu hatırlıyorum. Bugün ise kapitalist sistemin dayattığı gerçekler nedeniyle insanlar maalesef daha acımasız hâle geldi.
Güçlü olmayı; sert, katı ve acımasız olmakla eş tutuyoruz. Ancak ancak bu şekilde kendimizi savunabileceğimize ve ayakta kalabileceğimize inanıyoruz. Oysa hepimizin yaptığı şey, aslında hayatta kalmaya çalışmaktan ibaret. Bana göre gerçek güç; şefkatten, merhametten ve insan kalabilmekten geçiyor.
Kitapta bazı anne babaların sevgisizliği, ihmali veya yanlış kararları çocukların hayatını derinden etkiliyor. Açık konuşmak gerekirse: Sizce her anne baba sırf ebeveyn olduğu için saygıyı hak eder mi, yoksa bazı ebeveynler çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirmedikleri için bu hakkı kaybedebilir mi?
Biz, gelenekçi bir toplum olduğumuz için kan bağına gereğinden fazla önem veriyoruz diye düşünüyorum. Bu nedenle sıkça dile getirilen “Aile kutsaldır.” sözünü, “Temelinde sevgi ve şefkat olan aile kutsaldır.” şeklinde ifade etmeyi tercih ederim.
Anne ya da baba olmanın, Allah’ın insanlara sunduğu en büyük hediyelerden biri olduğuna inanıyorum. Ancak bazı anne ve babaların bunun ne kadar büyük bir sorumluluk ve ayrıcalık olduğunun yeterince farkında olmadığını görüyorum. Bana göre gerçek anne babalık, yalnızca bir çocuğu dünyaya getirmek değil; ona sevgi, şefkat ve merhamet gösterebilmektir. Hatta bu duyguları yalnızca kendi çocuklarımıza değil, hayatımıza dokunan diğer çocuklara da gösterebilmektir. Çünkü bir çocuğun hayatında bırakılan sevgi dolu bir iz, bazen yıllar boyunca silinmeden kalabilir.
“Kadın Varoluşunun İronisi”nden başlayarak birçok öyküde toplumun kadınlara yüklediği roller eleştiriliyor. Bugün Türkiye’de kadınların yaşadığı sorunların temel nedeni gelenekler mi, yoksa gelenekleri sorgulamadan sürdüren insanlar mı?
Bugün yaşadığımız temel sorunun sevgisizlik olduğunu düşünüyorum. Bunun, geleneklerimizden gelen sevgi gösterme biçimleriyle de ilgili olduğunu düşünüyorum. Bizden önceki kuşaklar için anne babanın yanında kendi çocuğunu sevmenin bile anne babaya saygısızlık sayıldığı bir toplumsal yapıdan geliyoruz. Bizler, sevgisini nasıl göstereceği öğretilmeyen ve nasıl seveceğini öğrenmeden büyüyen çocuklarız.
Yaşadığımız sorunları tek başına geleneklere yükleyemeyiz. Doğru olan gelenekleri sürdürmek, yanlış olanları ise değiştirmek ve dönüştürmek bizim elimizde. Ve bu konuda kadınlara çok fazla görev düşüyor. Gelecek nesilleri bizler yetiştiriyoruz. Elbette geleneklerimizden kopmayalım; ama onları uygularken de sorgulayalım.
Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?
Hayatım boyunca, hangi konuda olursa olsun, tanımlamalardan ve sınırlamalardan uzak durmaya çalıştım. Her birimizin parmak izinin bile farklı olduğu bir dünyada, kurallar ve tanımlamalar bana insanın kendini kısıtlaması gibi geliyor. Bence böyle kısıtlamalara hiç gerek yok.
Ben kitabımı yazarken kendi yaşadıklarımı, etrafımda gördüklerimi ve filmlerden izlediklerimi, kendi bakış açım ve kendi tarzımla ifade etmek istedim. Birilerinin hayatlarına dokunmak, bazen ağlatmak, bazen güldürmek, bazen de umut olmak istedim. Yani insan olduğumuzu; hataların, duyguların ve yaşadığımız her şeyin bizi bugünlere getirdiğini, bizi biz yaptığını göstermek istedim. Bunu yaparken de geçmişimle ve kendimle barışmak istedim sanırım.
Türk edebiyatında size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?
İzniniz olursa pozitif ayrımcılık yapıp beş yazar hakkımı kadın yazarlardan yana kullanmak isterim.
- Sevgi Soysal – Tante Rosa: Kadınların yaşadıkları zorlukları ve bu zorluklara karşı nasıl mücadele ettiklerini ironik bir dille anlatır.
- Ayten Kaya Görgün – Arızalı Babaların Çatlak Kızları ve Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda: Benim için çok kıymetlidir. Ayten Hanım’ın kitaplarını okurken kendinizi çocukluğunuzun mahallesinde hissedersiniz. Kitaptaki karakterlere öyle aşinasınızdır ki çocukluk ve genç kızlık anılarınız gözünüzün önünden bir film şeridi gibi geçer.
- İlknur Güneylioğlu Şengüler – Geceyi Geçerken: İlknur Hanım’ın şiirsel anlatımı ve öykülerindeki duygusal yoğunluk beni derinden etkilemiştir.
- Tomris Uyar – İpek ve Bakır: Benim için çok özeldir. Tomris Hanım’ın kitaplarını daha çok zihnimin sakin olduğu zamanlarda okurum. Zira dikkat dağınıklığım var ve Tomris Hanım’ın eserleri bana göre yoğun dikkat gerektiriyor. Ancak bu kitaptaki “Çiçek Dirilticiler” öyküsü, bir kız çocuğunun aile bireyleri arasında sıkışmışlığını o kadar güzel anlatıyor ki… Bazen çocukların çocuk olduğunu unutup onlara yetişkin rolleri verdiğimiz gerçeğiyle bizi sert bir şekilde yüzleştiriyor.
- Ayşe Kulin – Kardelenler: Aynı zamanda bir sosyal sorumluluk projesi olan bu eser, ülkemizdeki kız çocuklarının içler acısı durumuyla bizi yüzleştiriyor. Ayşe Hanım, Füreya kitabında ise bir Türk kadınının isterse neler başarabileceğini ve azmin zaferini anlatıyor.
Siz beş yazar dediniz ama ben Elif Şafak ve Havva’nın Üç Kızı kitabını da bonus olarak eklemek isterim. Zira bu kitapların ülkemizdeki genç kızlar ve kadınlar tarafından okunmasının, yalnızca onların değil, yetiştirecekleri evlatların da hayatında iz bırakacağına inanıyorum.
Serap Hanım, bana zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni ederim.
Zamanın bu kadar hızlı aktığı ve bu kadar kıymetli olduğu günlerde kıymetli vaktinizi bana ayırdığınız için ben teşekkür ederim. Nice güzel projelerde buluşmak dileklerimle.
Leave a Reply