Gülbiye Yasemin Ergen: “Hatırlanmanın ve hatırlatmanın en güçlü yollarından biri yazmaktır.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Ülkemizin önemli yayınevlerinden Kalan Yayınları tarafından yayımlanan Bir Öğretmenin Kaleminden: Unutulmamak Güzel Şey, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Gülbiye Yasemin Ergen’in meslek hayatı boyunca biriktirdiği gerçek yaşam hikâyelerini ve unutulmaz anılarını bir araya getiriyor. 1980’li yılların Türkiye’sinde, özellikle Artvin’in zorlu coğrafyasında başlayan öğretmenlik serüveni; öğrenciler, veliler, dostluklar, yoksulluklar, ayrılıklar ve yıllar sonra bile silinmeyen insan izleri üzerinden anlatılıyor.

Kitap yalnızca bir öğretmenin meslek hatıraları değil; aynı zamanda eğitimin toplumsal dönüşümündeki rolüne, sevginin insan hayatındaki onarıcı gücüne ve hafızanın bireysel kimliği nasıl şekillendirdiğine dair güçlü bir tanıklık niteliği taşıyor. Günümüzde eğitim çoğu zaman sınav başarıları ve performans göstergeleri üzerinden değerlendirilirken, Gülbiye Yasemin Ergen’in anlatıları bize öğretmenliğin aslında insan ruhuna dokunma sanatı olduğunu hatırlatıyor. Bu yönüyle eser, hem bir dönemin sosyal panoramasını sunuyor hem de Türk okurunu kendi öğrencilik ve öğretmenlik hafızasıyla yeniden yüzleştiriyor.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Gülbiye Hocam. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Gülbiye Yasemin Ergen kimdir?

Ben Gülbiye Yasemin Ergen. 14 Mart 1960’ta Kırklareli’nin Vize ilçesine bağlı Çövenli köyünde doğdum. Babamın memuriyeti nedeniyle çocukluğum ve eğitim hayatım Türkiye’nin farklı şehirlerinde geçti; Gaziantep’ten Bodrum’a, Çeşme’den Bolu’ya, İzmir’e uzanan bir yolculuğun içinde büyüdüm.

İzmir Buca Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdikten sonra öğretmenlik hayatıma 1980 yılında Artvin 50. Yıl Ortaokulu’nda başladım. Ardından Vize Lisesi, Evrencik Köyü Ortaokulu ve Kırklareli’ndeki meslek liselerinde Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yaptım. 1991–1992 yıllarında Anadolu Üniversitesi’nde lisans tamamlama programını tamamlayarak Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni unvanını aldım. 2003 yılında emekli oldum.

Hayatımın büyük bölümünü öğrencilerle, kitaplarla, dilin ve edebiyatın iyileştirici gücüyle geçirdim. Bugün artık yazdıklarımla hem yaşadığım coğrafyanın izlerini hem de insan hikâyelerini okurla buluşturmaya çalışıyorum.


Gülbiye Hocam, 92 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Kanaatimce her eser toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?

Bu kitabı kaleme almama yol açan temel ihtiyaç, unutulmamak ve unutturmamaktı. Günümüzde her şeyin çok hızlı tüketildiği, anıların bile kısa sürede silikleştiği bir dönemde yaşıyoruz. Ben de aileme, çocuğuma, torunuma ve yakınlarıma geçmişten izler bırakmak, yaşanmışlıkları kayıt altına almak istedim. Çünkü hatırlanmanın ve hatırlatmanın en güçlü yollarından birinin yazmak olduğuna inanıyorum. Bu eser, biraz da geçmişe düşülmüş bir not, gelecek kuşaklara bırakılmış bir izdir.


Modern eğitim anlayışı başarıyı çoğunlukla ölçülebilir sonuçlarla değerlendiriyor. Oysa sizin anlatılarınızda sevgi, ilgi ve insani temas en belirleyici unsurlar olarak öne çıkıyor. Öte yandan Maraş’ta meydana gelen elim olay… Sizce eğitimde bugün kaybettiğimiz en önemli değer nedir hocam?

Bana göre eğitimde bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz değer sevgi ve saygıdır. Çocukların sadece akademik başarılarına odaklanılıyor; ancak onların duygusal gelişimleri, ilgi ve ihtiyaçları çoğu zaman ikinci planda kalabiliyor. Özellikle bazı ailelerin çocuklarına yeterince zaman ayıramaması ve sağlıklı iletişim kuramaması bu eksikliği daha da derinleştiriyor.

Bunun yanında dijitalleşme çağında çocuklar ve gençler dünyanın her yerindeki olaylardan anında etkilenebiliyor. Bu nedenle onları yalnızca ders başarısıyla değil, duygu dünyalarıyla da takip etmek gerekiyor. Öğretmenlerin öğrencilerini yakından gözlemlemesi, davranış değişikliklerini zamanında fark ederek rehberlik birimleriyle paylaşması büyük önem taşıyor. Çünkü eğitim yalnızca bilgi vermek değil, aynı zamanda insanı anlamak ve ona rehberlik etmektir.


Gülbiye Hocam, unutmanın çok hızlı olduğu bu yüzyılda, sizin birçok öğrencinizin adını, yüzünü ve hikâyesini onlarca yıl sonra bile unutmadığınızı görüyoruz. Bu nasıl mümkün olabiliyor?

Sanırım bunun en önemli nedeni, öğrencilerime her zaman çok yakın olmam ve onların küçücük dünyalarında kendime bir yer bulmuş olmamdır. Bir öğretmen olarak yalnızca ders anlatmadım; onların sevinçlerine, üzüntülerine, hayallerine ve endişelerine de ortak olmaya çalıştım. Belki de bu yüzden yıllar geçse de pek çoğunun adı, yüzü ve hikâyesi hafızamda canlılığını koruyor.

Meslek hayatımın ilk yıllarında bekârdım ve bütün enerjimi öğrencilerime ve öğretmenliğe verebiliyordum. Bunun da öğrencilerimle daha güçlü bağlar kurmamda etkili olduğunu düşünüyorum. Ayrıca isimleri çok hızlı öğrenen bir yapım vardı; öğrencilerimin isimlerini kısa sürede ezberler, onları yakından tanımaya çalışırdım. Bir de galiba öğretmenlik mesleğinin doğasında bu var. Çok çalışkan öğrencileri de, yaramazlıklarıyla hafızamızda iz bırakanları da yıllar geçse unutamıyoruz.


Günümüzde öğretmenler çoğu zaman öğrencilerinin sınav sonuçları, akademik başarıları ve istatistiklerle değerlendiriliyor. Oysa sizin kitabınızda görüyoruz ki bir öğretmenin asıl etkisi bazen yıllar sonra gelen bir telefonla, saklanan bir fotoğrafla ya da unutulmayan bir hatıra ile ortaya çıkıyor. Sizce bir öğretmenin gerçek başarısı öğrencilerinin aldığı notlarda mı, hâkim, savcı, doktor olmalarında mı, yoksa aradan onlarca yıl geçse bile onların hayatında yaşamaya devam eden bir his bırakabilmesinde mi gizlidir?

Bir öğretmenin başarısı elbette öğrencilerinin akademik olarak başarılı olmalarında ve iyi meslekler edinmelerinde de görülür. Bir öğrencinin doktor, öğretmen, hâkim ya da savcı olduğunu görmek her eğitimci için büyük bir gurur kaynağıdır. Ancak bana göre öğretmenliğin gerçek değeri yalnızca bunlarla ölçülemez. Asıl başarı, yıllar sonra bir öğrencinin sizi hatırlaması, bir hatırasını sizinle paylaşması ya da hayatında bıraktığınız küçük bir etkinin hâlâ sürdüğünü görmektir. Çünkü notlar zamanla unutulabilir, diplomalar bir duvara asılabilir; ama bir öğrencinin kalbinde bıraktığınız iz kolay kolay silinmez.

Onların da beni unutmayışlarının sebebi, beni kendilerine yakın bulmalarındadır sanıyorum. Öğrencilerime her zaman çok yakın oldum; yalnızca dersleriyle değil, hayatlarıyla da ilgilenmeye çalıştım. Belki de bu yüzden aradan onlarca yıl geçse de birbirimizi hatırlamaya devam ediyoruz.


“Bir Demet Kır Çiçeği” bölümünde Mustafa’nın, annesi için topladığı çiçekleri size vermesi kitabın en duygusal ve unutulmaz sahnelerinden biri. Bir çocuğun size duyduğu sevgi ve minnetin simgesine dönüşen o çiçekler, sanırım birçok ödül, plaket ya da başarı belgesinden daha anlamlıydı. “Ağlatan Mutluluk” bölümünde İbrahim’in kendi yoksulluğunu saklamak için sizi komşusunun evinde ağırlaması da beni etkileyen sahnelerden bir diğeri. Geriye dönüp baktığınızda o günlere dair hislerinizi öğrenmek isterim.

Bu yaşadıklarım beni o günlerde de çok duygulandırmıştı. Aradan geçen bunca yıla rağmen bugün de aynı duyguları hissediyorum. Hatta kitabı yazarken ya da yeniden okurken bile gözlerimin dolduğu, boğazımın düğümlendiği oluyor.

Mustafa’nın getirdiği kır çiçekleri de, İbrahim’in yaşadığı mahcubiyet de aslında bana öğrencilerimin yüreklerini göstermişti. O anlarda onların sevgisini, samimiyetini ve bana duydukları güveni hissetmiştim. Belki de bu yüzden o hatıralar yıllar geçse de hafızamda ilk günkü canlılığını koruyor.

Geriye dönüp baktığımda en çok şunu düşünüyorum: İyi ki o günleri onlarla yaşamışım. Çünkü o yıllarda hem sevgiyi tattım hem de sevgiyi paylaşabildim. Günümüzde belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, işte o karşılıksız ve içten insan sıcaklığıdır.


Çok okunan bazı eğitim bilimciler, “okullar bilgi öğretiyor ama insan yetiştirmekte giderek başarısız oluyor” görüşünü savunuyor. Siz yıllarını eğitime vermiş bir öğretmen olarak bu değerlendirmeye katılıyor musunuz?

Evet, büyük ölçüde katılıyorum. Bilgi öğretmek elbette eğitimin temel görevlerinden biridir; ancak insan yetiştirmek çok daha farklı ve kapsamlı bir süreçtir. Bir çocuğun karakterini, değerlerini, sorumluluk duygusunu ve insanlarla kurduğu ilişkiyi yalnızca ders kitaplarıyla şekillendiremezsiniz.

Günümüzde sınıfların kalabalıklaşması, teknolojinin hayatın merkezine yerleşmesi ve akademik başarıya verilen aşırı önem, öğretmenlerin öğrencileriyle birebir ilgilenmesini zorlaştırıyor. Oysa eğitim sadece bilgi aktarmak değil, aynı zamanda öğrencinin kalbine ve hayatına dokunabilmektir.

Meslek hayatım boyunca şunu gördüm: Öğrenciler yıllar sonra anlattığınız konuları unutabiliyorlar; ama onlara nasıl davrandığınızı, kendilerini nasıl hissettirdiğinizi unutmuyorlar. Bu yüzden bana göre gerçek eğitim, bilgi ile insanlığın birlikte verilebildiği eğitimdir.


Geçmiş dönemin öğretmenlik mesleği ile günümüzdeki öğretmenlik mesleğini değerlendirdiğinizde neler söyleyebilirsiniz?

Geçmiş dönemle günümüzü karşılaştırdığımda öğretmenlik mesleğinin çok değiştiğini düşünüyorum. Elbette her dönemin kendine özgü şartları vardır; ancak benim öğretmenlik yaptığım yıllarda öğretmenle öğrenci arasındaki ilişkinin daha farklı olduğunu söyleyebilirim. Öğretmene karşı daha fazla saygı, öğrenciye karşı da daha fazla sevgi ve ilgi vardı.

Bugün bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı; fakat insan ilişkilerinin aynı ölçüde güçlendiğini söylemek zor. Teknoloji hayatı kolaylaştırırken insanlar arasındaki mesafeyi de artırmış gibi geliyor bana. Bu durum doğal olarak eğitim ortamlarına da yansıyor.

Belki yaşımın da etkisiyle geçmiş yılları özlemle hatırlıyorum. Eşim her zaman bana, “Sen günümüzde öğretmenlik yapamazdın” der. Çünkü saygısızlığa hiç tahammülüm yoktur. Ama yine de inanıyorum ki hangi dönemde olursa olsun, öğrencisine sevgiyle yaklaşan ve ona değer veren öğretmenler her zaman iz bırakmaya devam edecektir.


Zamanı geriye sarmak ve hayatınızın dönüm noktalarından birine yeniden dönmek mümkün olsaydı, bütün zorluklarını, ayrılıklarını, fedakârlıklarını ve zaman zaman yaşadığınız hayal kırıklıklarını bilerek yine öğretmenliği seçer miydiniz, yoksa farklı bir yol mu izlerdiniz?

Hiç düşünmeden yine öğretmenliği seçerdim. Çünkü öğretmen olmak benim için sadece bir meslek değil, çocukluk yıllarımdan beri kurduğum bir hayaldi. Daha Gaziantep’teki ilkokul yıllarımda hep “Ben öğretmen olacağım” derdim.

Bu isteğimin oluşmasında hayatım boyunca karşıma çıkan değerli öğretmenlerimin büyük payı vardır. İlkokul yıllarında Nazlı Öğretmen’in şefkati, lise yıllarında Bolu’daki edebiyat öğretmenim Ülkü Önder’in öğrencilerine yaklaşımı beni çok etkilemişti. Aradan geçen onca yıla rağmen onları hâlâ sevgi ve minnetle hatırlıyorum. Belki de onların öğrencilerinin hayatına dokunduğu gibi ben de kendi öğrencilerimin hayatına dokunmak istedim.

Elbette öğretmenlik hayatım boyunca zorluklar, ayrılıklar, fedakârlıklar ve zaman zaman hayal kırıklıkları yaşadım. Ama bugün geriye dönüp baktığımda bunların hiçbirinden pişmanlık duymuyorum. Çünkü bana en büyük mutluluğu veren şey, yıllar sonra bile öğrencilerimin beni hatırlaması ve sevgiyle anmasıdır. Bu yüzden yeniden başlama şansım olsa yine aynı yolu seçerdim.


Türk edebiyatında size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?

Aslında okuma serüvenim farklı dönemlerde farklı yazarlarla şekillendi. İlk ve ortaokul yıllarımda Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarıyla tanıştım ve okuma alışkanlığımı büyük ölçüde ona borçluyum. Lise yıllarında okuduğum Edmondo De Amicis’in Çocuk Kalbi adlı eseri ise bende yazma isteğini uyandıran kitaplardan biri oldu.

Eğer bana ilham veren beş yazar ve beş eser saymam gerekirse şunları söyleyebilirim:

  • Kemalettin Tuğcu – eserleriyle çocukluk yıllarımın okuma dünyasını şekillendirdi.
  • Edmondo De Amicis – Çocuk Kalbi
  • Ömer Seyfettin – Diyet
  • Reşat Nuri Güntekin – Çalıkuşu
  • Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna

Bunların yanında Zülfü Livaneli’nin Serenad ve Mutluluk adlı romanlarını, Aziz Nesin’in Şimdiki Çocuklar Harika adlı eserini de beğenerek okuduğum ve etkilendiğim kitaplar arasında sayabilirim.


İyi ki bu anıları kaleme almışsınız. Bir Öğretmenin Kaleminden: Unutulmamak Güzel Şey yalnızca bir anı kitabı değil; sevginin, emeğin, fedakârlığın ve öğretmenliğin insan hayatındaki derin izlerinin samimi bir tanıklığı olmuş. Eseri okumuş olmaktan büyük bir memnuniyet duydum. Sayfalar arasında kimi zaman duygulandım, kimi zaman gülümsedim; ancak her bölümde öğretmenliği yalnızca bilgi aktarmak değil, insan yetiştirmek olduğunu bir kez daha hissettim. Kalbinize, emeğinize ve kaleminize sağlık. Çalışmalarınızın başarı ile devam etmesini temenni ederim. Nice okurlarınız olsun.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*