Filiz Ünal Gezgin: “Yazmak benim için bazen bir hafıza tutma biçimi, bazen de uzun süre sessiz bırakılmış hayatlara yer açabilme çabası.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü yayınevlerinden Kalan Yayınları, etik, sosyolojik ve insani bir yara üzerinden ilerleyen sarsıcı bir çalışma yayımladı: Yarım Kalan Oyun: Türkiye’de Çocuk Yaşta Evliliklerin Gerçek Hikâyeleri. Filiz Ünal Gezgin, bu eserinde çocuk yaşta evlilikleri yalnızca bireysel trajediler üzerinden değil; toplumsal cinsiyet, sessizlik kültürü, yoksulluk, gelenek, bedensel tahakküm ve görünmez şiddet kavramları ekseninde ele alıyor. Kitapta yer alan Zühre, Mitra ve Deniz’in hikâyeleri; “çocuklar evlenmiyor, evlendiriliyor” cümlesinin yalnızca bir slogan değil, toplumsal bir hakikat olduğunu gösteriyor. Özellikle Zühre’nin “Ben çocuk olmadım… Ben hep anneydim.” ya da Mitra’nın “Kalmak, yok olmak demekti.” sözleri, metnin yalnızca röportaj temelli bir belge olmadığını; aynı zamanda Türkiye’de kadınlık deneyiminin kırılgan hafızasına dönüşen güçlü bir anlatı olduğunu ortaya koyuyor. Eser, bir mağduriyet anlatısının ötesine geçerek; patriyarkanın aile içindeki gündelik işleyişini, şiddetin nasıl normalleştirildiğini ve çocukluğun nasıl sistematik biçimde elden alındığını görünür kılıyor. Bu yönüyle kitap, hem sosyolojik bir tanıklık metni hem de toplumsal vicdana yöneltilmiş bir yüzleşme çağrısı niteliği taşıyor.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Filiz Hanım. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Filiz Ünal Gezgin kimdir?

1968 Balıkesir / Edremit doğumluyum. Lisans eğitimim Sosyoloji, yüksek lisans eğitimim Manisa Celal Bayar Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırma ve Uygulama Merkezi ile Eğitim Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’ndan mezunum.


Filiz Hanım, 128 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?

Ben kendimi önce dinleyen biri olarak tanımlıyorum. Yazmak benim için yalnızca bir üretim biçimi değil; insanların görünmeyen hikâyelerine tanıklık etme biçimi. Özellikle kadınların, çocukların ve toplum içinde sesi duyulmayan insanların hayatlarına karşı her zaman güçlü bir ilgim oldu. Daha önce yayımlanan BİREM adlı romanımda da kadınlık, hafıza, kayıp, savaş ve insanın hayatta kalma mücadelesi üzerine çalışmıştım. Yarım Kalan Oyun ise benim için bambaşka bir yerde duruyor. Çünkü bu kez kurmaca değil, gerçek hayatların ağırlığıyla karşı karşıya kaldım.

Bu kitabı yazarken kendimi bir “uzman” gibi değil, daha çok dinleyen, anlamaya çalışan ve anlatılanları görünür kılmak isteyen biri olarak gördüm. Röportaj yaptığım kadınların her biri bana yalnızca yaşadıkları acıları değil; direnmenin, ayakta kalmanın ve yeniden var olmanın ne demek olduğunu da öğretti. Yazmak benim için bazen bir hafıza tutma biçimi, bazen de uzun süre sessiz bırakılmış hayatlara yer açabilme çabası oldu. Yarım Kalan Oyun da tam olarak böyle bir ihtiyaçtan doğdu.


Daha önce de BİREM isimli bir eser yayımladınız. Şimdi de Yarım Kalan Oyun‘u yayınladınız. Bu da gösteriyor ki yazmakla, okumakla aranız iyi. Üretken bir yazar olarak size sormak isterim:

1) Ne zamandan beri yazıyorsunuz?
2) Yazmak konusunda herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa tamamen kendi deneyiminizle mi geliştirdiniz?

Yazmak hayatımın çok uzun zamandır içinde olan bir şeydi. Kesin bir başlangıç tarihi vermem zor ama çocukluğumdan beri hikâyelere, insan anlatılarına ve hafızada iz bırakan yaşamlara karşı güçlü bir ilgim vardı. Özellikle insanların sustuğu yerleri, anlatamadıkları duyguları ve geride kalan izleri düşünürdüm. Sanırım yazma ihtiyacı da biraz oradan doğdu.

Profesyonel anlamda özel bir yazarlık eğitimi almadım. Kendimi daha çok okuyarak, gözlemleyerek ve yazarak geliştirdim. Benim için yazmak teknik bir beceriden önce bir dinleme ve hissetme biçimi oldu. İnsanları, yaşadıkları yerleri, konuşma biçimlerini, suskunluklarını dikkatle dinlemek yazının en önemli tarafıydı benim için.

BİREM‘de daha çok kurmaca bir dünyanın içindeydim. Orada tarihsel hafıza, kadınlık, savaş ve aidiyet gibi temalar üzerinden ilerledim. Yarım Kalan Oyun ise beni gerçek hayatlarla çok daha doğrudan karşı karşıya bıraktı. Bu kitapta yazarlığın yanında etik sorumluluğu da çok yoğun hissettim. Çünkü burada anlatılan her şey gerçek insanların hayatına ait.

Ben yazmayı biraz da hafızayı koruma biçimi olarak görüyorum. Bazen bir insanın yıllarca anlatamadığı bir şeyi ilk kez anlatmasına tanıklık etmek, yazının kendisinden daha ağır bir sorumluluk yaratabiliyor. Bu yüzden benim için yazmak yalnızca edebiyat değil; aynı zamanda duyma, kayıt altına alma ve görünür kılma çabası.


Daha önce akademisyen Yusuf Arslan’ın Oyundan Düğüne Hayatlar: Güneydoğu’da Çocuk Gelinler adlı çalışmasını okumuştum. Şimdi de sizin kitabınızı okudum. Her iki eser de çocuk yaşta evliliklerin yalnızca bireysel değil; toplumsal, kültürel ve ekonomik bir mesele olduğunu güçlü biçimde hissettiriyor. Bu noktada size çocuk yaşta evliliklerin temel sebeplerinin neler olduğunu sormak isterim.

Çocuk yaşta evliliklerin tek bir nedeni olduğunu düşünmüyorum. Bu mesele; yoksulluk, eğitime erişim sorunu, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, gelenek baskısı ve aile içindeki güç ilişkilerinin birleştiği çok katmanlı bir yapı içinde ortaya çıkıyor.

Özellikle kız çocuklarının hayatı üzerinde söz sahibi olamaması en temel meselelerden biri. Çünkü birçok durumda karar veren kişi çocuk olmuyor. Aile, çevre, ekonomik koşullar ya da toplumsal baskılar çocuğun yerine karar veriyor. Bu yüzden ben bu meseleye yalnızca “erken evlilik” olarak bakmıyorum; aynı zamanda bir hak ve irade meselesi olarak da görüyorum.

Kitapta yer alan hikâyelerde de bunu çok net gördüm. Bazı aileler yoksulluk nedeniyle bunu bir çıkış yolu gibi görüyor. Bazıları “gelenek” diyerek sürdürüyor. Bazılarıysa kız çocuklarını koruduğunu düşündüğü için erken yaşta evliliği normalleştiriyor. Ama sonuç değişmiyor. Çocuk, kendi hayatı üzerinde karar verme hakkını kaybediyor.

Eğitim konusu da burada çok önemli. Çünkü eğitim yalnızca okul değildir. Eğitim aynı zamanda bir çocuğun kendi hayatı hakkında söz kurabilmesidir. Kitaptaki kadınların çoğunda ortak bir cümle vardı: “Ben okumak istiyordum.” Bu cümle aslında tek başına çok şey anlatıyor. Çünkü birçok kız çocuğu için eğitim yalnızca meslek sahibi olmak değil; kendi hayatına sahip çıkabilmenin de yolu oluyor.

Bir diğer önemli mesele de toplumun bu durumu uzun yıllar “normal” kabul etmiş olması. Bazı şeyler çok tekrarlandığında insanlar onu sorgulamamaya başlıyor. Oysa bir çocuğun çocukluğunu yaşayamadan yetişkin sorumluluğu yüklenmesi normal bir durum değil. Bu yüzden bu meseleyle mücadele ederken yalnızca yasaları değil, toplumsal bakışı da değiştirmek gerekiyor.


Filiz Hanım, kitabı okuyacak olanların da aklından geçecek şu sorunun yanıtını merak ediyorum: Çocuk yaşta evlendirilmiş birine gerçekten “gelin” denebilir mi? Çünkü gelin olmak, belli bir olgunluğu, iradeyi ve bilinçli bir tercihi de içinde barındırır. Oysa çocuk yaşta evlendirilen birçok kız çocuğu, kendi hayatı hakkında karar verebilecek yaşa bile gelmeden bir yetişkin rolünün içine itiliyor. Bu nedenle sizce o çocuklar gerçekten “gelin” mi oluyor; yoksa gelinlik giydirilmiş, susturulmuş, korkutulmuş ve çocukluğu elinden alınmış bireyler olarak mı kalıyor?

Açık konuşmam gerekirse ben bu soruyu kitabı yazarken kendime de çok sordum. Çünkü “gelin” kelimesi kendi içinde yetişkinliği, iradeyi ve seçme hakkını çağrıştırıyor. Oysa çocuk yaşta evlendirilen birçok kız çocuğunun böyle bir seçim hakkı olmuyor. Bu yüzden ben meseleye daha çok şöyle bakıyorum: Onlar evlenmiyor, evlendiriliyor. Bu çok önemli bir fark. Çünkü burada aktif bir tercih değil, çoğu zaman çocuk adına verilmiş bir karar var.

O çocuklar bir anda yetişkin sorumluluklarının içine bırakılıyor. Oyun çağında ev işleri, annelik, eş olma baskısı ve yetişkin dünyasının yüküyle karşı karşıya kalıyorlar. Kitaptaki kadınların anlattıkları da bunu çok açık gösteriyor. Birçoğu ne yaşadığını anlamaya bile fırsat bulamadan kendini başka bir hayatın içinde buluyor. Bazıları korkuyor, bazıları kaçmaya çalışıyor, bazılarıysa yıllarca sessiz kalıyor. Ama ortak nokta şu: Hiçbiri gerçekten hazır değil.

Bu yüzden “çocuk gelin” ifadesinin bile bazen meseleyi görünmez hâle getirdiğini düşünüyorum. Çünkü o tanımın içinde istemeden de olsa bir normalleşme riski oluşuyor. Oysa burada söz konusu olan şey, çocukluğun çok erken yaşta elden alınması. Benim için bu kitap boyunca en ağır cümlelerden biri şuydu: “Ben çocuk olmadım.” Bence bütün mesele biraz da bu cümlenin içinde saklı.


Filiz Hanım, kitabınızda aile kavramının hem koruyan hem de yaralayan bir yapı olarak karşımıza çıktığını söylemeliyim. Sizce toplumumuzda “aile kutsaldır”, “ailenin bir bildiği vardır” anlayışı bazen yanlışları görünmez hâle mi getiriyor?

Ben aile kavramının çok güçlü ve önemli bir yapı olduğuna inanıyorum. İnsan kendini ilk kez aile içinde güvende hissetmek ister. Ama bazı durumlarda “aile kutsaldır” anlayışı, aile içinde yaşanan yanlışların konuşulmasını zorlaştırabiliyor. Çünkü toplum çoğu zaman aileyi korumaya çalışırken çocuğu ya da kadını yalnız bırakabiliyor.

Kitaptaki hikâyelerde beni en çok etkileyen şeylerden biri buydu. Dışarıdan bakıldığında birçok aile kendi içinde “doğru olanı” yaptığını düşünüyor. Kimi zaman korumak için, kimi zaman gelenek nedeniyle, kimi zaman da “başka çare yok” diyerek karar alıyorlar. Ama sonuçta çocukların hayatı üzerinde çok ağır etkiler oluşabiliyor.

Özellikle “ailenin bir bildiği vardır” düşüncesi bazen çocukların itiraz etme hakkını tamamen ortadan kaldırıyor. Çünkü çocuk konuştuğunda “büyüklerine karşı geliyor” gibi görülüyor. Oysa bazı durumlarda çocuk aslında yalnızca kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmak istiyor.

Ben bu kitapta aileyi tek taraflı bir “suçlu” olarak göstermemeye de dikkat ettim. Çünkü mesele çoğu zaman yalnızca bireylerle açıklanabilecek kadar basit değil. Yoksulluk, eğitimsizlik, toplumsal baskı ve kuşaktan kuşağa aktarılan korkular da bu döngünün bir parçası oluyor. Ama bu durum yaşananları görünmez kılmamalı.

Bence en önemli şey şu: Bir yapıyı “kutsal” kabul etmek, onun hiç yanlış yapmayacağı anlamına gelmez. Eğer bir çocuk korkuyorsa, susuyorsa ya da kendi hayatı üzerinde söz hakkı bulamıyorsa, orada konuşulması gereken bir mesele vardır. Bu yüzden bazen sessizliği korumak değil, sessizliği bozabilmek daha iyileştirici olabilir.


Zühre’nin nikâh fotoğrafında yüzünde şiddetin izinin olması… Deniz’in bir dönem hayvanların yanına kapatılması… Mitra’nın “Gitmek zorundaydım… Kalmak, yok olmak demekti.” sözü… Bu olaylar kadınların yalnızca fiziksel değil, ruhsal ve varoluşsal bir mücadele verdiğini de gösteriyor. Özellikle Mitra’nın cümlesi, sadece bir evden kaçışı değil; baskıdan, korkudan ve dayatılmış bir hayattan kurtulma çabasını anlatıyor. Sizce Türkiye’de birçok kadın için en büyük savaş “kalmak mı, gitmek mi” sorusunun içinde mi yaşanıyor?

Bence birçok kadın için bu soru gerçekten çok ağır bir yerde duruyor. Çünkü bazen gitmek sadece bir evi terk etmek anlamına gelmiyor; aileyi, alışılmış hayatı, güven duygusunu, hatta toplum tarafından kabul edilmeyi de geride bırakmak anlamına geliyor. Ama kalmak da bazı kadınlar için yavaş yavaş yok olmak gibi hissedilebiliyor.

Mitra’nın “Kalmak, yok olmak demekti” cümlesi bu yüzden beni çok etkilemişti. Çünkü o cümle yalnızca fiziksel bir kaçışı anlatmıyor. Aynı zamanda insanın kendi varlığını koruma çabasını anlatıyor. Bazen bir kadın gitmeyi seçerken aslında hayatta kalmaya çalışıyor.

Kitaptaki kadınların hikâyelerinde ortak olan şeylerden biri de buydu. Hepsi bir noktada kendi hayatlarıyla toplumun onlardan beklediği hayat arasında sıkışmıştı. Bazıları sustu, bazıları direndi, bazıları kaçtı ama hepsi çok ağır bir baskıyla karşı karşıya kaldı. Çünkü toplum kadınlardan çoğu zaman “dayanmasını” bekliyor. Gitmek ise çoğu zaman suç gibi görülüyor.

Özellikle ekonomik bağımsızlığın olmaması, aile baskısı ve “el âlem ne der” korkusu birçok kadının karar verme alanını çok daraltıyor. Bu yüzden mesele yalnızca bireysel cesaret meselesi değil. Bir kadının gerçekten özgür karar verebilmesi için sosyal, ekonomik ve psikolojik olarak da desteklenmesi gerekiyor.

Ben bu kitapta kadınların yalnızca yaşadığı acıları değil, hayatta kalma biçimlerini de göstermeye çalıştım. Çünkü bazen bir kadının “gitmesi” toplumun düşündüğü gibi bir vazgeçiş değil; tam tersine kendi hayatını geri alma çabası olabiliyor.


Türkiye’de biri 13 yaşında evlendirildiğinde insanlar çoğu zaman yalnızca “yazık” deyip geçiyor. Belki de toplum olarak bu acıya alıştık; belki de yıllardır tekrarlandığı için artık şaşırmamaya başladık. Oysa bir çocuğun çocukluğunu kaybetmesi, yalnızca bireysel bir dram değil, toplumsal bir sorundur. Sizce çocuk yaşta evlilikleri gerçekten önleyebilmek için neler yapılmalı?

Bence bu meseleyle mücadele etmek için yalnızca yasalar yeterli değil. Çünkü çocuk yaşta evlilikler çoğu zaman yalnızca hukuki bir sorun olarak değil; toplumsal, ekonomik ve kültürel bir mesele olarak da karşımıza çıkıyor. Bu yüzden çözümün de çok yönlü olması gerekiyor.

Öncelikle kız çocuklarının eğitime erişimi çok önemli. Çünkü eğitim yalnızca diploma almak değil; bir çocuğun kendi hayatı üzerinde söz kurabilmesi anlamına geliyor. Kitaptaki kadınların çoğu farklı cümlelerle aslında aynı şeyi söylüyordu: “Ben okumak istiyordum.” Bu yüzden çocukların okulda kalabilmesi çok büyük bir koruyucu alan oluşturuyor. Özellikle ekonomik nedenlerle eğitimden kopan çocukların desteklenmesi gerekiyor. Çünkü yoksulluk hâlâ en önemli nedenlerden biri.

Bir diğer önemli konu da toplumdaki normalleşme meselesi. Yıllarca tekrar edilen bazı şeyler zamanla “olağan” gibi görülmeye başlanıyor. Oysa bir çocuğun yetişkin sorumluluğu üstlenmek zorunda bırakılması normal bir durum değil. Bu nedenle toplumsal farkındalık çalışmaları da çok önemli. İnsanların bu meseleye yalnızca “gelenek” ya da “aile kararı” olarak değil, bir çocuk hakkı meselesi olarak bakabilmesi gerekiyor.

Ayrıca çocukların ve kadınların güvenle başvurabileceği destek mekanizmalarının güçlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bazen insanlar yalnızca çaresiz hissettikleri için sessiz kalıyor. Gidecek bir yeri olmadığını düşünen bir çocuk ya da kadın çoğu zaman bulunduğu hayatın içinde kalmaya devam ediyor.

Ben en çok şuna inanıyorum: Bir çocuğun hayatı hakkında karar verme hakkı o çocuğun elinden alınmamalı. Çünkü çocukluk ertelenebilecek bir şey değil. Geriye dönüp yeniden yaşanabilecek bir dönem de değil. Bu yüzden meseleye yalnızca “erken evlilik” olarak değil, çocukluğun korunması meselesi olarak bakmak gerekiyor.


Filiz Hanım, eserinizi okuduğum için mutluyum. Eseriniz beğendiğim eserler arasına girdi. Çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni eder, bundan sonraki üretimlerinizde kolaylıklar ve ilham dolu süreçler dilerim.

Güzel düşünceleriniz ve kitabı bu kadar dikkatli okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Benim için en kıymetli şeylerden biri, bu hikâyelerin gerçekten duyulabilmesi ve insanlar üzerinde bir düşünme alanı oluşturabilmesi. Çünkü bu kitap yalnızca üç kadının hayatını anlatmıyor; aynı zamanda uzun yıllardır konuşulmayan, üzeri örtülen bir toplumsal yaraya da tanıklık ediyor.

Yarım Kalan Oyun‘u yazarken amacım kimse adına konuşmak değil; yıllarca susturulmuş seslere yer açabilmekti. Eğer bu kitap bir okurun bile bir çocuğun hayatına, bir kadının sessizliğine ya da toplumsal olarak normalleştirdiğimiz bazı şeylere yeniden bakmasını sağlayabilirse, kendimi çok anlamlı bir iş yapmış hissederim.

Nazik sözleriniz ve değerli değerlendirmeniz için tekrar teşekkür ederim. Umarım bundan sonraki çalışmalarımda da insan hikâyelerine aynı samimiyetle yaklaşmaya devam edebilirim.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*