Yasin Sarı: “Ben gerçeği arayan bir yolcuyum.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Ülkemizin önemli yayınevlerinden biri olan Kalan Yayınları tarafından yayımlanan Benlik ve Öz, yazar Yasin Sarı’nın felsefe, mistisizm, insan psikolojisi ve hakikat arayışına dair uzun yıllara yayılan düşünsel birikiminin ürünü olarak dikkat çekiyor. Edebiyat öğretmeni olan Sarı, eserinde insanın öz varlığı ile benliği arasında yaşadığı gerilimi yüz bir derslik sembolik bir yolculuk üzerinden ele alıyor. Kitap; korku ve sevgi, ayrılık ve birlik, yanılsama ve gerçeklik, bilgi ve bilgelik gibi kadim meseleleri modern insanın varoluşsal sorunlarıyla buluşturuyor.

Günümüz dünyasında bireyin giderek daha fazla kimlik, başarı, rekabet ve tüketim üzerinden tanımlandığı bir dönemde, Benlik ve Öz okuyucuyu kendi iç dünyasına dönmeye, benliğin kurduğu hikâyeleri sorgulamaya ve özün sesini duymaya çağırıyor. Tasavvufi göndermeler, ontolojik tartışmalar ve metafizik yorumlarla örülü eser, yalnızca okunacak değil, üzerinde düşünülüp tartışılacak bir düşünce metni olarak öne çıkıyor.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Yasin Bey. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Yasin Sarı kimdir?

Ben kendimi öncelikle bir yazar ya da öğretmen olarak değil, gerçeği arayan bir yolcu olarak görüyorum. Öğretmekten çok öğrenmenin peşindeyim. Bu anlamda aslında bir öğrenciyim. İnşallah bu öğrenci kalma tutumum bir ömür boyu sürer.

Edebiyat öğretmenliği beni sözcüklerle hemhâl kılsa da, kitabımda da ifade ettiğim gibi: “Sözcüklerin iki işlevi vardır: perde ve pencere olmak.” Süslü cümleler bazen gerçeklikle aramıza gerilen bir perdeye de dönüşebilir. Sadece anlama hizmet ettiğince sözcüğe önem vermek gerek diye düşünüyorum.

Kendimi belirli bir düşünce ekolünün temsilcisi olarak değil; hakikatin farklı geleneklerdeki yansımalarını anlamaya çalışan bir gözlemci olarak görüyorum.


Yasin Bey, 169 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Her yazarın kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?

Bu kitabı yazmama yol açan temel ihtiyaç, insanın yaşadığı birçok acının ve çatışmanın dış dünyadan değil, kendi benliğinin kurduğu hikâyelerden kaynaklandığını fark etmem oldu.

Kitabın ilk derslerinden birinde şöyle diyorum:
“Olmayanı görüyorsun çünkü geçmişe ve geleceğe bakıyorsun.”

İnsanların büyük kısmı olmayan şeylerle mücadele ediyor. Korkularımızın çoğu gerçekleşmemiş geleceğe, pişmanlıklarımızın çoğu ise artık var olmayan geçmişe ait. Bu durum beni şu soruya götürdü: İnsan neden gerçeği değil de kendi ürettiği hikâyeleri yaşıyor?

Benlik ve Öz, bu sorunun peşinden doğdu.


Bu değerli çalışmanın ne kadar zamanda tamamlandığını ve hangi zorlukları aştığını merak ediyorum.

Kitap teknik olarak birkaç ayda yazılmış görünse de gerçekte uzun yılların ürünüdür. Her ders kısa görünse de arkasında yıllarca süren okuma, gözlem, sorgulama ve içsel çalışma vardır.

En büyük zorluk ise düşünceleri karmaşıklaştırmadan ifade edebilmekti. Çünkü gerçeklik çoğu zaman karmaşık değil sadedir. Benlik karmaşıklaştırır. Öz ise sadeleştirir. Kitap boyunca yapmaya çalıştığım şey de buydu.


Ülkemizde felsefe eğitiminin önemli bir kısmı hâlâ filozofların görüşlerini, kavramlarını ve kuramlarını öğrenmek üzerine kurulu. Oysa Benlik ve Öz, felsefeyi yalnızca bilgi aktaran bir disiplin olarak değil; insanın kendini, varoluşunu ve hakikatle ilişkisini sorguladığı canlı bir tecrübe olarak ele alıyor. Bu yönüyle eserin, üniversitelerin felsefe bölümlerinde okunup tartışılmayı hak ettiğini düşünüyorum. Kaygım şu ki, bu teklifi müfredata uygun değil diye reddedecek felsefe hocalarının olabileceği. Felsefenin asıl amacı düşünce tarihini, filozof isimlerini, kavramları öğretmek mi, yoksa insanın kendisini anlamasına ve dönüştürmesine yardımcı olmak mı olmalıdır?

Bana göre felsefenin nihai amacı dönüşümdür. Filozofları bilmek değerlidir; fakat filozofları ezberlemekle gerçeği yaşamak aynı şey değildir.

Kitapta şöyle diyorum:
“Benlik bilgi edinir durur, sadece kendini büyütür yani yanılsamayı.”

Ve devamında:
“Özün elinde bilgi gerçekliğe açılan bir penceredir.”

Bilgi tek başına dönüştürücü değildir. Bilgi ancak insanı kendisine götürüyorsa anlamlıdır. Bir insan Platon’u, Kant’ı, İbn Sina’yı, Gazzâlî’yi veya Nietzsche’yi ezbere bilebilir ama hâlâ korkularının esiri olabilir. Gerçek felsefe insanın kendisini tanımasına hizmet etmelidir.


Kitabınızın merkezinde yer alan “benlik” ve “öz” kavramları, hem tasavvuf geleneğini hem de modern psikolojiyi, felsefeyi çağrıştırıyor. Sorum şu: Sizin için benlik nedir, öz nedir?

Benlik ayrılık yanılsamasıdır. Öz ise birlik gerçeğidir.

Kitapta bunu şöyle ifade ediyorum:
“Benlik ayrılıktadır. Öz ise birliktedir.”

Ve başka bir yerde:
“Tanrı’ya bağlı tarafımıza öz diyoruz. Tanrı’dan ayrı tarafımıza ise benlik.”

Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Benlik gerçek bir varlık değildir. Benlik, özün unutulmuş hâlidir. Bulut güneşi örtebilir ama güneşi yok edemez. Benlik de özü örtebilir ama yok edemez.


Kitabınızda bilgiye yönelik dikkat çekici bir eleştiri var. Özellikle “Bilgi edindikçe benliğin yanılsaması büyür” düşüncesi, modern dünyanın bilgi merkezli anlayışına karşı bir itiraz gibi okunabilir. Bu temelde bilgi ile bilgelik arasındaki ayrımı nasıl yapacağımızı size sorsam yanıtınız ne olurdu?

Bilgi biriktirilebilir. Bilgelik olunabilir. Bilgi zihinde bulunur. Bilgelik varoluşta.

Bir insan sevgi üzerine yüz kitap okuyabilir. Ama sevgi deneyimlenmediği sürece bunların hiçbiri bilgelik değildir.

Bu yüzden kitapta şöyle diyorum:
“Bilgili benlik deneyimin bilgisine sahip olsa da deneyime sahip olamaz.”

Bilim adamı suyu iki hidrojen bir oksijen olarak bilebilir; ancak suyu sadece susayan bilir.


Bugün milyonlarca insan kendini geliştirmek için çabalıyor. Size göre bu nasıl başarılabilir?

Önce şunu sorgulayalım:
“Geliştirmek istediğim şey gerçekten ben miyim, yoksa benliğim mi?”

Modern dünyada kişisel gelişim çoğu zaman benliği büyütmeye dönüşüyor. Daha güçlü benlik. Daha başarılı benlik. Daha görünür benlik. Oysa kitaptaki yaklaşımım farklıdır.

Kişi kendine yeni şeyler ekledikçe değil, gerçeği örten şeyleri bıraktıkça dönüşür. Bazen gelişim öğrenmek değil, unutmaktır. Bazen ilerlemek değil, bırakmaktır. Bazen gelişim kendimize bir şeyler ekleyerek değil, bizdeki önyargılardan, kıskançlıktan, kibirden arınarak elde edilir.


Yasin Bey, sosyal medya çağında insanlar hiç olmadığı kadar görünür hâle geldi. Sorum şu: Görünürlük arttıkça insan özüne yaklaşır mı, yoksa kendisinden daha mı uzaklaşır?

Sosyal medya bir araçtır. Onu kullanan bilinç belirleyicidir. Benlik için sosyal medya görünür olma alanıdır. Öz için ise paylaşım ve hizmet alanı olabilir.

Eğer görünürlük sevgiye, paylaşmaya ve birlik duygusuna hizmet ediyorsa faydalıdır. Ama görünürlük kişinin kendi hikâyesine hayran kalmasına dönüşüyorsa benliği büyütür. Çünkü benlik her zaman görünmek ister. Öz ise görünmekten çok görmek ister.


Birinci Derste geçen “Olmayanı görüyorsun çünkü geçmişe ve geleceğe bakıyorsun” cümlesi, kitabın temel önermelerinden biri gibi duruyor. Sizce insanın geçmiş ve gelecek arasında sıkışmasının sonuçları nelerdir?

Kitabın ilk dersi bu konu üzerine kuruludur.
“Olacak gibi olan beklenti ve korkudur.”
“Olmuş gibi olan geçmiştir.”
“Olmayanı görüyorsun çünkü geçmişe ve geleceğe bakıyorsun.”

Geçmiş suçluluk üretir. Gelecek kaygı üretir. Gerçeklik ise yalnızca anda bulunur. Ancak bu “anda kalma” popüler kültürün çağrışımlarıyla anlaşılmamalıdır. Kitabın anlattığı “an”, ruhsal bir konsepttir ki gerçek özümüzün zamandan ve mekândan bağımsız doğasıyla ilintilidir.


Kitabınız boyunca sevgi, birlik ve hakikati merkeze alıyorsunuz. Ancak tarih bize büyük dönüşümlerin çoğunun çatışma, rekabet ve mücadeleyle gerçekleştiğini gösteriyor. Sizce insanlığı ileri taşıyan asıl güç sevgi mi, yoksa mücadele mi?

Ben mücadeleyi tamamen reddetmiyorum. Fakat mücadele nihai güç değildir.

Kitapta şöyle diyorum:
“Evrimin gücü rekabet ve yarıştan alınıp işbirliği ve sevgiye verilecek.”

İnsanlık tarihine baktığımızda büyük sıçramaların çoğu işbirliğinin ürünüdür. Dil, kültür, bilim, sanat, aile, medeniyet… Hiçbiri yalnız mücadeleyle ortaya çıkmadı. Sevgi bir duygudan çok daha fazlasıdır. Sevgi birleştirici güçtür. Birleştiren her şey yaratıcıdır. Parçalayan her şey yıkıcıdır.


Kitabınızda ontoloji, epistemoloji, etik ve metafizik gibi felsefenin temel alanlarına sık sık göndermeler yapıyorsunuz. Yanıtınızı merak ederek sormak isterim: Türkiye’deki mevcut felsefe eğitimi, bireyin kendini tanımasına ve hakikat arayışına ne ölçüde katkı sunabiliyor?

Belirli ölçüde sunuyor. Ancak çoğu zaman felsefe tarihi öğreniliyor, felsefi yaşam pratiği değil. Öğrenci filozofların ne düşündüğünü öğreniyor ama kendi düşüncesiyle ne yapacağını öğrenemiyor.

Oysa Sokrates’in en temel çağrısı şuydu:
“Kendini bil.”

Felsefe insanın kendine dönmesine yardımcı olmalıdır. Aksi hâlde bilgi birikimi olur ama dönüşüm gerçekleşmez.


Size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?

Yazarlar:
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Muhyiddin İbn Arabî, Jiddu Krishnamurti, Baruch Spinoza, Halil Cibran

Eserler:
Mesnevî, Füsûsü’l-Hikem, Özgürlük Üzerine, Etika, Ermiş

Bu bilindik isimlerin dışında bence çağın ruhunu okumuş bir dinî şahsiyet olarak Abdülbahâ Abbas ve onun Sevgiden Birliğe adlı eseri benim temel ilham kaynaklarımdan oldu.


Yasin Bey, Benlik ve Öz, yalnızca okunacak değil, üzerinde durulup düşünülecek bir eser. Okurunu hazır cevaplara değil, derin sorulara ve içsel bir muhasebeye davet eden bu çalışmanızın, felsefe ve hakikat arayışına ilgi duyan birçok kişiye yeni ufuklar açacağına inanıyorum. Kaleminize, emeğinize ve düşünce dünyanıza sağlık. Çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini diliyorum.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*