Servet Çakmakçı: “Ben o yıkılışın feryadı olmak istedim.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Servet Çakmakçı’nın Güneş Isvayka’dan Doğar adlı eseri, köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle yayımlandı. Eser; yalnızca bir hatırat ya da şehir anlatısı değil, aynı zamanda Siirt’in kültürel belleğini, kaybolan çok kültürlü yaşamını ve sözlü tarihini edebiyatla buluşturan güçlü bir hafıza metni niteliği taşıyor. Çakmakçı, Isvayka Mahallesi’nden Cas Ocakları’na, Şeyh Hüseyin Naccar Türbesi’nden Yumurta Bayramı’na kadar uzanan anlatısında; çocukluk hafızasını tarihsel veriyle, folkloru kişisel tanıklıkla ve şehir kimliğini toplumsal dönüşümle iç içe geçiriyor.

Metin boyunca yalnızca eski bir Siirt anlatılmıyor; aynı zamanda unutulan mahalle kültürü, Ermeni-Süryani-Müslüman ortak yaşamı, kaybolan ritüeller, geleneksel evlilik pratikleri ve modernleşmenin yok ettiği şehir hafızası sorgulanıyor. Özellikle “Isvayka Çeşmesi’nden artık su değil, gözyaşı akıyor” gibi cümleler, kitabın nostaljiyi aşarak kültürel bir ağıda dönüştüğünü gösteriyor. Çakmakçı’nın dili yer yer akademik açıklamalarla beslenirken yer yer halk anlatıcılığına yaklaşan sıcak ve ironik bir tona dönüşüyor; bu da eseri hem belge niteliğinde hem de güçlü bir edebî tanıklık hâline getiriyor.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Servet Bey. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Servet Çakmakçı kimdir?

1949 yılında Siirt Ulus Mahallesi’nde doğmuşum. Aynı şehirde ilk ve orta öğrenimimi yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi, Jeoloji Yüksek Mühendisliği bölümünü okudum.

Van DSİ 17. Bölge Müdürlüğü emrinde 15.01.1979 yılında işe başladım. Van, Muş, Hakkâri ve Bitlis illerinde saha çalışmaları yaptım. Elazığ DSİ 9. Bölge Müdürlüğü’ne atamam yapıldı. Aynı Bölge Müdürlüğü nezdinde Sondaj Şube Müdürlüğü görevini sürdürdüm. Çalışma alanım Elazığ, Bingöl, Tunceli ve Malatya illeri oldu. Keban Barajı’nda da çalışma şansını yakaladım. Yıllarca gövde ve rezervuar alanındaki “Petek Mağarası”nda enjeksiyon çalışmalarımı sürdürdüm.

1989 yılında Atatürk Barajı aşkı beni Şanlıurfa’da görev yapma isteğiyle Şanlıurfa 15. Bölge Müdürlüğü’ne atandım. Baraj çalışmalarımın yanı sıra Urfa’nın kültürel değerlerine de değindim. J. B. Segal’in İngilizce kitabı Kutsanan Şehir Edessa’nın Türkçe çevirisini yaptım ama bastıramadım. Valiliğe bağlı Şanlıurfa’yı Tanıtma Kuruluşu’na emanet ettim.

Şurkov Atatürk Barajı’nı dev bir kadro ile bitirdik. Artık yapacak bir şey kalmamıştı, rutin işlerden başka. Çok sevdiğim Urfa’dan ayrılma zamanı gelmişti. Çünkü emeklilik yaklaşıyordu. Ve 2004 yılında Edirne DSİ 11. Bölge Müdürlüğü’ne naklimi yaptım. Birçok baraj ve gölet planlama ve proje uygulamasında çalıştıktan sonra yolun sonu dedim ve artık emeklilik hazırlıklarımı yapmak için Bölge’nin Kırklareli şubesine tayin yaptım.

Artık emekliyim. Ama macera bitmedi. Şehrimin romanını yazdım: Güneş Isvayka’dan Doğar. Bundan sonra içimdeki hasreti milletime anlatacağım. Saygılarımla.


Servet Bey, 209 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?

Tekrar nostalji yaşamak. Bitmeyen göçün Siirt’i yok olma noktasına getirdiğini, “Hey Siirtli!” diye seslendiğinizde İstanbul’dan, Yalova’dan, Bursa’dan, İzmir’den, Ankara’dan ve birçok şehirden şu sesi işiteceksiniz: “İşne!” (Ne var!) Sesi işiteceksiniz. Sadece Siirt’ten çok cılız bir ses işitirsiniz. İşte ben o yıkılışın feryadı olmak istedim.

Bu konuda sadece Siirtliler değil, devlet de sorumludur. Üç dilin konuşulduğu ama inanç mozaiğinin parçalandığı, sadece bir rengin mozaiğinin yapıldığı ve bunun çok tehlikeli olduğu… Bu konuda Hüseyin Naccar’ı işledim. Çünkü farklılık kültürdür. Size saygı duyulmasını istiyorsanız, siz de saygı duyacaksınız.


Kitapta kullandığınız dil son derece doğal, akıcı ve sahici bir anlatım gücü taşıyor. Özellikle yerel söyleyişleri, halk anlatılarını ve gündelik hayatın ayrıntılarını edebî bir ritimle aktarma biçiminiz, okuru sadece bir metnin içine değil; doğrudan eski Siirt’in sokaklarına, evlerine ve hafızasına taşıyor. Olayları sıralayış biçiminiz ise dikkat çekici ölçüde canlı ve sinematografik bir akış oluşturuyor. Bir hatıradan diğerine geçerken hem tarihsel sürekliliği koruyor hem de okurun merak duygusunu diri tutmayı başarıyorsunuz. Bu temelde size, birbiriyle ilişkili 3 sorum olacak:

1) Ne zamandan beri yazıyorsunuz?
2) Yazmak konusunda herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa tamamen kendi deneyiminizle mi geliştirdiniz?
3) Bu eseri ne kadar sürede yazdınız?

Ben çok okurum. Kitaplığımda 700’ün üstünde kitabım var. Yazmak benim hobim. Yazarken herkesi beğendirecek bir umut taşımıyorum. Böylesi bir duygu, bence büyük bir yanılgıdır. Beğenen olacak, beğenmeyen de.

Temelde okuduğum kitaplar benim bilgi haznemi artırırken, yazarın stilini de öğrenmiş oluyorsunuz. Birden kendinizi yazar ortamında buluyorsunuz. Yani o yazarlar siz farkında olmadan bu konuda sizi yetiştiriyorlar.

Eser hep kafamda, yazma fikri vardı. Google’de Kalan Yayınevi’nin reklamını görünce 15 günlük bir süre içinde kitabımı yazıp sizlere gönderdim.


Kitabınızda Siirt’i yalnızca bir şehir olarak değil, yaşayan bir hafıza mekânı olarak anlatıyorsunuz. Sizce bir şehri şehir yapan en ayırt edici, en önemli şey nedir?

Tabii ki bu soru kişilere göre değişir. Örneğin; Konya dediniz mi ilk akla gelen Hz. Mevlânâ’dır. Öyle görülür. Çünkü Mevlânâ derken “Sema” hemen gözünüzün önünde canlanır.

Arap dilinde Medine “şehir” demektir. “Medenî” ise şehirli demektir. Yani toplumsal hareketlerin tavan yaptığı yerleşim yerine şehir diyoruz. Bugünün birçok şehrinde toplumsal birliktelik bitmiştir. Kültür yok, dayanışma yok, toplumsal uyum yok. Şehirli olmaya yeterli hiçbir şey yok.


Metin boyunca Ermeni, Süryani ve Müslüman kültürlerinin aynı mahallede iç içe yaşadığı bir dönem anlatılıyor. Bugünün Siirt’inde bu durum sürmeye devam ediyor mu?

Hayır, artık şehir bitmiştir. Tek renkli. Tıpkı bir tek aile gibi. Kiliseler tahrip edilmiş. Köylerde bile Yezidi köyüne cami inşa ediliyor, hemen oraya bir imam gönderiliyor. Yezidileri Müslüman yapma girişimleri sürüp gidiyor. Bırakın başka dinden Siirt’te yaşamayı; aynı dinin farklı mezheplerine bile yaşam hakkı vermiyorken, diğer dinden başkaları nasıl yaşayabilsin ki?


Kitabınızda eski bayramlar, mahalle kültürü ve insan ilişkileri bugüne kıyasla çok daha sıcak görünüyor. “Cas Ocakları”, “Sırap”, “Şıher-ul Bayf” vb. kavramları yalnızca folklorik unsur olarak değil, kültürel kimliğin taşıyıcıları olarak da işliyorsunuz. “Isvayka Çeşmesi’nden artık su değil, gözyaşı akıyor” diyorsunuz. Anladığım kadarıyla derin ve köklü bir yerel kültür büyük oranda ortadan kaybolmuş. Bununla ilgili 2 sorum olacak:

1) Yerel kültür nasıl ortadan kayboldu?
2) Bu yerel kültür geri kazanılabilir mi?

  1. Yerel kültür “göç” ile yok edildi. Gidenin yerine bir şey konulmadı. Boşalan şehir mahallelerine hızlı bir şekilde köylüler yerleşti. Yerel kültür İstanbul’a, İzmir’e, Bursa’ya, Yalova’ya aktarıldı. Köylü kendi kültürüyle geldi.

Şeyh Hüseyin Naccar Türbesi üzerinden anlattığınız sahnelerde devletin kültürel mirasa yaklaşımına yönelik eleştirileriniz var. Türkiye’de kültürel mirasın yeterince korunmadığına mı inanıyorsunuz?

Evet, eserler korunmuyor. Bence eserler bulundukları yerde korunmalı. Halikarnas Balıkçısı, Halikarnas Mozolesi için ne demişti: “Mozole burada olsaydı, kendi yerinde, Akdeniz’e ne güzel bakardı.”

Ben de diyorum ki Hüseyin Naccar’ın türbesi mescide değil, üstü bir koruma şemsiyesiyle korunarak, etrafı çevrelenmeli ve özel sıvılarla sağlamlaştırılarak korunmalıdır. Mescide değil, korunmaya ihtiyacı var. Orada tek başına, o devri simgeleyen tek eserdir. Kitabımda onu anlattım. Yok etmeyin beyler.


Eserde sık sık “eski insanlar”, “eski bayramlar”, “eski mahalleler” ve kaybolan komşuluk ilişkileri güçlü bir özlem duygusuyla anlatılıyor. Özellikle Isvayka’daki birlikte yaşama kültürü ve mahalle dayanışması, bugünün bireyselleşmiş dünyasıyla sert bir karşıtlık oluşturuyor. Buna rağmen günümüzde birçok insan modern yaşamı daha özgür, daha konforlu ve daha bireysel bir hayat sunduğu için övgüyle anlatıyor. Neler söylemek istersiniz?

Gelişim tabii ki gerekli ama hâlâ turistler İtalya’ya Eski Roma’yı görmeye giderler. Ama yürüyerek değil, gelişmiş ulaşım araçlarıyla giderler. Yunan adalarında hâlâ eşek kullanılıyor. Berlin enkaz hâlinde, kimse tek taşa bile dokunamıyor. Yanında Yeni Berlin yükseliyor.

Mademki ovaya indiniz, bırakın eski evleri yıkmayı bırakın, onarın turistik belge hâline getirin. Hayat olsun, Siirt yaşasın be kardeşim.


Şeyh Hüseyin Naccar Türbesi’nde tek başınıza oturup onunla konuştuğunuzu anlattığınız bölüm, kitapta en mistik ve en kişisel anlardan biri. Tasavvuf geleneğinde bazı mekânların “manevî iz” taşıdığına, insanın oralarda kalben farklı bir hâl yaşadığına inanılır. Sizce insan gerçekten bazı mekânlarla ruhsal ve manevî bir bağ kurabilir mi; yoksa bu bağ, insanın içindeki hakikat arayışının mekânlara yansımasından mı ibarettir?

İnsanlar Hac’ca gider. Yeşil bir bezle örtülmüş taş binayla konuşur. Hatta taşlamaya gider, şeytanı taşlar. Ama orada şeytan yok ki. Olsaydı kaç milyon kişinin taşıyla şeytan çoktan ölmüş olacaktı.

Transa girmek nedir bilir misiniz? İşte bazı insanlar transı yaşıyor. Bedri Ruh Salman o hayatı boşa mı yaşadı?


Son sorum da şu olsun: Okurlarınızı yine Siirt’in geçmişine, kültürel mirasına ya da farklı insan hikâyelerine götürecek yeni eserler gelecek mi? Yoksa okur bu yönde bir beklentiye girmesin mi?

Gelecektir. Allah ömür verirse. Gül bülbülü anlamasa da, bülbül güle hep methiyeler dizecektir.


Servet Çakmakçı, Güneş Isvayka’dan Doğar ile yalnızca bir dönemi anlatmıyor; aynı zamanda kaybolmaya yüz tutmuş bir kültürün hafızasını, sesini ve ruhunu geleceğe taşıyor. Şehirlerin sadece taş ve sokaktan ibaret olmadığını; insan ilişkileri, ritüeller, inançlar, mahalle kültürü ve ortak hatıralarla anlam kazandığını güçlü bir anlatıyla hatırlatıyor. Yer yer bir tarihçi titizliğiyle, yer yer bir halk anlatıcısının sıcaklığıyla ilerleyen eser; Siirt’in çok katmanlı geçmişini edebiyatın imkânlarıyla yeniden görünür kılıyor. Bu kıymetli söyleşi için Servet Çakmakçı’ya teşekkür ediyor; hafızaya, kültüre ve insan hikâyelerine gösterdiği vefadan ötürü de kendisini kutluyorum.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*