Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluşan Elma Ağacı, Adnan Serçe’nin yalnızca bir aşk ya da taşra hikâyesi anlatmadığı; kadınlık, yoksulluk, toplumsal yargı, hafıza ve sınıf ilişkilerini derin bir insanlık sorgusuna dönüştürdüğü güçlü bir roman olarak dikkat çekiyor. Roman, Sevda karakterinin yıllar sonra kasabasına dönüşüyle açılıyor; fakat bu dönüş aslında yalnızca fiziksel bir geri geliş değil, geçmişe, bastırılmış travmalara, kadın bedenine yöneltilen toplumsal bakışa ve insanın aidiyet arayışına doğru sert bir yolculuğa dönüşüyor.
Adnan Serçe, özellikle taşra psikolojisini, mahalle dedikodusunu, erkek egemen dilin görünmez şiddetini ve kadınların kadınlar üzerindeki toplumsal baskısını son derece canlı sahnelerle kuruyor. Romanda “Haset bir kalp, kalleş kulaklar yaratır” gibi cümleler yalnızca karakter sözü değil; toplum çözümlemesine dönüşen güçlü metaforlar hâline geliyor. Özellikle Sevda’nın çocukluk anıları, elma ağacı metaforu etrafında gelişen doğa–kadınlık–aşk ilişkisi ve anneannenin “Kadınlar bu kalleş dünyanın katırlarıdır” sözü, romanın yalnızca bireysel değil sosyolojik ve kültürel bir metin olarak da okunabileceğini gösteriyor.
Yeni kitabınız hayırlı olsun Adnan Bey. Sanırım eserinizi ilk okuyanlardan biri benim. Yayınevi PDF nüshayı bana ilettiğinde eseri bir haftada okurum sanmıştım fakat eser öylesine iyi işlenmiş ki, soluksuz okuyarak bir günde bitirdim. Ben eseri beğendim. Eseri okuyanların da bana hak vereceğine inanıyorum. Şimdi, sizi okurlara tanıtarak söyleşiye başlamak istiyorum: Elma Ağacı’nın yazarı Adnan Serçe kimdir?
Merhaba Aslı Hanım, öncelikle romanımı beğendiğiniz ve romanla ilgili dile getirdiğiniz güzel sözleriniz için teşekkür ederim.
Ben bir işçi ailesinin üçüncü çocuğu olarak Tarsus – İçel’de doğdum ve orada büyüdüm. Tarsus Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi – İstanbul Tıp Fakültesi’nde eğitimime devam ettim. Mezuniyetten sonraki ilk görevimde, İstanbul’da hükûmet doktoru olarak çalışırken, 1980 Askeri Darbesi’nin hengâmesi içinde solcu görüşlerimden ötürü gözaltına alındım, işkence gördüm. Askerî mahkemede beraat ettikten sonra yeniden gözaltına alınma riski gelişince yurt dışına çıktım.
Dört yıl İngiltere’de yaşadıktan sonra yaşam yolu beni Yeni Zelanda’ya, Avustralya’ya ve sonunda İsviçre’ye götürdü. İsviçre’de psikiyatri – psikoterapi alanında uzmanlık edindim, Freud’çu psikanaliz, Jung’çu psikanaliz, Transaksiyonel Analiz, Aile ve Sistem Terapisi ve Travmatoloji disiplinlerinde yan eğitimler aldım. Çalışmalarım Travmatoloji ve Göç Psikiyatrisi alanında gelişti ve bu konudaki yazılarım çeşitli tıp dergilerinde yayımlandı.
Tek çocuğum, oğlum için Almanca yazdığım Der Schwarze Vogel und Paganini adlı fantastik öğeler içeren yarı biyografik romandan sonra, Bir Alaturka Odysseia, Ve Erirdi Zaman adlı romanlarım yayınlandı. Ve şimdi de Elma Ağacı…
Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar. Bana göre, sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı, Elma Ağacı’nı, kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?
Evet, bence de her yazarın kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi vardır. Sanırım, insanların yaşamları, hikâyeleri ve birbirleriyle olan ilişkilerindeki psikodinamik çocukluğumdan bu yana beni hep yakından ilgilendirmişti. Mahalledeki komşularımızın, akrabalarımızın, arkadaşlarımın ve aile içindeki bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerinde iyi, kötü, sevindirici, üzücü o kadar çok şey oluyordu ki, bunları izlemek çok ilginçti.
Büyüdüğümde, şehrin içindeki değişik grupların birbiriyle olan ilişkilerinin o mikro dünyanın içindeki ilişkilerden çok farklı olmadığını, daha da büyüyüp yaşama siyasal bilinç ve sınıf bilinciyle bakmayı öğrendiğimde ise, koskoca dünyanın da sınıfsal ilişkiler, güç ilişkileri, sempati, antipati, çıkarlar, önyargılar ve duygularla döndürüldüğünü keşfetmiştim.
Okumaya ve sinema filmlerine olan düşkünlüğümden olmalı, insanların gözlemlediğim yaşamlarını zaman zaman okuduğum romanların ve gördüğüm filmlerin içine oturtur olmuştum. Sanki gözlemlediğim yaşamlar, daha önce okuduğum hikâyeler, romanlar ya da gördüğüm filmlere çok benziyorlardı. Tıp fakültesinde okumaya başladığımda ise, sonunda psikiyatrist ve psikoterapist olmak istediğimi biliyordum. Biliyordum; insan ve insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde yarattıkları en güzel ve en korkunç şeyleri gözlemlemek benim işimdi.
Uzun yıllar süren meslek yaşamımdan sonra, yeryüzünün en güzel ve en çirkin, en iyi ve en zalim, en zeki ve en aptal yaratığı olan insanı ve hikâyesini gözlemlemeyi hâlâ çok ilginç bulduğumu söylemeliyim.
Adnan Bey, 232 sayfa olan eserinizi beğenerek okuduğumu yukarıda ifade etmiştim. Hatta açıkça söylemeliyim ki, kitabı okuyan editörün “son zamanlarda okuduğum en iyi, en etkileyici roman” dediğini de işittim. Bu da gösteriyor ki yazmakla, okumakla aranız iyi. Zaten evvelce de yayımlanmış eserleriniz de bu görüşümü doğruluyor. Üretken bir yazar olarak size sormak isterim: Yazmakta ne buluyorsunuz? Başka bir deyişle sizi, masaya oturtarak roman yazmaya iten iç kuvvet nedir, onu en iyi nasıl tarif edersiniz?
Yazmakta ne bulduğumu kendime hiç sormamıştım doğrusu… Sanırım bir ressam resim yaparken, bir oyuncu rolünü oynarken, bir yontucu heykelini yontarken ne yapıyorsa ben de onu yapıyor, yani sanatla ilgilenen herkes gibi, gözlemlenen, duyumsanan yaşamı damıtarak bir eser oluşturmaya çalışıyorum. Damıttığım yaşamla ilgili tanıklığımı, duygularımı – hatta her zaman çok farkında olmadan içine koyduğum itirazlarımı, arzularımı da – okurlara, dışımdaki dünyaya iletmek, tüm bunları onlarla da paylaşmak istiyorum.
Psikiyatrist-psikoterapist olarak çalışırken, hastalarınızın, danışanlarınızın iç dünyalarına girmeye çalışır, yaşamın insanın önüne koyduğu engellerin aşılabilmesi için onlarla stratejiler geliştirir, yaşamlarının içinden geçersiniz. Ben hep, yapabileceğim en iyi işin mesleğim olduğu duygusuyla ve mesleğime bir tutkuyla çalışmıştım. Şimdi de yazma eyleminin mesleğimden çok farklı bir şey olmadığını ve yazarak kendimi ifade etmenin bana iyi geldiğini düşünüyorum.
Romanda hafıza sürekli geri dönen bir alan gibi işliyor. Özellikle Sevda’nın geçmişini anlatırken yaşadığı iç çözülmeler, bireysel hafızanın aslında toplumsal hafızadan bağımsız olmadığını söylüyor. Sevda’nın çocukluk anılarında elma ağacı, çiçekler ve arılar üzerinden kurulan doğa anlatısı da neredeyse mitolojik bir bilinç taşıyor. Fakat benim asıl dikkatimi çeken roman boyunca mahalle baskısı yalnızca erkekler üzerinden değil, kadınların birbirini denetlediği bir yapı üzerinden de kuruluyor. Sizce Elma Ağacı, Türkiye’de toplumsal ahlakın en sert taşıyıcısının bazen yine kadınlar olduğunu mu bize söylemeye çalışıyor?
Bir psikiyatrist-psikoterapist olarak doğallıkla, bireysel hafızanın toplumsal hafızadan bağımsız olmadığı görüşündeyim. Hatta kalın çizgileriyle Jung’un arketipler yaklaşımına baktığımızda, bireysel hafızanın nesiller öncesi, binlerce yıl öncesi hafızadan da bağımsız olmadığını görürüz. Bu söylediklerimizi edebiyat düzlemine taşıdığımızda ise, modern edebiyatın, mitolojik hikâyelerin binlerce yıl önce anlattıklarından, antik Yunan tiyatrosunda söylenmiş sözlerden, Shakespeare’in hatta Mevlânâ’nın yazdıklarından hiç de farklı şeyler söylemediğini kolaylıkla fark ederiz. Hikâyelerin merkezinde hep insan ve insanın iyiliği, kötülüğü, hırsı, egosu, kıskançlığı, hasedi, sadakati, nankörlüğü, sevgisi ve nefreti vardır. Evet, hep bilindiği gibi, gök kubbenin altında söylenmemiş hiçbir sözcük olmadığı için, sanat üretmeye çalışanların da söylemek istediğini, kendi gözlemlerinden yola çıkarak kendine özgü bir dilde söylemekten başka bir şansı yoktur.
Bizim ve bizimki gibi olan tüm ülkelerde, toplumsal ahlakın en sert taşıyıcıları kesinlikle kadınlardır. Aslında tüm dünyadaki psikoterapistlerin danışanları, hastaları tartışmasız biçimde çoğunlukla kadınlardan oluşur. Çünkü kadınlar, anlatmaya, sormaya, yanıt aramaya, yani konuşmaya erkeklerden çok daha fazla ihtiyacı olan, daha duygusal yaratıklardır. Ve kadınlar, terapilerde sırtlarına yüklenen bu yükle yaşamın içinde nasıl gidebilecekleri sorusuna sürekli yanıt ararlar.
Benim ilk romanımda olduğu gibi, bu romanımda da başkahraman yine bir kadındır. Ve bu kadın da romanlarımdaki diğer kadınlar gibi, hem kendi özel yaşamımda hem de meslek yaşamımda duygusal dünyalarına ve yaşamlarına çok yaklaşabildiğim tüm kadınların bir araya getirilip eritilmesinden oluşan amalgam bir karakterdir; yani romanlarımdaki her kadın, içinde binlerce diğer kadından ya da dünyadaki tüm kadınlardan bir parça taşır. Belki bunlara, yaşamın ağır yükünü anneannenin ve annenin taşıdığı, yani kadınların sistemin katırları olduğu bir aile içinde büyümüş olmamı da eklemeliyim. Kim bilir, belki de romanlarım bu kadınlara birer saygı duruşu, birer ithaftır.
Sevda’nın kasabaya dönüş sahnesinde insanlar onun acısını değil, dedikodusunu merak ediyor. Bu bana çok anlamlı geldi. Günümüz toplumunda insanlar artık bir insanın hikâyesine değil, onun “düşüşüne” daha fazla ilgi duyuyor sanki. Neler söylemek istersiniz?
Toplumsal ahlak, daraltılmış anlamda cinsel ahlak, koyu Katolik ülkelerde de ama daha çok İslam ülkelerinde hep ikiyüzlüdür ve bu ikiyüzlülüğün kurbanları da istisnasız hep kadınlardır. Çünkü dinin toplumsal yaşam üzerindeki etkisinin güçlü olduğu toplumlarda kadın cinsel anlamda hem erkeklerin koyduğu kurallara göre yaşamak zorundadır hem de erkeklerin göz koyduğu av objesidir.
Böyle bir yapılanma içinde kadın hem arzu edilip ‘düşürülmeye’ çalışılan hem de ‘düştüğünde’ tu kaka edilendir, yani erkekler tarafından kendisine verilen rol, oynanması çok zor bir roldür. Sizin saptamanızda da olduğu gibi, kadınlar da erkeğin kadına yönelik bu bakışını binlerce yıldır içselleştirmişlerdir ve birbirlerini de bir erkeğin kadına bakışıyla eleştirir, yıpratır hatta aşağılarlar. Bu bakış, ne yazık ki modern yaşamda bile geçerliliğini sürdürmektedir.
Romanımda da dile getirdiğim gibi, bazı sosyokültürel çevrelerde, ‘düşmüş’ bir kadın, ‘düşmemiş’ olanlara yaşamın korunaklı, emin bir yerinde durdukları duygusunu verdiği ve kendilerini rahat hissettirdiği için, yakından gözlemlenmesi gereken, ilgi çekici biridir.
Anneannenin “Kadınlar bu kalleş dünyanın katırlarıdır” cümlesi romanın en sert toplumsal tespitlerinden biri olsa da kadınların statüsüne dair güçlü bir içerik taşıyor. Anneannenin anlattığı hikâyelerde erkek egemen düzenin kadın bedeni üzerinde kurduğu tahakkümü açık biçimde hissettiriyor. Sizce bizim toplumda kadınların kaderi gerçekten değişti mi, yoksa yalnızca kullanılan dil mi modernleşti?
Kadınların kaderi, içinde bulundukları sosyoekonomik, sosyokültürel yapıya göre değişkenlik gösterir. Bu sorunuzun yanıtı üzerine aslında çok uzun sosyolojik bir araştırma yazılabilir. Ama kısaca ülkemiz kadınlarının çok değişik kaderler yaşadığı, kullanılan dilin de bu sosyoekonomik, sosyokültürel yapıya göre farklılıklar gösterdiği söylenebilir.
Adnan Bey, her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?
Ben Yaşar Kemal, Füruzan, Adalet Ağaoğlu gibi yazarların eserleriyle büyüdüm. Yazılarımda yer yer fanteziyi, ironiyi kullanıyor, psikodinamik gelişmelere, ruhsal çözümlemeye önem veriyorsam da sınıfsallık ve sosyal gerçekçilik çerçevesinden çıkamıyor, çıkmam gerektiğini de düşünmüyorum.
Edebiyata “şöyle olmalı, böyle olmalı” gibi görevler verilmesi görüşüne katılmıyorum. Yaşam da insan da tek boyutlu yapılar değildir. Toplumlar insanlardan oluşur ve toplumların kendilerine özgü dinamikleri vardır, ama toplumu oluşturan insanın da duyguları vardır. Böyle olunca, edebiyatı toplumsal edebiyat, duygusal edebiyat gibi şematik gruplara ayırmanın doğru olacağını düşünmüyorum. Toplumsal olarak sınıflandırılan bir romandaki insanların duyguları olduğu gibi, duygusal romandaki insanlar da kendine özgü dinamikleri olan bir toplumda yaşıyorlardır. Hikâyede neyin ön plana getirildiği ve altının çizildiği, romana karakterini verir bence.
Adnan Bey, Türk romanlarının son yıllarda giderek daha “güvenli”, daha “benzer” ve risk almaktan uzak bir çizgiye kaydığı yönünde eleştiriler var. Sizce çağdaş Türk romanları gerçekten bir tekrar ve konfor alanına mı sıkıştı, yoksa bu eleştiriler abartılı mı?
Türk romanlarının son zamanlarda risksiz, konfor alanlarında gezinip kendini tekrarlaması, toplumsallıktan uzaklaşıp bireyselliği seçmesi belki biraz içinde bulunduğumuz politik ortamdan (sürekli şamar oğlanı muamelesi gören çok cesur gazetecilerimizi buradan kutlamak isterim), biraz Doğu ile Batı arasındaki değiştirilemez kaderimizle, her şeyin hızla değiştiği yeni teknolojik dünyada kendi yerini bulamayışından, toplumsal edebiyatın ülke sorunlarına çözüm getiremediği, dertlere çare olmadığı düşüncesinden ve Batılı yazarlar gibi olma, modern olma arzusundan kaynaklanabileceği gibi tahminlerim var aslında.
Türk edebiyatında size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?
Tüm çağdaş yazarlarımızı izleyebildiğimi söyleyemem ama Murathan Mungan benim her yazdığını çok severek okuduğum ve dil cambazlığına hayran olduğum bir yazardır. Onun fantastik eseri Şairin Romanı’na Türk edebiyatında hâlâ ulaşılamadığını bile düşünüyorum. Ama Selim İleri’nin duygu dünyasını, Hakan Günday’ın öfkeli gerçekçiliğini, Ayfer Tunç’un keskin sosyal gözlemlerini, Edip Cansever’in yüreğe işleyen şiirlerini ve Sait Faik’in hiç eskimez hikâyelerini de çok seviyorum.
Adnan Bey, eserinizi okuduğum için mutluyum. Eseriniz şimdiden beğendiğim eserler arasına girdi. Bol okurlu, ilham dolu süreçler dilerim.
Güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim Aslı Hanım.
Leave a Reply