Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Suzan Kuyumcu’nun, köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle üçüncü baskısı yayımlanan Kırmızı Saten Elbise adlı romanı, görünürde bir aşk hikâyesi anlatırken, derinlerde yoksulluk, kadınlık deneyimi, şiddet, istismar, aidiyet, güç ilişkileri ve hayatta kalma mücadelesi üzerine güçlü bir toplumsal anlatı kurmaktadır. Romanın merkezinde yer alan Sibel karakteri; çocuk yaşta yaşadığı kayıplar, aile içi baskılar, sömürü düzeni ve Salman ile kurduğu yıkıcı ilişki arasında sıkışmış bir kadının iç dünyasını bütün çıplaklığıyla okura sunar.
Eser boyunca otobüs yolculuğu, geçmişe dönüşlerle birleşerek Sibel’in travmalarını, umutlarını, korkularını ve annelik duygusuyla yeniden kurmaya çalıştığı hayatını gözler önüne serer. Yazar, özellikle yoksul mahalleler, aşiret ilişkileri, kadın bedeni üzerindeki tahakküm ve sevgi ile bağımlılık arasındaki ince çizgiyi gerçekçi bir dille işler. Daha önce yayımlanan Nefise, Satılık Sevda, Aşka Çeyrek Kala, Dikiz Aynası, Gül ile Dal Arası Yaşamlar, İlkbaharın Son Çırpınışları ve Duygu’nun Güncesi gibi eserlerinde de insan ruhunun kırılgan yanlarını ele alan Suzan Kuyumcu, bu romanında toplumsal gerçekçiliği psikolojik çözümlemelerle birleştirerek okuru yalnızca bir hikâyeye değil, vicdanla yüzleşmeye davet etmektedir.
Merhaba Sayın Kuyumcu. Eserlerinizin Türk edebiyatında kendine özgü ve kıymetli bir yere sahip olduğuna inanıyorum. Okurlarınızın da bu kanaati paylaştığını şüphe etmeden düşünüyorum. Ancak merak ettiğim bir husus var: Bir yazar olarak kendi eserlerinize dışarıdan baktığınızda siz ne görüyorsunuz?
Merhabalar Aslı Hanım, sizinle yeniden karşılaşmak güzel bir duygu. Her eseri demlenmeye bırakarak, uzun zamana yayarak ve sık sık ziyaretlerimle o kadar çok içinde oluyorum ki kitaplaştıktan sonra ona bir daha dönüp bakma ihtiyacı duymadığımı söyleyebilirim. Bütün eserlerin ortak bir noktada birleştiğini yok sayamam. Gerçek yaşamla harmanlanmış hâlleri…
Çalışmalarınızın büyük bölümünü okumuş bir okur olarak, eserlerinizdeki karakterlerin gerçeklik duygusundan ve derinliğinden oldukça etkilendiğimi söylemeliyim. Kahramanlarınız yalnızca bir roman kişisi gibi değil, hayatın içinden tanıdığımız insanlar gibi hissediliyor. Bu nedenle şunu merak ediyorum: Sizce güçlü bir karakter nasıl yaratılır?
Yazar olarak güçlü bir karaktere sahip değilseniz, o gücü oluşturamazsınız düşüncesindeyim. Oluşturulmaya çalışılsa da o karakterdeki başkalaşımı yakalayamazsınız. Bu durumda, konu örgüsündeki aksaklıklar, denge sorunu hemen kendini ele verecektir. Gerçeklik konusunda haklısınız sevgili Aslı Hanımcığım. Romanların konuları gerçek yaşamlardan harmanlandığı için, içeriğinde örgüsüne uygun kişilikleri oluşturmak sanırım biz yazarların kalem gücüne dayanıyordur.
Romanın adını taşıyan “Kırmızı Saten Elbise”, bana göre yalnızca bir kıyafet değil; Sibel’in hayatındaki kırılma noktalarını, hayallerini, yanılsamalarını ve kaderini taşıyan güçlü bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Roman boyunca elbise kimi zaman aşkın, kimi zaman arzunun, kimi zaman da sömürünün ve aldatılmışlığın simgesine dönüşüyor. Özellikle Sibel’in kendisini ilk kez değerli, güzel ve görünür hissettiği anlarla, en ağır hayal kırıklıklarını yaşadığı dönemlerin aynı nesne etrafında birleşmesi oldukça dikkat çekici. Bu nedenle size şunu sormak istiyorum: Kırmızı saten elbise fikri nasıl ortaya çıktı? Bu elbiseyi romanın merkezî metaforu hâline getirirken ona hangi anlamları yüklediniz?
Güzel ve aynı zamanda yanıtlaması zor bir soru. Kırmızı Saten Elbise romanında bu kıyafeti özellikle merkeze yerleştirmedim. Kimi yazarlardan ve araştırmalarımdan edindiğim bilgiye göre romanın konusu seçilir, önce taslak hâline getirilir ve içleri doldurularak ilerlenir. Benim hiçbir çalışmam böyle olmadı. Evet, aklımda bir konu olur ve ben sadece başlarım. Tali yollardan gelen yardımcı kısa veriler ilerlerken yerleşir. Bunun için özel çabam yoktur. Kalemi kimi zaman kendi akışına bırakırken çoğu kez denetimimde olmasına özen gösteririm. Elbisenin rengini kızımın belirlediğini de eklemem gerekiyor.
Sibel’in hikâyesini okuyan birçok kişi, maruz kaldığı baskıların ve yaşadığı acıların karşısında “Bu kadarına da izin verilmez” diye düşünebilir. Oysa romanda dikkat çeken nokta, şiddetin yalnızca fiziksel boyutuyla değil; baskı, korku, aşağılanma, ekonomik bağımlılık, duygusal manipülasyon ve özgür iradenin sistemli biçimde yok edilmesi gibi daha görünmez biçimleriyle de karşımıza çıkmasıdır. Bu noktada size şunu sormak isterim: Şiddeti yalnızca fiziksel zarar üzerinden tanımlayan toplumlar, pek çok kadının yaşadığı derin yaraları görmezden mi geliyor?
Fiziki şiddet yukarıda sıraladığınız baskı, korku, ekonomik bağımlılığın yarattığı aşağılanma, duygusal çöküş gibi duyguların hepsini kendi bünyesinde taşır diye düşünüyorum. Kadındaki görsel yaralar onu sadece utandırır; içsel yaraları ise görünür değildir ama onarılması da mümkün olmaz. Düşünsel eğitimin getirisidir derinlik. Yüzeysel bakış açısı, ne yazık ki toplumumuzun çoğunluğunu kapsar. Bu nedenle kadın anlaşılamaz.
Bugün Sibel gibi bir genç kız sosyal medya çağında yaşasaydı, sizce kaderi değişir miydi?
Aynısı yaşanmazdı belki ama farklı versiyonlarla çok daha kötüsü de olabilirdi. Geri, az gelişmişlik ve gelişmişlik teknolojinin kullanımıyla orantılı olarak ilerliyor diyebiliriz. Bu tür kolaylıkları hangi amaç için kullandığımız da çok önemli.
Romanınızda kötülüğün kaynağı çoğu zaman yabancılar değil; aileden, akrabalardan, eşten, sevgiliden ya da en güvendiğimiz insanlardan geliyor. Aslında bu durum yalnızca kurguya değil, hayatın gerçekliğine de oldukça yakın görünüyor. Çünkü insanı en çok yaralayanlar, ona en çok yaklaşabilenler oluyor. Sizce insanın en derin yaraları neden çoğu zaman en yakınlarından geliyor?
Çünkü sıkça iletişim kurulan kişilerdir yakınlarımız. İlişkinin olduğu yerde çelişkilerin olması kaçınılmaz olur çoğu zaman. Çelişkinin oranıdır bana göre asıl olan. Ne kadar yıkıcı olunursa alınan darbe de o denli güçlü olur. Bu nedenle sevgi ve merhamet ortamını önemsiyorum. Bu yaşamımızın her alanı için geçerlidir. Bu iki güçlü duygu her türlü olumsuzluğu onararak üstesinden gelir diye düşünüyorum.
Sosyal medyadaki bir edebiyat grubu içinde şu tartışma cereyan etti: Edebiyatın görevi yaraları göstermek midir, yoksa onları örtüp insanlara umut vermek mi? Siz bu tartışmada nerede yer alırdınız?
Gerçekçi olacaksak yaralar da bizim gerçeğimizdir. Edebiyat, içinde bulunduğumuz gündemi ileriye taşımak için güçlü bir veridir. Toplumlar arasında da önemli bir taşıyıcıdır. Gerçeklerin üzerini örtmek tarihe yanlış notlar düşmekle eş değerdedir. Edebiyat geçmişten günümüze, günümüzden geleceğe köprü görevini üstlendiği için temeli gerçeklikle sağlamlaştırılmalıdır.
Siz uzun yıllardır roman, öykü, şiir ve çocuk edebiyatı alanlarında eserler veren bir yazar olarak Türk edebiyatını yakından takip ediyorsunuz. Bu nedenle günümüz Türk edebiyatına ilişkin değerlendirmenizi merak ediyorum. Sizce bugün Türk edebiyatı hangi noktada bulunuyor?
İnanın yapay zekâdan sonra nereye doğru savrulduğumuzu bilmiyor ve bu durumdan ürküyorum. Teknolojinin bu verisi; yazar, şair, müzik gibi pek çok sanat alanını ahtapotun kolları gibi sarmalamış durumda. Kim gerçek kim yalan, zamanla ayırdına varılır mı, şimdilik buna verebileceğim yanıtım yok. Artık herkes yazar, herkes şair oldu. Buna sanalla günü kurtarmak diyorum, aslında. Kişilerin kendilerini aldatmasıdır diğer adı. Geleceğin demans beyinleri mi oluşturulmaya çalışılıyor? Bana göre en ürkütücü tarafı bu.
Edebiyat dünyasına adım atmak isteyen genç yazarların en çok merak ettiği konulardan biri de iyi bir yazar olmanın yoludur. Siz yıllardır farklı türlerde eserler veren, ödüller kazanmış ve çok sayıda kitap yayımlamış bir yazar olarak bu yolculuğu yakından deneyimlediniz. Bugün yazmaya yeni başlayan gençlere hangi tavsiyelerde bulunursunuz?
Çokça okumalılar. Heybe dolmadan taşmaz. Yazım alışkanlığı edinmeleri için anı defteri tutmalarını ısrarla önerebilirim. Daha önceki söyleşilerimizde de değinmişimdir. Genç anne babalar, çocuklarınızı günceyle buluşturun. Düşünsel eğitimin anahtarıdır bu. İleride seçecekleri meslek ne olursa olsun hepsine büyük oranda katkı sağlayacaktır.
Kıymetli Suzan Hanım, Türk edebiyatına kazandırdığınız birbirinden değerli eserler, güçlü karakterler ve insan ruhuna dokunan hikâyeler için size teşekkür ederiz. Edebiyat yolculuğunuz boyunca kaleme aldığınız her eser, okurlarınızın dünyasında yeni pencereler açmış, düşünmeye ve hissetmeye davet etmiştir. Bu söyleşi için ayırdığınız vakit ve paylaştığınız kıymetli görüşleriniz için teşekkür ederim. Kaleminizin üretkenliğinin, ilhamınızın ve başarılarınızın artarak devam etmesini diliyorum. Yeni eserlerinizde ve yeni hikâyelerinizde yeniden buluşmak dileğiyle…
Teşekkür ederim Aslı Hanım. Söyleşimiz sayesinde bana, birçok konuda gerek toplum gerek insan ruhu üzerine açıklama yapma olanağı tanıyorsunuz. Sağ olun.
Leave a Reply